Kubbede Kalan Hoş Sada

0
735

KUBBEDE KALAN HOŞ SADA, Yusuf YILDIRIM, Hisar S.128, Ağustos 1974, s.20-21

 

Ziya Gökalp’ın sanat ve edebiyat görüşünü benimseyen yazarlarımızdan biri de Ha­lide Edip Adıvar’dır, 1983’de men­sur şiir ve hikâyeler yayınlamaya başlayan romancımız 1882-1964 yıllan arasında yaşamıştır. Romanları ile ün yapan büyük Türk ka­dınının hikâye, makale, tenkit, mensur şiir ve tiyatro gibi edebiyat türlerinde de kitapları vardır.

 

Harap Mabetler’de mensur şi­irleri ile aşk ve kadın konularını islediği hikâyeleri toplanmıştır. Da­ğa Çıkan Kurt O’nun İstiklâl Sa­vaşı sırasında Anadolu’da düşman­la çarpışan insanlarımızı anlattığı hikâye ve diğer bazı yazılarını bir araya getirdiği ikinci hikâye kitabı­dır.

Halide Edip Adıvar’ın eserle­rinde Doğu-Batı Sentezi konusunu araştıran değerli hocam Sayın İn­ci Enginün bize O’nun üçüncü hikâye kitabını kazandırdı: Kubbe­de Kalan Hoş Şada. Hikâye, men­sur, şiir ve sohbetleri ihtiva eden eserin ilk baskısını zevkle, beğene­rek ve bazen duygulanarak oku­dum.

 Güzele ve gerçeğe âşık hikâ­yecimizin1908-1964 yılları arasın­da yani bütün yazı hayatında yaz­dığı eserlerine kitapta rastlıyoruz. Toplam 55 yazıdan  «Kahpecik» ile «Bir Genç Kızın Cinayeti»  isimli iki hikâye ilk defa bu kitapta ya­yınlanıyor. «Kubbede Kalan Hoş Şada Hakkında» adıyla yazdığı ön­sözde Sayın, İnci  Enginün, adı ge­çen iki hikâyenin yazarımızın    son yazılarından  olduğunu ve hizmetçi kızları anlattığını belirtmektedir. Eserdeki ilk devir hikâyelerinin hiç kullanılmayan kelime ve terkipleri değiştirilmiştir. Daha önce yazarın başka kitaplarının tanınmayacak derecede sadeleştirildiğini görmüştük. Günlük konuşma diline bağlı kalınarak yapılan sadeleştirmeyi de beğendiğimizi mızı ifade edelim.

 

Kitapta hikâyeler, mensur şiir­ler ve sohbetler basılış tarihlerine göre ve ayrı bölümlerde toplapsa iyi olurdu. H. Edip de bir çok büyük yazar gibi eserlerinde daha çok hâtıralarını ve hayatını anlatmaktadır. Güzel ve beğenilerek okunan hikâyelerinde bu durum fark edilmektedir.

 

Gülnuş Sultan’da sevdiği ka­rısına hayatı boyunca bağlı kalan asil Türk erkeğinin psikolojisini inceleyen yazar Seydelaa adlı hikâ­yesinde de köyümüzün 127 yıl yasayan güzel iyi ve bilgili bir ör­neğini kahraman olarak seçmiştir. Hikâyecimiz, Işıldak’ın Rüyası, Harp Hâtıraları-Anadolu Simaların­dan, Seyit Onbaşı, Fatih İhtifali, Muharebeyi Kazananlar, Türkiye’nin  Kadınları-Erzurumlu… adlı hikâyelerde Türkün kahramanlığını, vatanseverliğini, cesaretini, fedakâr­lığım anlatmaktadır. Bu hikâyeleri gençlerin okumasında büyük fayda vardır.

 

Kitaptaki bütün yazı ve hikâyeler güzel olmakla birlikte Bir Hayatın Üç Perdesi ile  Bir Kadın İçin  beğendiklerimden iki tanesi­dir. Birincisinde ilimle meşgul olan kocasını ve küçük oğlunu lüks ha­yat için terk eden menfi kadın ile fedakâr baba tipleri başarıyla canlandırıldığı gibi babanın doçent olma idealine oğlunun ulaşması ve ahenkli bir aile hayatı kurması hi­kâye edilmektedir. Bir Kadın İçin’de ise kaynana ve kocasının davranışlarına, anlayışsızlıklarına dayanamayan kadın altı yaşındaki çocuğunu bırakıp kaçmak mecburi­yetinde kalır. Yirmi bir yaşında olan Fevzi annesini ve güzel ço­cukluk günlerini şiddetle özlemek­tedir. Anne sevgisinin vatan sev­gisi ile birleşmesi su satırlarla an­latılır. «…Muhiti onu bir makine yapmış, fakat ince yüzünde, sessiz, ciddî solgun vücudunda ölmüş gibi görünen ilk hayat ve sevilmek, sevmek ihtiyacı, evvelâ kitaplarına sonra da tesadüf olarak idadide kendisiyle meşgul olan hayalperest, ateşli, milliyetçi bir genç ho­canın tesiriyle ona on dört yaşın­dan beri kendinden çok büyük bir maksat, sevecek bk şey bulmuştu. Bu, vatanı ve milliyetiydi. Günler geçtikçe büyüyor, kökleşiyor, yal­nız ve sessiz hayatının kimsenin görmediği siyahlığında parlak, ya­kıcı bir aşk ateşi oluyordu.

 

Milliyetçiliğine belki de pek bilmeyerek bir şey daha sebep ol­du. Hocası, milleti, vatanı  hep bir kadına  teşbih ediyordu. Bu vatan denilen şey, millet denilen şey, bu yaşayan, köpüren,      seven ve sevilmek isteyen ana,  kadın, kaybettiği  «sevgili anasıydı.»  (sh; 81)   Fevzi bir gece bîr sarhoşun rahatsız ettiği   »Efendi beni müdafaa ediniz»   diye yardım isteyen tanımadığı kadını korumaya karar verir.   Sarhoşla mücadele ederken bıçakla yaralanır.  Hastahanede annesini hayal ederek can verir.

 

Balalayka Çalan Adamın Sergüzeşti’nde Rusya’dan hürriyet için, yaşamak için ayrılan bir Rusun milletimizi tanıması ve mesut ya­şaması hikâye edilir.

 

Genç Sertman. Sinekli Bakkal romanının sonunda ortaya çıkan meşhur hatip Göz Patlatan Mıızaffer’in torunudur. Kadınlardan aldı­ğı hediyelerle geçimini temin eder. Ultimatom-Liste (Bir talebe defte­rinden) de ise Sonsuz Panayır’ın kahramanı Ayşe Balkar’ı tanırız.

 

Anadolu’da Bahar – Tazelenen hayat -, yurt özlemi ile yüreği tutuşan yazarın güzel yazılarından biridir. Haydarpaşa – Ankara yolunu trenle geçen Halide Edip bu ya­zıda millet olmanın şuuruna var­maktadır. O, Anadolu insanını şu  özellikleri ile tanımıştır: «Basit gö­rünür, içinden pazarlıklıdır, müte­vazı görünür, dünyanın en vakur ferdidir, sulhu sever, dünyanın en yenilmez askeridir. Başka milletleri kökünden söküp koparan her badi­reden sonra onun hayatı tazelenir, her belâdan sonra tarihinde dö­nüm yapan bir devir açar. Onu bir taraftan yendim sanan, mutlak onun içinde gizlediği bambaş­ka bir kudretin önünde yere seri­lir. Eski günlerde iptidailiğine, da­ha doğrusu bakirliğine rağmen nasıl onu mahsullerinin çeşitliliği yaşatmışsa, içindeki kuvvetin çeşit­liliği de öylece ona birbirinden başka olan müşküllere karşı dövüşmek kabiliyetini vermiştir.» (s. 243)

 

Eskişehir civarında gördüğü yedi-sekiz yaşında bir oğlancığın ona hatırlattığı düşünceler çok mânalıdır:

 

«Sakarya’yı karanlık basarken geçtim. Belki onun için tarihimizin bu büyük dramı, Yakın – Doğu’nun geleceği için dönüm noktası olan harbi yapanlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar, o muazzam kanlı oyunu oy­nadıkları günler hafızamda canlan­dı. Sonu gelmeyen bir insan

şelâ­lesi gibi, Türkiye’nin bu toprakla­ra döktüğü evlat ve kardeş kafile­sini, bu akşam kadar canlı tasav­vur etmemiştim. Alaca karanlıkta, sürülmüş düz tarlalarda tırnaklarla kazılmış siperler, genç gözleri gök­te, arka üstü yatan, ne kadar genç şehit var sandım.

 

Niçin öldüler? Anadolu’da tek­rar bahar olsun, hayat tazelensin, diye.. Yaşamaya yemin etmiş mil­letlerin bayatla ezelî ahdini kanlarıyla mühürlediler. Onlar bir millet yaşasın diye canlarını vermeseler, bugün Anadolu’da ayaklarını top­rağına bu kadar sıkı basan, milyon­ların sembolü olan çocuk görme­yecektik. Adını bilmediğim, fakat daima düşüneceğim bu küçük oğ­lan nasıl çocuktur?

 

Gök gürlediği, şimşek çaktığı zaman, başını yorganın altına so­kan değil, pencereden göğe bakan, korkusuz yavru, mahalle zorbalarına bile hürmet telkin eden pek yürekli insan! Komşusunun pence­resine taş atan, bahçesinden yemiş çalan haylaz değil, fakat olduğu yere bacaklarını ayırıp, ayaklarını bir çınar kökü gibi batıran ve bas­tığı yerden koparılamayan bir mille­tin sembolü.

 

Her ferdin bir tek ömrü var­dır, gelir geçer. Fakat Haydarpaşa-Ankara yolunda hepimizin hayatla kırılmaz bir ahdi olduğunu bîr da­ha duydum. Oradaki bahar bana kuvvetlilerin, imanlıların daima tazelenen hayatta hissesi olduğunu bir daha tekrar etti.»

 

(Kubbede Kalan Hoş Şada; Hikâyeler, mensur şiirler, sohbetler; Hazırlayan İnci Enginin; İlk Baskı; Atlas Kitabevi İstanbul 1974; 280 sahife, 15 lira).

(10003)