Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Çağlayanlar

0
675

TANITIM: 1912’den sonra Macaristan’da Budapeşte Başkonsolosluğu görevindeyken Türkçe eserleri Macarca’ya çevirip bastırır, konferanslarla tanıtımızı yapar. Çağlayanlar adlı milli düşünce ve duyguları işlediği hikâyelerini yazar:Üzümcü, Türkeli Zeybeklerine, Yakarış….

Hikâye: Haristan ve Gülistan, Çağlayanlar, Roman: Gönül Hanım

METİN :

TÜRKELİ ZEYBEKLERİNE (1922)

Bu kitabı sizi düşünerek, sizin için yazdım. Bela gecelerinde, yaşım sızarak, yüreğim sızlayarak yaz­dım.

Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, ha­linin hicranlarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi…

Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tel­lerini kalbinin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun.

Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğra­şan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmağa hak ka­zanmamıştır. Bu vatan ya senindir, ya kimsenin!…

Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, aza­metinin malikaneleridir.

Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane ol­du; Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.

Ey Zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerinde bırak! Bundan sonra silâhının siperi bir kitap olsun.

Ey yurttaşım! Senin boynuna, geçirilmek istenen esaret halkası ile bir gem, ne bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun halde, sen üşürken düşman ocak­ları için sana odunlar, sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıtacaklar. Gençleri kanda, taze­leri göz yaşında boğmak istiyorlar.

Asırlardır, dinin, milletin aşkına başına yağan, so­nu gelmez bir beladır… Yurdun nihayetsiz bir Kerbe­la’dır… Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, ce­naze dua.sı okunan bir mabet halini aldı. Ne yoncan, ne yongan kaldı. Bir Allah’n, birde Muhammed’in kaldı.

Çile, çekmeyen varlığını duyamaz… Bundan son­ra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültü­nün manası makinedir. Ve makineyi Avrupa’nın elin­den aldığın zaman, senin ruhun onunkinden daha asil sepin ,kalbin onunkinden daha temiz olduğunu mey­dana koyacaksın. Senin de dükkanını, tezgahını fab­rika ile; sapanını, tırpanını makine ile; pazunun eme­ğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman onunkinden daha yüksek olduğunu gös­tereceksin. Bunu göstermeğe çalışmalısın. Rahat bı­rakırlarsa.. .

Vaktiyle Çin ve Hind’in medeniyetleriyle İran’ın feyzini birleştirdiğin gibi, bugün de Avrupa’nın irfa­nını Asya’ya ileteceksin. Ey kervan başı yürü!…

Bir Cuma namazından sonra çoluğun, çocuğun ile beraber, cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde, derenin başındaki çağlayanların yanında çınarın; göl­gesinde otur. Mavi yeldirmeli, sarı başörtülü Ayşeci­ğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavru­larını al. Yaralı geniş göğsünü girdgara ve rüzgâra aç.

Senin için ben ağlarım.

Benim için kim ağlasın?

diye, gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren, si­nesini taşlara çarpa çarpa kabaran, atılan derenin karşısında başından geçenleri düşün. Tükenmez düş­manları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde, dimağında coşsun… ve durulsun. O zaman arslan gibi ölmenin ecri, insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi, yaşamağa, efendi gibi yaşamağa ataların gibi yaşamağa azmet.

Evlatlarına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve düzenli bir yuva, malumatlı bir dimağ bırakmağa ah­deyle. Ve ahdini ayalinin, evladının alınlarına kondur­duğun sıcak öpücüklerle imza et!… İşte o zaman Ayşe­ciğinin beş yapraklı al kır gülüne benzeyen kınalı par­makları bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşe­ler gibi kelebekler ekinlerin sükununda uçuşurken bu kitapçıktan birkaç sayfa okunsun. O sırada çehreniz­de parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş çocuk­larınızın melul ruhunda, belki bir ışık, bir rahmet olur.

Akşam üstü gün batarken, ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı minareden kızıl meydana gömülen gü­neşe telkin verdiği zaman çağlayanlar seyrinden ku­lübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o za­man Hazret-i Muhammed’in feyzinden gönlünde de bir sönmez çırağ, Yavuz’un damarından sende de bir damla kan, Alparslan’ın yelesinden sende de bir tu­tam saç olduğunu hatırla ve, evladını ona göre, hazır­la!… .

Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Se­nin ruhun gibi sade olmasını istedim. Ötesinde, beri­sinde, eğer varsa, göreceğin özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk’­ün yaradılışındadır. Biz, biribirimizi bundan tanırız, değil mi?..

Bu masallar ile arzu ettim ki senin firuze ruhuna tatlı bir renk, altın kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah omu, o cila donuk… Matem günlerinin taksiratı…

ÜZÜMCÜ (1923)

Veled Çelebi Efendi’ye,.

Büyükada’da, Temmuz başlarında öğle üstü güneşin eriyip toprakları kavrayıp kavurduğu, yalayıp parlat­tığı bir gün. Gökten dökülen sıcak, yanakları yakıyor göğüsleri eziyor, nefesleri tıkıyor. Elle tutulabilir bir alev haline geliyor: Ortalık, gözleri kamaştıracak de­recede aydınlık. Karşıdaki çamlar yanık, siyah birer leke gibi duruyor. Bu kadar nura dayanamayan göz­ler’ sönüyor ve kapanan gözkapakları altında kımıl­danmak istemiyordu. Yer, gök bir kor halinde için için yanıyordu.

Baygın, geniş sükütun içinden ta uzaklardan, is­kele tarafından, akisler hasıl ederek korkunç, vakur bir seda kükredi :

Kaaarpuz!… Karpuz!…

Köşklerin camlarına çarparak, çamların tepelerin­den aşarak kızgın bir kartal mehabetiyle dağların sırt­larından uçan bu sesten ürken bir küme güvercin kar­şıki çamlıktan havalandı.

Kaarpuz!…

Bu sedaya Nizam tarafından daha dik, daha iri bir ses aksiseda gibi cevap verdi:

Çaavuuuş!…

Sükütt… Sanki bu dik, kalın, büyük sesin azame­tinden mevcudat bir saniye için, ürkmüş, titremişti. Sükütun altında sinmiş duran dağlara, denizlere bu iki sesin yüksekliği hakimdi.

Çaaavuuuş!… Çaaavuuuş!…

Sesi kadar yüksek vücudu, değirmi ve kır sakalı, açık ve yanık göğsü kalın tozluklu baldırları, saf çeh­resi, arkasında seksen okka çeken içiçe geçmiş küfe­siyle bu recüliyet heykeli şimdi karşımda duruyordu:

– Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun. Sesin gürlüyorJ

-Bağırmıyorum ki…

Üzümünü verdi. Yukarıki tepeye tırmanmağa baş­ladı. Etrafı çınIatıyordu:

Çavuuş!…

Ben bu sese, bu sesi hasıl eden cevhere meftunum. Şimdi yanımızdaki sokaktan bir satıcı daha geçi­yor: Biraz daha uzaktan «çalı fasulye, kemer patlı­can!” sesleri alçaklarda paytaklanarak yayılıyor. Bun­ların üstünde uçan «çaaavuuuş!,..» avazının yanında bu Y1pranmış, çatlamış sesler ne kadar aciz, ne kadar pest kalıyordu.

Evin arka penceresine koştum. Üzümcü tepeye var­mıştı.

Yolun kenarındaki kayanın üstüne küfesini koy­du. Ellerini belindeki kızıl kuşağın ön tarafına soktu. Açık göğsü, çıplak, sert baldırlarıyla bir kuvvet abi­desi vaziyetinde durdu. Mütekebbir, kalın kaşları al­tında mütehakkim ağır dönen iri gözlerinden fırlayan nazarlarıyla, Marmara’nın dalgalarına, karşıki sahile, mavi göğü, lacivert deniziyle, altın köpüğü renginde güneşinin ışığıyla mavi gözlü, sarı saçlı bir kıza ben­zeyen sevimli, sevgili yurdunun taşına, toprağına de­rin derin baktı… Bu bakıştaki esrar, bu bakıştaki fer­yad, memleket için:

“Allah! dedim, yatağana dayandım;

Ben seninçin alkanlara boyandım.”

beytinin mağrur bir meali idi.

Pencerenin önünde bu canlı kaleyi hayretle, hür­metle seyrediyor; bunun. kur’a neferi halinde üstünde mavili, kırmızılı yemeni sarılmış kalıp,sız, püskülsüz fesi, ayağında yırtık çarığı, sırtında alaca mintanının üstünde koyun postundan dağarcığı olduğu halde sı­rayı bozmamak için bir kuzu gibi seğirte, sıçraya Har­biye Nezaretinin büyük kapısından içeri girdiğini gö­rüyordum.

Bugün uçuk benzinle, yırtık çepkeninle. bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, as­ker ocağından, yarın yeni libasımla, kızıl fesinle bir amir kurumuyla çıkarsın! O zaman, bugünkü zayıf, yarın kavi bir kahraman olur; bastığın yerleri titre­tirsin!… Atın dizginini kavrayıp, kılıcını çektiğin, tü­feğini omzuna vurup, süngünü taktığın vakit bugün­kü köylü, yarın korkunç bir asker olur; asileri sindi­rirsin!… Tarlanı çapalar, davarını güderken hakaret görürsen bugünkü koyun, yarın yırtıcı bir kaplan ke­silir; yuvanı bozanları ezersin!… Seni böyle bir an içinde değişmiş görenler sanırlar ki .bu sağlam vücut yalnız asker libası giymek, bu sert pençeler yalnız si­lah kullanmak, bu kalın ses yalnız siper olmak için yaratılmıştır.

Senin o tabur halinde bir pulat kitlesi katılığında yürürken takındığın o salabet, o vakarı görüp de, sa­na güvenmemek, seni sevmemek kabil değildir.

Sen gürbüz ninenin, gür ve temiz sütünü daha emerken azamet-i nefs, sebat ve tahammül, itaat ve tahakküm gibi amir olmak için yaratılmış bir cinsin faziletlerine malik olmuşsun. Bu hakimiyet esasla­rını başka milletler mekteplerde, medreselerde anlarlar. Sana bu meziyetleri ninenin iri siyah bakışı, ba­banın kükreyen dik sesi, Kur’an’ın esrarengiz ahengi öğretmiş.

Yırtık poturunla da vakursun; mahkum olsan da hakimsin; temellükten ziyade tecebbüre meyyalsin; fikrinde azmin, gibi sabitsin; sertsin, sertliğinde ka­balıktan ziyade amiriyet kuvveti, necabet laubaliliği vardır. Hiddetle yıldırım gibi gürlediğin halde rikkatle bir bulut gibi ağlarsın; safiyette bir melek, ısrarda bir devsin… Onun için dünyada eşi bulunmaz bir millet olmuşsun. Düşündüğün zaman bir arslan temki­niyle ağır ve sakin duruşundan, kızdığın vakitki azim ve şiddetin anlaşılmaz. Uzun kirpiklerin altında utan­gan ve durgun düşünen iri gözlerin bir kere açılmasın; kalın kaşların bir kere çatılmasın; o zaman varlığın, benliğin köpürür, taşar; o zaman ceberutun, haşmetin parlar, yükselir. O zaman cebbar olursun. Bu acayip sırr-ı hilkatini bilmeyenler; yanılırlar.

Büyüklere karşı saygın bizzat sayılmağı sevdiğin­dendir; muti’ alman, muta’ olmak istemendendir.

İnce işlere alışmağa vaktin olmasa bile, zor-u ba­zuya bağlı teşebbüslerden lezzet alırsın. Kara toprak­tan, ak ekmeğini çıkarırsın.

Fikrinde muannit, muhabbette muannit, muhare­bede muannitsin. Yeniliğe çabuk alışmazsın, fakat bir defa da alışırsan bırakmazsın. Safsın; seni çekemeyen­ler böbürlenmekle değil, ekseri sana yaltaklanmakla seni. ızrar ederler. Ayakların, kolların bir boğa gibi ağır ağır kımıldarken tavrından tükenmeyen bir ta­hammül, yılmayan bir azim aşikar olur. O engin de­nize benzersin ki yavaş yavaş coşar ve coşunca da pek hırçın olursun.

Maddi menfaate ehemmiyet vermezsin. Para de­nilen maden parçasına itibar etmezsin. Suçun budur. Müsrifliği asalet icabı sayarsın.

Vakarın benliğe galebe eder. Cananını canına ter­cih edersin. Ekseri başkaları için yaşar, başkaları için çalışır; başkaları uğruna ölürsün. Başkaları seni be­ğendiği halde sen kendini sevmezsin. Ne zaman kö­yünde, önüne bir önlük koyup makine başına geçecek, ne vakit eline pergel alıp masaya yaslanacaksın? Ne zaman dükkânının tezgâhında sermayenin faizini he­sap edeceksin?.. Senden bunu bekliyorlar… Fakat va­kit kalıyor mu? Keseni doldurmak için değil, karnını doyurmak için kullandığın sapanın demirini tarlanın ortasında bırakıp tüfeğin çeliğine sarılıyorsun… O ser­hadden bu hududa koşuyorsun.. Bulgaristan’da ölüyor, Yunanistan’da ölüyor, Acemistan’da ölüyor, Sırbistan­’da ölüyor; yalnız yurdunda, köyünde ölemiyorsun. Sev­gilin Ayşeciği doya doya öpemiyor, yavrun Mehmetciği seve seve büyütemiyorsun..

Bir ulu çınarsın ki kırılır, iğrilmezsin, ölür, inle­mezsin.. Kanınla çorak kumlukları sularken ekmeği­ni alnının terine batırır yer, yine düşman karşısına yaralarınla beraber her yerde bir istihkam gibi çıkar­sın. .. Sen, zalim heybetinde bir mazlumsun, ninenin, atanın bucağında bir garip, ananın, babanın kucağın­da bir yetimsin…

Dul analarla dolu olan şu Anadolu bir üvey nine kadar sana cefakardır. Sen Şarkın kınına giremeyen bir kılıcısın; döğüle döğüle, tavlanır, vurula vurula; kırılırsın. Yine her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımdan bir şimşek çıkar? İlahi bir kuvvetin, ebedi bir feyzin var, ey Türk!…

Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU ( 1870-1927) Hikâyeci

Galatasaray Lisesini bitirince dışişlerinde konsolos, elçi görevlerinde çalıştı.Macaristan bulunduğu sürede Türk eserlerini Macarca’ya çevirme işini yürüttü. Servet-i Fünun edebiyatının aşırı hayalcı ve duyarlı örneğini Haristan ve Gülistan’da verdikten sonra Milli edebiyatın konu ve dil anlayışına uyarak milliyetçiliği yücelten eserler yazdı.

Hikâye: Çağlayanlar Roman: Gönül Hanım

KAYNAKÇA: 1. hzl.: Fethi TEVETOĞLU, Milli Eğitim Bakanlığı 1971/ Ötüken 1968. 2. Hikmet DİZDAROĞLU, 1971.

(16091)