Ömer Seyfettin, Hikayelerden Seçmeler

0
544

TANITIM: Serim, düğüm ve çözüm bölümlerinden oluşan hikâye türünün edebiyatımızdaki başarılı örneklerini yazan Ömer Seyfettin, tarihsel kişi ve olayları anlattığı gibi sosyal hayata da eleştirel bir gözle bakar. Batıl inançları eleştirir, genç kızların yaşlı erkeklerle evlendirilmesini doğru bulmaz. Böyle günlük ve yakın zaman konularını işlediği eserlerinin sayısı daha fazla olmasına rağmen antoloji ve ders kitaplarına daha çok tarihsel hikâyeleri alındığı için öyle tanımıştır.

HİKÂYELER:

KESİK BIYIK (1918)

“Darwin” denilen herifin sözüne inanmalı. Evet, insanlar mutlaka maymundan türemişler! Çünkü işte neyi görsek hemen taklit ediyoruz; oturmayı, kalkmayı, içmeyi, yürümeyi, durmayı, hâsılı, hâsılı her şeyi…

Ne kadar adamlar vardır ki hiç ihtiyaçları yokken “monokl” dediğimiz tek gözlükleri takarlar. Çünkü terzide seyrettikleri moda albümlerindeki resimler tek gözlüklüdür.  

* 

Neyse… Lâfı uzatmayalım. Ben de taklitçinin biriyim, her modayı yaparım. Altı yedi sene evvel, gördüm ki herkes bıyıklarını Amerikanvarî kesiyor. Benim de hemen kestirdiğimi tabiî tahmin edersiniz. Ah, evet ben de kestirdim. Ben de palabıyıklarımı sırf taklitçilik gayretiyle kestirdim; hakikaten “Darwin”in istediği gibi ecdadıma benzedim.

Fakat ilk zamanlar, o kadar utandım ki… size tarif edemem. Bir arkadaşa rast gelmeyeyim diye arka sokaklardan eve geldim. Kapıyı açan evlâtlık beni bu hâlde görünce dehşetli bir nara attı. Kurt görmüş bir kısrak heyecanıyla, haykıra haykıra kaçtı. Ben kapıyı iterek yukarı çıktım. Hınzır kız, kim bilir anneme neler söylemiş.

Odama annem geldi. Ben, dişlerim ağrıyormuş gibi ağzımı tutuyor, bıyıklarımı göstermiyordum.

Ah hain alçak! Artık benim evlâdım değilsin! dedi.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Zavallı kansız elleri titriyor, yüreğinin şiddetle çarpmasından derin derin geğirmeler göğsünü, başını sarsıyordu.

-Niçin anneciğim? dedim.

-Niçin mi? diye inledi, hani bıyıkların?

-Bıyıklarımı kesmekle niçin alçak, niçin hain olayım?

Annem daha beter ağlamağa, daha beter geğirmeğe başladı.

-Beni anlamaz mı sanıyorsun? dedi, bıyıklarını farmasonlar keserlermiş. Demek sen de farmasonmuşsun! Verdiğim süt sana haram

Ah. demek sen de farmasonmuşsun da bizim haberimiz yok-

Ben her ne kadar bu rezaleti sırf taklitçilik yüzünden, hem âdeta olmadan yaptığımı anlatmağa kalktımsa da hiç para etmedi. daha beter ağladı. Laflanma inanmıyordu. Dizlerini döverek doğuracağıma keşke cehennem taşları doğuraydım!” diye çırpıyordu

* 

Tam bu esnada babam da gelmez mi!.. Evlâtlık kız bıyıklarımın halini da yetiştirmiş. Aralık kalan kapıdan onu kalın bastonuyla beraber yukarı çıkmış görünce titredim. Korkmadım desem yalan söylemiş, Mahvolduğumu anladım Babam hızla içeri girdi. Ben, hâlâ ellerimle bıyıklarımı kapalı tutuyordum. Bastonunu havada savunarak

-Aç bakayım ellerini…diye haykırdı. Artık iş çatallaşmıştı. Hemen bir yalan uydurdum:

-Babacığım, bugün sigaramı yakarken kazara bıyığımın bir tarafını tutuşturdum… Onun için kestirdim.

Ama bizim ihtiyarda hacı gözü yoktu.

-Sen bana dolma yutturamazsın, dedi, demek ki sokakları dolduran züppelerin hepsinin bıyıkları kibritle mi yandı?

Sustum. Cevap vermedim.

Babam açtı ağzını, yumdu gözünü… Öyle şeyler söyledi ki ben burada mümkün değil tekrarlayamam. Fesinin püskülünü önüne getirmek, bıyıklarını kesmek hep bir şeye delâlet edermiş… Öyle pis bir şeye ki…

Babamın hiddeti karşısında ne yapacağımı şaşırıyor, “Bıyıklarımı keseceğime keşke kafamı kesseydim!” diye içimi çekiyordum. Babam son sözünü söyledi. Beni reddetti. Evden kovdu.

-Hemen çık! dedi, bir daha sakın buraya geleyim deme… Çünkü artık bıyıkların çıksa bile namusun yerine gelmez…

*

Ne yapayım? Çar naçar çıktım. Gidecek yerim yoktu. Aklıma Topkapı’da bir arkadaşım geldi. “Bari gidip ona misafir olayım.” dedim.

Tramvay yoluna doğru yürüdüm. Köşe başında bizim sporcu arkadaşları gördüm. Bana gözleri ilişince:

-Bonjur, bonjur! diye haykırıştılar, işte şimdi adama benzedin…Neydi o palabıyıklar! Mezardan kalkmış bir yeniçeri ağası gibi…

Ne cevap, ne selâm verdim. Yürüdüm. Annemin, babamın ayrı ayrı mânâlar verdiği felâketimi bu beyler çok muvafık, çok hoş buluyorlardı.

*

Topkapı tramvayına bindim. İçerisi tenhaydı. Kabahatli gibi bir tarafa iliştim. Geldi, yanıma abanî sarıklı, kır sakallı bir hocaefendi oturdu.

Biletimi aldım.

Ara sıra dışarı bakıyordum. Gözüm hocaefendiye kaçtı. Dikkat ettim. Dik dik bana bakıyor… Yüreğim hop etti. “Sakın bu da bıyıklarım için küfrüme hükmetmesin…” diyordum. Gittikçe yüreğimin çarpması ziyadeleşti. Kalkmak, dışarı kaçmak istedim. Hazırlanıyor, kımıldanıyordum. Hocaefendi gülümsedi.

-Eksik olmayınız oğlum. Varolunuz! dedi. Heyecanıma şimdi hayret de karışmıştı.

-Niçin efendim? diye sordum.

-Sizin gibi şık gençleri sünnetli görmek bizim için en büyük bir iftihardır! dedi…. Anlamadım. Hassaten bir yere bakmak istemiyormuşum gibi yavaşça gözlerimi önüme indirdim. Hayır… Evet hayır… Tekrar sordum:

-Fakat sünnetli olduğumu nerden anladınız efendim?

Hoca güldü:

-İşte bıyıklarınızı kestirmişsiniz ya oğlum, dedi. Bu sünnet-i şerif değil midir?..

ANTİSEPTİK (1919)

Minimini, güzel, şeytan Bedia’yı ailesi büyük bir adama vermek istiyordu. Hâlbuki o iki senedir, Tıbbiye talebesinden olan kuzeniyle işi pişirmişti. Kendini almak arzu eden bu büyük adam tek gözlüklü şık bir sefirdi. “Kırkında var, yok…” diyorlardı. Bedia daha on yedisine girmemişti. Annesinin, babasının, hanımninesinin ısrarlarına biraz karşı geldi. Ağladı, sızladı. Ama nihayet mağlûp oldu.

-Ben koca herifi ne yapayım? Elli sene Avrupa’da balolarda sürtmüş! dedikçe:

-Halt etmişsin! Otuz sekiz yaşında! Koca dediğin böyle olur. Fenerbahçe kulübünde top oynayan oğlanlara mı varacaksın? cevabını alıyordu. Nişan günü köşke bütün aile efradı çağrılacaktı. Fakat bir gün evvel kuzen geldi, Bedia ile yalnız kaldılar. Evvelâ dargın dargın bakıştılar. Sonra Namık:

-Yazık sana Bedia! dedi, büyük baban yerinde bir adama varıyorsun.

-Amma mübalâğa ha…

-Mübalâğa değil! Bir asır yaşında, boyalı bir ihtiyar işte!

-Ne yapayım? Annemin, babamın büyüklük merakı var. Damatları sefir olacak. Hem annem kırk yaşında bile olmadığına yemin ediyor.

-Allah belâsını versin! Bir asır yaşında diyorum. Senin miden nasıl alıyor?..

-Ben o kadar ihtiyar bulmuyorum. Abanoz gibi siyah düzgün bıyıklar! Tepesi çıplak ama bu da zekâya delâlet eder!

Namık güldü:

-Anlaşıldı, dedi, sen abanoz bıyıklara vurulmuşsun! Bu bıyıklar abanoz olmayıp fildişi gibi beyaz olsa yine varır mıydın?

-Varmazdım. Hatta beyaz bıyıklı değil, kır bıyıklı olsa yine varmazdım.

Namık biraz düşündü. Sefir kansı olmak, ecnebi payitahtlarda hürmet, medeniyet görmek hülyasıyla şimdiden kabına sığmayan Bedia fıkırdayıp duruyordu. Namık dedi ki:

-Bende tılsımlı bir su var; onunla nişanlının bıyıklarını yıkatabilirsen bir asır yaşında olduğunu sana söyleyecek. O vakit de varacak mısın?

-Gevezeliği bırak. Nasıl su o?

-Bir antiseptik…

-Nasıl yıkatayım?

-Gayet kolay! Yarın daha nişan merasimi yapılmazdan evvel onunla yalnız kal.

Bedia bir kahkaha attı:

-Ee?

-Herifi azdır. Seni öpmeye kalkışsın.

-Sonra?

-De ki: “Ben meraklıyım. Evvelâ dudaklarınızı şu antiseptikle yıkayınız. Sonra istediğiniz kadar müstakbel zevcenizi öpünüz.”

Bedia ellerini çırptı:

-Aman, şu antiseptiği getir, dedi, ona ilk defa tam bir Fransız kadını gibi çok eksantrik gözükmek isterim!

*

Nişan olacağı gün köşke bütün davetliler gelmişti. Namık Bedia’ya zarif bir şişe verdi. “İşte antiseptik! Haydi gayret!” dedi. Bedia bu teşyîden şuh bir heyecan duydu. Eksantrik görünmek en birinci düşüncesiydi. Ne yaptı, yaptı, sefirle salonun yanındaki küçük odada yalnız kaldı. Zavallı diplomatın elini tuttu. Saçlarını okşadı. Dizine süründü. Aşktan masktan bahsetti. Zavallıyı iyice azdırdı. Diplomat gül yanağına kondurmak için abanoz bıyıklarını uzatırken:

-Rica ederim, dedi, uslu durunuz.

-Ah…

-Ben meraklıyım. Dudaklarınızı yıkayınız. İstediğiniz kadar öpünüz. Ben artık sizin değil miyim?

Cevap beklemeden koştu. Dışarı çıktı. Namık’ın verdiği şişeyi getirdi.

-Şurada, pencerenin önünde…dedi.

İştihası kabarmış diplomat, bu şuh emre hemen itaat etti. Bedia’nın eline döktüğü suyla güle güle, ağzını, bıyıklarını yıkadı. Sonra cebinden çıkardığı ipek mendille kuruladı. Bedia birdenbire:

-A… diye haykırdı.

-Ne var ruhum?

-Hiç!

Öpmek için yaklaştı. Bedia bir sinir darbesine uğramış gibi katılırcasına gülüyordu. Kahkahalarının teşennücü içinde minimini parmağıyla:

-Buradan, buradan! diye parlak alnını gösterdi. Diplomat, bu pembe alnı koklayarak öptü. Bedia azıcık sükûnet bulunca:

-Siz benim pederimsiniz? dedi.

-Ne demek sevgilim!

-Şu aynaya bakınız! Hayaliniz size cevap verecek…

Avrupa’da kadınların eksantrikliğine çok alışmış olan diplomat hiç şaşırmadı. Döndü, aynaya baktı. Kendini tanıyamadı. Abanoz bıyıkları fildişi gibi bembeyaz olmuştu. Sarardı. Morardı. Sonra hâlâ pencerenin yanında gülen Bedia’ya feci bir nazarla baktı:

-Hain!dedi.

Burnu kanıyormuş gibi mendili ağzına tutarak salonun ortasından hızla geçti. Portmantodan fesini kaptı. Tek gözlüğünü düşürdü. Bastonunu alamadı. Kendini bahçeye attı. Deli gibi köşkten uzaklaştı! Müstakbel damatlarının böyle nişandan evvel birdenbire kaçışına hiçbir mânâ veremeyen aile halkı hâlâ pencerenin dibinde gülen Bedia’nın başına toplandılar.

-Ne yaptın, ne oldu? diyorlardı. Bedia:

-Hiçbir şey yapmadım. Bu şişedeki su kaçırdı. Benim kabahatim yok.,cevabını verdi. Annesi hiddetinden titriyordu.

-O su ne? Çılgın!

Bu sefer Namık cevap verdi:

– Yengeciğim! Hiç beyaz olmayan güzel, kumral saçlarınıza siz de biraz sürünüz. Ne olduğunu anlarsınız! dedi.

 

 

 

TÜRBE (1919)

1.

Sıcak bir mayıs günüydü. Küçük bahçeyi gölge içinde bırakan kocaman tek dut ağacının altında eski temiz bir hasırın üstüne serdiği kırmızı şiltesinde Şefika Molla oturmuş, sarı, iskelet eliyle nazlı kedisi Mercan’ı okşuyordu. Önündeki saç mangalda bakır bir cezve kaynıyor, sağ tarafında kahve takımları duruyordu. O, yazın, yağmursuz günlerde sabahtan akşama kadar hep buracıkta oturur, gelen hastalara okur, kurşun döker, akşam namazcığını kıldıktan sonra bir katlı evceğizine girerdi. Kocası otuz sene evvel ölmüştü. Hiç çocuğu olmamıştı. Dünyada yapayalnızdı, ama yine bir can yoldaşı vardı. Rüküş Kadın isminde bir zenci otuz senedir onunla beraber yaşıyordu. Kocasından bir şey kalmamıştı. Lâkin can yoldaşı ile rahat rahat ömürlerini geçiriyorlardı. Şefika Molla için çok zengin deniliyordu. Çünkü bütün Selânik’in hastaları ona gelirdi. Yazın bahçesinde dut ağacının altındaki muayenehanesi, kışın kırmızı yün halı döşeli minimini bir mescide benzeyen ocaklı, mihraplı odacığı hiç boşalmazdı. Kısmet için genç kızlar, imtihana yakın zihinleri açılmak için mektepliler, çocuğu olmayan kısır kadınlar, kazanamayan tüccarlar, bir şeyini kaybetmiş efendiler, kocalarını kıskanan hanımlar, sevgililerine kavuşamayan âşıklar, tezkere alamayan askerler, terfi edemeyen zabitler, vereminden tutunuz da firengisine, belsoğukluğuna kadar her türlü hastalar, kötürümler, körler, dilsizler, sağırlar hep Şefika Molla’ya gelirler, kendilerini ona okuturlar, muska alırlar, üzerlerine kurşun döktürürler, ondan şifa, ondan ümit beklerlerdi.

Her gelen, hâline göre bir para bırakırdı. Kule kahvelerinden rüştiye görmüş, biraz hesaptan çakan Türkler onun günde üç dört mecidiyeden ziyade kazandığını iddia ederlerdi.

Hatta “Sade bir, yassu!” diye her dakika attığı narasıyla meşhur kahveci Köse Remzi bir gün sıtmasını bağlatmak için Şefika Molla’ya gittiği vakit onu duvar dibinde bir çukur kazmakla uğraşır gördüğünü söyler: “Ah o bahçe! Bir arşın aşağısı altın dolu… Ceneviz hazineleri yanında halt etsin!” diye içini çekerdi. Şefika Molla adı çıkan hazinenin üstünde rahatça yaşardı. Çünkü hiçbir hırsız evine girmeğe güvenemezdi. Üfürükçülüğü, sofuluğu, büyücülüğü kalplerde meçhul bir korku uyandırırdı. Pek sertti. Ufak bir şeyden hiddetlenir, bakkalı, zerzavatçıyı, sütçüyü, hâsılı önüne geleni haşlar, gözünü kapar, ağzını açardı. Bazı müşterilerine de çıkışırdı. Fakat kimse ona karşı gelemez, boynunu büker, savuşur giderdi.

2.

Siyah kediyi okşayan elini kaldırdı. Fesrengi yemenisinin altında hâlâ çok gür kınalı saçlarına götürdü. Hafifçe kaldırdı. Sonra gayet ağır hareketlerle kahvesini pişirmeğe başladı. Kendinden ümit olunmayacak kadar kuvvetli, dinç bir sesle:

-Rüküş, nerdesin? diye bağırdı.

Kedi mırıltısını kesmiş, başını kaldırmıştı. Küçük bahçe kapısında iri, yeşil yemenili bir Arap karısı göründü. Bir elinde süpürge, bir elinde tenekeden kirli bir faraş vardı. Takunyalarını giydi. Sokak kapısının arkasında duran bozuk bir küfeye doğru gitti, faraşı boşalttı. Kahvesini kotaran Şefika Molla başını çevirmeden:

-Ayol, Rüküş, sana çabuk ol diyorum, şimdi birisi gelecek, yine kalacağız.dedi.

Otuz senedir ilk defa sokağa çıkacaktı. Selânik’in ta en yukarısındaki bu harap, küçük evceğizinde o canlı bir evliya gibi otururdu. En yakın komşularına bile gitmez, en ağır hastaları ayağına getirir, ruhaniyetin tılsımını, manevîyetin sırrını bozmazdı. Ama sevdiği bir kadın gençlik, çocukluk arkadaşı Hacı Gülsüm Hanım ölüm döşeğinde idi. Gelip kendisini görmesini, hakkını helâl etmesini rica ediyor, bir-biri üstüne haber gönderiyordu. Şefıka Molla artık dayanamamıştı. Artık gidecekti. Lâkin gideceği yeri düşününce yüzünü buruşturdu. Selânik in aşağı tarafı, deniz kenarları hep gâvur memleketiydi. Gülsüm Hanım, evlâtlarının sözüne kanmış, bu yaştan sonra içinde doğduğu, Büyüdüğü, içinde gelin olduğu, içinde doğurduğu ana evini, Müslüman mahallesini bırakıp Yalılar’a gitmişti. O Yalılar’a ki Müslüman kadınlarının da orada Yahudi karıları gibi açık saçık gezindiklerini Şefika Molla her vakit işitirdi. Son günlerinde, oluz senedir sabrederek inip ağını, gözünü, gönlünü kirletmediği bu pis günah kuyusuna şimdi nasıl düşecekti. Örtüye girmeden evvel bir kerecik babası ile denizi görmeğe gitmişti. Dik sokaklardan inmişler. Beyazkule’nin yanından geçmişlerdi. Kenara çekilmiş büyük yelken gemilerinin dibinde kumlu çakıllara deniz vuruyor, beyaz köpükler hâsıl ediyordu. Hem o gün ne uğursuz bir gündü. Koncolosları öldürdükleri için birkaç Müslüman asılıyordu. Birçok toplu, direkli gâvur vapurları limanı doldurmuştu. Zavallı asılanların ipek kuşaklan çözülüyor, biraz çırpındıktan sonra uyur gibi başlarını büküyorlardı. Ayaklarının uçları kumlara dokunu-yordu. Karmakarışık bir Yahudi, bir Rum kalabalığının arasında, baba-sı onu kollarından tutmuş, yukarı kaldırarak bu soğuk manzarayı göstermişti. Günlerce boyunları iplerde takılı rüzgârla sallanan bu inşan başı kabak Müslümanların, göğüslerindeki beyaz kâğıtların hayali zihninden çıkmamış, birçok geceler rüyasına girmiş, onu ağlatarak usandırmıştı. Haftalar, aylar, yıllar geçti. İşte hâla unutamamıştı. Ne vakit deniz lâfı olsa o asılanlar gözünün önüne gelirdi.

Şimdilik Yalılar’a gideceğini aklından geçirdikçe bu çocukluk kâbusu bütün düşüncelerini sarsıyor, yeniden asılmış birçok Müslümanlar görecekmiş gibi meçhul, sebepsiz bir korku duyuyordu.

Hiç abdestsiz durmazdı. Feracesini giymezden evvel bir kere daha abdestini tazeledi. Sandıkta dura dura küf kokan feracenin rengi ağarmıştı. Kalın yaşmağını yaptı. Ağacın dibinde onun giyinmesine yan gözle bakan Rüküş abanoz bacaklarına beyaz bir çorap geçiriyordu. Bu hazırlanışı belki bir saat sürdü. Fena bir şey yapıyorlarmış gibi derin bir sükûn içinde kapıya yaklaştılar. Mercan, ömründe ilk defa gördüğü bu seyahatin sebebini anlamamış, âdeta inanmıyor gibi tuhaf tuhaf bakıyor, hayretinden kımıldayamıyordu. Şefıka Molla, uzunca bir hırsız, bir yangın duası okudu. Eve, bahçeye doğru üfledi. Dışarı çıktı. Rüküş Kadın kapıyı güzel kilitledikten sonra anahtarı Şefıka Molla’ya verdi. Temiz taş yollarda yürümeğe başladılar. Sokak dardı. Sol taraftaki evlerin gölgelerinde yürüyorlardı. İkisi de yolu bilmiyorlardı. Evvelâ Beyazkule’ye gitmek, oradan tramvay dedikleri arabaya binmek lâzımdı. Öyle tarif etmişlerdi. Şefıka Molla aşağıya doğru inilmeğe devam olundukça Beyazkule’ye çıkılabileceğini tahmin ediyordu. Sokakta rast geldiklerine yolu soruyorlardı. Şefıka Molla hayretinden titriyor, içinden “Tüncina…” duasını okuyordu. O ne evler, ne binalar, ne dükkânlardı… Bütün dünya değişmişti. Selanik artık onun hayalinde kalan yarım asır evvelki Selânik’e hiç benzemiyordu. Hele tramvaylar… Aman yarabbi, bunlar nasıl şeylerdi? Birtakım arabalar atsız, öküzsüz, canlı gibi, kendi kendilerine koşup gidiyorlardı. Şefika Molla bunlara binecekti ha… Yanında, etrafına aptal aptal bakarak gelen Rüküş’e:

-Büyük sözüme tövbe, dedi, bu şeytan makinesine binmek… çare yok, yayan gideceğiz…

İçinden “Ayetelkürsi”yi okuyor, daha ziyade günaha girmemek için etrafına bakmıyordu. Yürüdüler, yürüdüler. Beyazkule’nin yanından, Sanayi Mektebi’nin akaretleri önünden geçtiler. Nihayet Kışla Meydanına gelmişlerdi.

Şefika Molla etrafına bakında. Hayal meyal hatırlıyordu. Buraları hep mezarlıktı. Beyazkule’den sonra hiç ev, tarla filân yoktu. Rahmetli kocası Hacı Hafız Mehmet Efendi’den işitmişti ki Vali Mürtet Paşa, bu mezarlıkları bozdurmuş… Demek sahi imiş… Birden böyle bozulmuş mümin mezarları üzerinde yürümek onun kalbine derin bir haşyet verdi. Büyük bir küfür edilmiş gibi titremeğe başladı:

-Haydi, Rüküş, geri dönelim, diye geğiriyordu, evimize kaçalım.Çarpılacağız. Buraları hep mezardı. Dünyanın sonu gelmiş, insanlar azmış, her tarafı gâvur kaplamış…

Boğuluyor gibi oluyordu. Rüküş de bu değişikliklerden ürkmüştü. Otuz senedir evden bakkala, bakkaldan eve gidip gelirdi. Başka her şeylerini kapıdan gezdirici satıcılardan alırlardı.

İkisinin de dizleri titriyordu, terliyorlardı. Ömürlerinde bu kadar uzun yol yürümemişlerdi. Şefıka Molla nefes almak için biraz durdu. Gözlerini yerden kaldırdı. Karşısına baktı:

-Oh, çok şükür yarabbi! diye haykırdı.

Önünde küçük kubbesiyle al, yeşil camlı penceresiyle güzel, zarif bir türbe yükseliyordu. Duvarları koyu kil ile sıvanmış gibi kurşun renginde idi. Etrafında incecik ir duvar vardı. Arkasından deniz görünüyordu. Biraz gerisindeki gayet büyük, tek çatılı binanın bir minare kadar yüksek olan bacasından duman çıkıyordu. Mutlaka bir fabrika olacaktı. Zira durmadan “puh, puh” diye sıkıcı, yorucu bir ses çıkarıyordu. Şefıka Molla bu gâvur işinin iğrenç sesinin bu güzel, bu zarif türbecikte yatan zavallı evliya efendiciğimiz hazretçiklerini ne kadar rahatsız ettiğini düşündü. Acaba bu türbeyi kim yaptırmıştı? Daha yeni idi. Evvel zaman türbeleri gibi ağır, kaba taştan değildi. Tıpkı minimini bir camiye benziyordu. Kim bilir önünden geçen bu atsız, öküzsüz şeytan arabalarına, açık saçık karılara, daha bin türlü gâvurluklara ne kadar lanet ederdi. İşte böyle nihayet bir gün dünya batacaktı.

-Rüküş gel, şu zatı ziyaret edelim. dedi.

İkisi de türbeye doğru yürüdüler. Fakat ihtiramdan, çok yaklaşamıyorlardı. On adım kadar uzak durdular. Ellerini kaldırdılar. Okumağa başladılar. Gelen geçen, “Ne yapıyorlar?…” diye onlara bakıyordu: Şefika Molla etrafını görmüyordu. Fatihasını bitirip ellerini yüzüne kavuşturduktan sonra tekrar türbeye daldı. Minimini bir camiye, Muhammediye kitabındaki resmini gördüğü cennet köşklerine ne kadar benziyordu. Hatta o cennet köşkleri gibi kubbesi armudî, saçaklarının üstü yukarı kalkıktı. Acaba içinde hangi zat yatıyordu! Ah buralarda evliya bir tane mi idi? Çocukluğunda hatırladığı bu geniş mezarlıkta yirmiden ziyade kandili mezar vardı. Ne ise, çok şükür bir tanesini olsun bırakmışlardı. Heyecanla, meftuniyetle hâlâ bakıyordu. İnce duvarlarının arasında bir ıslaklık gördü. İçerisinde çeşme de vardı. Ah nasıl girseydi de oradan içseydi. Ama o kadar terlemiş, o kadar fena şeyler görmüştü. Abdesti sakatlanmamış mıydı? Bu sakat abdestle, bu mübarek yere girmeğe nasıl cesaret edebilirdi?…

Birdenbire kalbinde şiddetli bir heyecan duydu. Elleri ayakları titremeğe başladı. Gözlerine inanamıyordu. Kısık bir sesle Rüküş’e:

-Aa, gördün mü, şapkalıları gördün mü? dedi.

Rüküş de ağlayarak:

-Gördüm! diye cevap verdi. Hıçkırmağa başladı. Artık bu dünya batmasın da neresi batsın…

İki şapkalı konuşarak türbenin içine girmişlerdi. Hiçbir türbeye, bir evliyanın yanına gâvur girer miydi? Şefika Molla yere düşecekti. “Müslüman yok mu, ümmet-i Muhammet, imdat, imdat!” diye bağırmak için ağzını açıyordu. Kalbinden kopan acı bir düğüm boğazına tıkandı. Sesi çıkmıyordu. Sanki o onda bütün vücuduna inme inmişti. Yalnız gözleri görüyordu. Etrafına baktı. Hiç Müslüman yoktu. Ne bir sarıklı, ne bir cübbeli, ne bir abanîli adam görülüyordu. Şapkalılar, fesli, frenk gömlekli herifler hızlı hızlı geçiyorlardı. Birtakım çan sesleri işitti. İki taraftan da atsız, öküzsüz şeytan arabaları geliyordu. Ezilmemek için geri çekildiler. Kılıçlı, kır bıyıklı ir zabit yaftalı bir direğin dibinde ayakta duruyordu. Acaba Müslüman mıydı? Şimdi gâvurdan da zabit olduğu söyleniyordu. Şefika Molla ıstıraptan, heyecandan kendini kaybetmişti, daha ziyade muhakeme edemedi. Zabite yaklaştı:

-Oğlum, sen Müslüman mısın? diye sordu.

Zabit birdenbire şaşaladı. Şefika Molla’yı, Rüküş’ü baştan aşağı süzdükten sonra cevap verdi:

-Müslümanım elhamdülillah, ne diye sordunuz valde?

Şefika Molla hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı:

-Ah, ne günlere kaldık! Nasıl tahammül ediyorsun oğlum? Bir zatın, bir evliyanın yanına, bir türbeye şapkalı gâvurlar giriyor da siz Müslümanlar essek gibi bakıyorsunuz…dedi.

Zabit anlamamış, aptallamıştı:

-Hangi türbeye?…

-Hangisine olacak, işte şu türbeye! Gözümüzle gördük. İki şapkalı… Rüküş de gördü. Hem hâlâ çıkmadılar…

Zabit gülmeğe başladı. Gayet tuhaf bir şey işitmiş gibi gülüyordu:

-Ayol hanım nine, o, türbe değil…dedi. Atsız, öküzsüz arabalar biraz durmuşlar, çanlarını çalmışlardı. Şimdi biri bir tarafa, biri öbür tarafa gitmişti.

Şefika Molla, soluk, sönmüş gözlerini açtı. Büyük bir hayretle sordu:

-Türbe değil mi, ya ne?…

Zabit hâlâ gülüyordu:

-O belediye abdesthanesidir, dedi, içerisine işemek için herkes girebilir.

 

 

 

FORSA (1919)

Akdeniz’in esatir yuvası nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe minimini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgârıyla sarhoş olan martılar çılgın naralarla havayı çınlatıyorlardı. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki zeytinlik, ta vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız methalinden bir ihtiyar çıktı. Saçı, sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayaklan titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı.

– Hayırdır inşallah! dedi.

Duvarın dibindeki taş yığınlarına çöktü. Başını iki ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları topraktan yoğrulmuş sanılacaktı. Zayıf kollan kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı. Fakat görünürde bir şey yoktu.

*

Bu, her gece uykusunda kendini kurtarmak için birçok gemilerin pupa yelken geldiğini gören zavallı eski bir Türk forsasıydı. Esir olalı kırk seneden ziyade geçmişti. Otuz yaşında dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü. Yirmi sene onların kadırgalarında kürek çekti. Yirmi sene iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi senenin yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler. Fakat onun çelikten daha sert adaleli bacaklarına birşey olmadı. Yalnız abdest alamadığı için.üzülürdü. Daima güneşin doğduğu tarafı solu ilerisine alır. gözlerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle eda ederdi. Elli yaşına gelince korsanlar onu “Artık iyi kürek çekemez!” diye çıkarıp bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Allah’a çok şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alabiliyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayetlerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün ümidi memleketine, Edremit’e kavuşmaktı. Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi. “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle inanırım!” derdi. En şanlı, en meşhur Türk gemicilerindendi. Daha yirmi yaşındayken Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ücra adalardan cizyeler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler Türkeli’nde namı dillere destandı. Padişah bile kendisini saraya çağırtmıştı, maceralarını dinlemişti. Çünkü Hızır aleyhisselâmın gittiği diyarları dolaşmıştı. Öyle denizlere gitmişti ki üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tamamıyla başka bir cihandı. Altı ay gündüz, altı ay gece olurdu! Karısını işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka cihandan almıştı. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, esir dolu vatana dönerken kenarsız denizin ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu karlardan beyaz karısı acaba hâlâ sağ mıydı? Kırk senedir yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim olsa, gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım.” diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi onu sözde azat etti. Bu azat etmek değil, sokağa, açlığa, perişanlığa atmaktı. İhtiyar esir bu viran bağın içindeki harap kulübeyi buldu. İçine girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu. On sene daha geçti. Artık hiç kuvveti kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık kendisini istemiyordu. Nereye gidecekti?

Fakat işte eskiden beri gördüğü rüyaları yine görmeğe başlamıştı. Kırk senelik bir rüya… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi…

Gözlerini kadit elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere yine baktı. Evet, mutlaka geleceklerdi. Buna o kadar emindi ki…

-Kırk sene görülen bir rüya yalan olmaz! diyordu.

Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı. İlkbahar bir ümit tufanı gibi her tarafı parlatıyordu. Martıların:

-Geliyorlar, geliyorlar, seni kurtarmağa geliyorlar! gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı. Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkeleler üzerinde geziniyorlar, çuvaldan esvabının içine kaçıyorlar, gür beyaz sakalının üstünde oynaşıyorlardı. İhtiyar esir rüyasında ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzaktan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin aksiyle parlıyordu.

*

-Bizimkiler! Bizimkiler! diye bağırarak uyandı.

Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştılar. Limana baktı. Hakikaten kalenin karşısına bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı. Gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpmağa başladı. Ellerini göğsüne koydu. Bunlar Türk gemileriydi. Kenara yanaşıyorlardı. Gözlerine inanamadı. “Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü. Fakat uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken donanma burnun arkasından birdenbire zuhur etmiş olacaktı. Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Kenara çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı. Kırk senelik bir beklemenin son azmiyle davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kenara doğru koştu, koştu, koştu. Karaya çıkan askerler ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu görünce:

-Dur! diye bağırdılar. İhtiyar durmadı; bağırdı:

-Ben Türküm, oğullar, ben Türküm!

Askerler onun yaklaştığını beklediler. İhtiyar Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeğe başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Hâline bakanların hepsi müteessir olmuştu. Biraz heyecanı sükûn bulunca ona sordular:

-Kaç yıldır esirsin?

-Kırk!

-Nerelisin?

-Edremitli.

-Adın ne?

-Kara Memiş.

-Kaptan miydin?

-Evet…

İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. “Beye haber verin! Beye haber verin!” diye bağrışıyorlardı. İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadırgaya çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini bilmeyen, şöhretini duymayan yoktu. Biraz güvertede durdu. Sevinçten kırk senedir hasret kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır geçirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.

-Haydi, beyin yanına! dediler. Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kıçına doğru yürüdü. Kara palabıyıklı, sırmalı esvabının üzerine demir, çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu.

-Sen Kaptan Kara Memiş misin?

-Evet! dedi.

-Hızır aleyhisselâmın geçtiği yerlerden geçen sen misin?

-Benim.

-Doğru mu söylüyorsun?

-Ne yalan söyleyeceğim?

-Aç bakayım sağ kolunu!

İhtiyar kaftanının altından kolunu çıkardı. Sıvadı. Beye uzattı. Pazısında haç şeklinde derin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey ellerine sarıldı. Öpmeğe başladı.

-Ben senin oğlunum! dedi.

-Turgut musun?

-Evet…

*

İhtiyar esir sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu ona:

-“Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal.” dedi.

Eski kahraman kabul etmedi:

-Hayır. Ben de beraber cenge çıkacağım.

-Çok ihtiyarsın baba.

-Fakat kalbim kuvvetlidir.

-Rahat et! Bizi seyret!

-Kırk senedir dövüşe hasretim.

Oğlu:

-Vurulursun! Vatana hasret gidersin! diye onu gemide bırakmak istedi.

Kara Memiş, o vakit, birdenbire gençleşmiş bir kaptan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan, kılıç istedi. Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:

-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? dedi.

 

 

Ömer SEYFETTİN ( 1884-1920) Hikâye, roman, eleştiri yazarı.

BÜTÜN HİKÂYELERİ: hzl. Hülya ARGUNŞAH, Dergah Y./ Şenay KIRHALLI MEB / Tahir ALANGU, Rafet Zaimler, Dünya / Kemal DEMİRAY, Mahir ÜNLÜ İnkılapY./ Muzaffer UYGUNER Bilgi Y./ Erdem /

KAYNAKÇA:1. AKDTYK, Atatürk Kültür Merkezi: Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, Ankara-1985. Dr. Müjgan CUNBUR Ömer Seyfettin’in Hayatı ve Eserleri ; Ömer Seyfettin Bibliyografyası Doç.Dr. İnci ENGİNÜN Ömer Seyfettin’in Hikayeciliği 2.hzl. Hakkı Dursun YILDIZ, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Yayını

(9738)