Haldun Taner, Hikayelerinden Seçmeler

0
707

TANITIM: 1945’ten1983’e kadar 57 hikaye yazan Haldun Taner, alaycı, güldürücü tutumu, dili yetkin bir biçimde kullanması ve kültüre, çevreye, doğaya, güzel sanatlara saygılı oluşuyla takdir edildi. 1945-1956 arasında 44 öyküsü yayınlanan usta yazarın bundan sonra tiyatroyla daha yoğun uğraştığı bilinmektedir. On yılda  40’tan fazla  güzel öykü yazmak kolay değil. İstanbul’un değişik semtlerindeki küçük, kültürlü, yaşlı, azınlık insanlarını anlatır: Ases, Sonsuza Kalmak, Sebati Beyin İstanbul Seferi, Beatris Mavyan. Teknojinin doğayı öldürüşü ve doğanın direnmesini “Bir Kavak ve İnsanlar” da,  Boğaziçi’ndeki yaşama sabahleyin başlamayı Yalıda Sabah ‘ta,  zaman, saat ve insanın saati doğru tahmin etmesini de Onikiye  Bir Var adlı hikayesinde anlatır. Varlık, Bilgi Yayınevleri kitaplarını bastı.

METİN: KONÇİNALAR

İskambil destesinin en sevdiğim kâğıtlarından bi­ri, üzerine The Jolly Jodker yazılı, o delişmen, o uçan, o biraz cambaz, biraz sihirbaz, bir miktar da düzenbaz, ama neşe dolu, hayat ve hareket dolu, kanı – sıcak deli­kanlıdır. Ne yazık ki, Joker’lere Kanasta’dan, Kumkan’dan, Rami’den başka oyunlarda pek yer verilmiyor. Ve­rilse, her girdikleri oyuna renk ve hareket, canlılık ve şaklabanlık katarlardı.

Jolly Jockerler bir yana, destenin en itibarlı kâğıt­ları, bilindiği gibi, Beyler, yani Aslar oluyor. Ayıp değil ya, ben Aslardan oldum bittim hoşlanmam. Belki ken­dim hiçbir zaman As olamadığım, As olamıyacağım için. Kabul etmeli ki, onların dördünde de bir Kral havası, bir Padişah cakası vardır. Hele bazı takımlarda bunları da­ha da bir şatafatlı resmederler.

Karamaca Beyinde meşum bir şeyler sezilir. Onun sarayında her halde bir takım karanlık dalavereler dö­nüyor, gece .mahzenlerinde, bir sürü kelleler uçuyor ol­malıdır.

İspati Beyini ben bir Bizans Prensine benzetirim.

Bunlara kıyasla, Kupa Beyi daha bir bizden gibidir. Kupa Beyi herhalde Osmanlı Hanedanına mensup ol­malı.

Karo Beyine gelince, bakınız, o bir Selçuk Sultanı­dır. Çelebi, zarif, nazik… Aksi gibi, Tekel damgasını da hep onun üstüne vururlar. Buna rağmen öylesine asil ve kibar bir havası vardır ki, bu damga bile onu çirkinleş­ti rmez, inadına daha bir açar, daha bir sevimli yapar. Öyle ki, damgası olmayan bir Karo Beyi görsek, ‘bayağı yadırgar, bir eksiklik duyarız.

Resimli kâğıtlar içinde kanım en çok Kupa Kızına kaynar. Kupa Kızı, etine dolgun, duru-beyaz, hanım – ha­nımcık bir tazedir. Üniversiteyi filân bir kalem geçin, güç hâl ile bitirdiği ortadan sonra, liseyi bile okuyamamıştır. Olsa olsa sanat enstitüsü mezunudur. Herkesin okumağa merak; olmaz a, buncağızın da başka marifetleri var:

Dikişle nakısın her türlüsü, örgü işlerinin daniskası… Eteği belinde, ‘bütün evi o çevirir. Yeni yetişirken mahal­ledeki oğlanlarla mektup alıp verdiği olmuş gerçi. Ca­hillik işte. Hoş görmeli. Ama evlenince eşi bulunmaz bir hayat arkadaşı olacaktır. Buna eminim. Bir kere kocası­na ukalâ ukalâ karşılık vermez. Sonra bu cins kadınlar çocuklarına da düşkün olurlar. Daha ne?

Onunla evlendiğiniz takdirde, kaynınız Kupa Oğlu olacaktır ki, Allah için, uslu akıllı, yumuşak başlı, kendi halinde bir çocuktur.

Babaları Kupa Papazına gelince, sizden iyi olmasın, pek babacan, pek cana yakın bir adamdır. Hoş fıkralar anlatıp göbeğini hoplata hoplata güler. Daha coşarsa, küt küt karşısındakinin sırtına vurur. Evde teklif tekellüf hak getire … Sen de sen, ben de ben. Candan insanlardır vesselam. Öyle bir aileye damat girmek isterim.

İspati kızına gelince, bakın ondan her türlü sinsilik umulur. Siz onun öyle sakin ve masum göründüğüne bak­mayın, o ne hin oğlu hindir o, o ne içinden pazarlıklı aşiftedir o… İskambilin üstünde gördüğünüz onun bay-ramh’k resmi. O, bu masum bakire pozunu, fotoğrafçıda resim çektirirken bir, bir de pazarları kiliseye giderken takılır. Şöyle kulağınızı verin de bir dinleyin mahalleyi. Maçanın Oğlu ile sinema localarında, plaj kabinelerinde yapmadığı kalmamış. Hâl böyle iken, yine de bilmeyen lere karşı kendini dirhem, dirhem satar. İspatinin Oğlu ablasının kirli çamaşırlarını herkesten iyi bilir, bilir ama, gel gör ki, ablası da onun kumar borçlarını öder, evden şunu. bunu götürüp satışını gizler. Babaları da za­ten itin biri. Bu yaşa gelmiş hâlâ sefih, kumarbaz, bir gün olsun ayık gezdiği görülmemiş. Tencere dibin kara hikâyesi, kimin kime ne demeğe hakkı var.

Karolara gelince, onlar kişizade, görmüş geçirmiş bir ailedir. Bakmayın, şimdi biraz düştüklerine, Babala­rı Hariciyeden emekli. Zannedersem şehbendermiş. Eski usul, mukaffa’ ve musanna’ bir İstanbul Türkçesi konu­şur. Kızları, görsler, matmazellerle el bebek, gül bebek büyütüldü. Beş senedir ingiliz Filolojisine gidiyor, bitire­medi. Bitiremez de elbet. Allahın günü kantinde ha ha, hi hi hi, akşamüstü de oğlanlarda altı buçuk matinesi… Erkek kardeşini sorarsanız, al onu, vur ona. Karonun oğ­lu da, hoppala paşam, hoppala beyim, dadılar, tayalarla şımartılmış, kuş sütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlan­dan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan. En iyi mektep­lere verdiler, okumadı. Günahı boynuna, bir takım uy­gunsuz, meymenetsiz heriflerle geziyormuş. Allah bilir, eroin de çekiyordur. Gözlerinin her daim mahmur bakı­şını, ben pek hayra yoramıyorum. Öyle efendi babanın çocuğu böyle soysuz çıksın, yazık, çok yazık…

Maçalar bir Ermeni âilesidir. Gedikpaşa’da oturu­yorlar. Peder koyu bir Katolik papazı. Bas-bariton, tonj-turaklı bir sesi vardır. Oğlu Mahmutpaşa’da bir tuhafiye mağazası işletiyor, ispati kızı ile maceralarına yukarda az buçuk dokunduk. Ablası Maça Kızı, esmer, kara kaşlı, kara gözlü, bazı yerleri muhakkak ki aşın tüylü, gerçi sı­cak, gerçi güzel, ama neme lâzım, duasında, niyazında, dini bütün bir tazedir. Belli ki, babasına çekmiş, istavro­zunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin ispati Kızıyla yaptıklarım duysa, utancından yerin dilbine geçer. Öylesine kaba – sofu ki, malûm günlerde erotik rüyalar gördüğü zaman bile, şuuraltısının kendine oynadığı bu oyuna içerler, sabahleyin alelacele banyo yapıp, tövbe istiğfar eder. iyi bir drahoması var. Şimdi genç değil, şöyle, kırkını, kırkbeşini aşmış, efendiden ağırbaşlı bir kısmet bekliyor. Hayırlısı.

Resimli kâğıtlardan sonra, ilk ağızda, Onlularla Do­kuzlular gelir. Onlularla Dokuzlular, resimsiz kâğıtlar içinde, önemli oyunlara katılma imtiyazına sahip, başlıca kâğıtlardır. Bundan ötürü de hallerinde görgüsüzce bir çalım, budalaca bir kurum sezilir. Haydi Onlular, Asların halktan yetişme vezirleridir diyelim. Ya Dokuzlulara ne buyurulur? Bunlar, kendilerini sayıdan bile saymadıkla­rı halde, yine de oyunlarına alan, oyunlarına alıp onlara öbür resimsiz kâğıtlardan üstün bir değer sağlayan aris­tokrat kâğıtlara yaranmaktan, siftinmekten hoşlanırlar. Bu halleriyle Dokuzluları, efendilerinin önünde yerlere kadar eğilen, ama saray parmaklıkları dışındaki halka te­peden bakan, mabeyinciler, veya stile uşaklar makule-sindeıı saymak yanlış olmaz sanırım.

Dokuzlular mabeyinci veya stile uşak olursa, Sekiz­lilerle Yedililere de, el ulaklığı, bahçıvan yamaklığı gibi daha aşağılık işler düşüyor.

Bütün (bunlardan sonra sıra nihayet Konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, Altılıdan aşağı kâğıtla­ra deniyor. Konçinalar, ismi üstünde işte Konçinadır-lar. Geçin bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı is­kambili gibi en pespaye oyunlarda bile hiçbir işe yara­maz, üzgün ve küskün, oyunu dışardan seyrederler. Diye­ceksiniz ki, Pinakl’da, Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya … Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozla­rın at oynattığı meydanlarda ha bire gelir gider, ayak al­tında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır du­rurlar. Hasılı aburcuburdurlar. Böyle oynamaktansa, ben yeşil çuhanın üstüne kapanıp, yüzüstü uyuklamayı tercih ederim. Konçinalar bu bakımdan iskambillerin Paryasıdırlar. Var oluşlarının sebebi sırf öbür kâğıtlara basamak olmak, onların üstün mevkiini sağlamaktır. Alt basamak olmasa üst basamak neye, kime öğünecek?

Konçinaların bu içler acısı durumu Ibana oldum ola­sıya dokunmuştur. Kaldı ki, deste içinde hüküm süren bu derebeylik rejimini bugüne bugün insan Hakları Beyan­namesi ile uzlaştırmağa da imkân yoktur. Nitekim, usta oyuncu geçindiğim sıralarda onları Paryalıktan kurtarıp eşitliğe kavuşturacak, böylece desteyi de iyi kötü çağı­mızın demokrasi gidişine uyduracak yeni oyunlar aradı­ğım oldu. Hattâ, öyle bir oyun bulayım ki, diyorum, ora­da birliler asıl değerlerine indirilsin, beşliler kızları, dört­lüler oğlanları alabilsin, alay bu ya, icabında bir kılkuy­ruk üçlü dört papazı birden sustaya durdurabilsin. Fa­kat olmuyor beyler. Aslarda o küçük dağlan ben yarat­tım diyen heybet, Papazlarda o bütün güvenini sakaldan, asadan, baltadan alan azamet varken, o güdük, o sümsük, c boynu bükük Konçinalar onlara bir türlü el kaldıramı­yorlar. Sinmiş bir kere içlerine. Alışkanlık deyin, çekin­genlik deyin, aşağılık, daha doğrusu Konçinahk komp­leksi deyin, yapamıyorlar işte, ellerinden gelmiyor.

Bunu anladığım günden beri yeni oyunlar aramak­tan, eskilerini de oynamaktan vazgeçtim. Her kâğıda eşit değer tanıyan biricik oyun olduğu için şimdi yalnız Pasyans açıyorum.

12 Mart 1953

(Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu)

Haldun TANER ( 1910-1986) Hikâye, tiyatro, sohbet, eleştiri yazarı.

Galatasaray Lisesi’ni bitirince Almanya’da  başladığı yüksek öğrenimini vereme yakalanınca bırakır. 1950’de İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı’ndan mezun olur. Araştırma görevlisi, okutmanlık yaptı. Almanya’da tiyatro eğitimi görüp “epik tiyatro” örneklerini yazıp yönetti. 1955-60’da Tercüman’da 1974-86’da da Milliyet’te fıkra, sohbet, tanıtma, anı yazıları yazdı. Bunların bir bölümü Bilgi Yayınevi’nin düz yazıları dizisinde basıldı. Hikâye: Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, Onikiye Bir Var, Yalıda Sabah. Oyun: Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Fazilet Eczanesi, Yar Bana Bir Eğlence.

KAYNAKÇA: 1. Ayşegül YÜKSEL, Haldun Taner Tiyatrsu, 1986. 2. Mustafa MİYASOĞLU, Haldun  Taner, Ankara 1988. 3. Sıddıka Dilek YALÇIN, Haldun Taner’in Hikâyeleri ve Hikâyeciliği, Ankara 1995.

(10264)