Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli

0
276

TANITIM: Romanımızda toplumsallıktan bireyselliğe geçiş örneğidir Anayurt Oteli. Otel kâtibi Zebercet, iletişimsiz, toplumla bağlarını koparmış, içine kapanmış ve bunalımlı bir karakterdir. Gerçekçi roman kurallarını dağıtıcı bir görev üstlenen Yusuf Atılgan, biçim ve içirek yönünden saçma’yı ele alır. Anadolu’da geçen roman dışa kapalıdır ve yazarın amacı Zebercet’in iç dünyası, kişiliği ve bilincidir. Günlük yaşamları sırayla anlatılan Zebercet’in uyumsuzluğu ailesinden, tek düze yaşayışından ileri gelir. “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın” kahramanın dengesini alt üst edecek hayatının anlam ve akışını değiştirecektir. Bireyi böyle derinlemesine işleyen eserlerimiz az.Yazar da Dostoyevski, J.Joyce, Faulkner’den etkilenmiş.

ÖZET:

Zebercet, Manisa’da istasyonun yakınındaki Anayurt adlı otelin kâtibidir. Otuz üç yaşında ve ilkokul mezunudur. İçine kapanık ve sevgiye, şefkate susamıştır. Günlük hayatı gibi bütün yaşayışı da tekdüzedir. Mekanik bir ömür sürer. Dünyası dardır.

Bedeninin hareketleri, cinsel dürtüleri, boşalışları bile içgüdüsel ve otomatiktir.

Bir gün otele bir genç kadın gelir. Sadece bir gece kalır. Zebercet bu kadınla ilgili umutlara kapılır ve düşlere sürüklenir. Genç kadın gelmeyince Zebercet’in dünyası kararır.

Yatışlarının birinde kendinden geçerek, farklı bir kimliğe büründüğü bir anda otelin temizlikçi kadını hiçbir sebep yokken bir odaya kapatıp boğar. Günler sonra cesedin bulunacağını anlar. Kendini iple tavana asar, ölür.

( Behçet NECATGİL, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık Yayınları, İstanbul 1979, s,34)

METİN:

Salı…

Kahvaltı tepsisini yandaki odaya bıraktı; dişlerini fırçaladı; odadan çıktı. Koltuğuna oturdu; defteri açtı.Dün gece kalanları fişe bakarak yazmaya başladı. İkinci kattakileri bitirip 6 numaraya geçti. Bu sabah sekizde uyanadıracaktı. İlkokulun beşinci sınıfındaki öğretmenine benziyordu: yumuşak, genç bir kadın.Sabahları sokaklarda simit sattıktan sonra okula gelen Kürt Muhittin, adını ‘Çekirdeksiz’ takmıştı. Sınıfın büyüğüydü. Başöğretmen gelmişti bir gün, dövmüştü. ‘Anası oğlan doğurmuş, Zebercet hamur yoğurmuş’ derdi. Kadının adını yazdı. Ne dersi veriyordu kimbilir; yetişkin erkek öğrenciler nasıl dinlerdi? Saide… Anası ince bir kadındı. Bu konakta, şimdikiii 6 numaralı odada doğmuş. Anasının loğusa yatağında öldüğünü, Keçecilerin bir yakını olan babasının bırakıp gittiğini söylerdi. Belki de Rüstem Bey’in babasının bir beslemeden piçiydi. Haşim Bey beslemeleri rahat bırakmazmış. Altmışını geçkinken bile odaya kahvesini getiren, geceleri tavanarasında Kadriye Kalfa’nın yanında yatan beslemenin memelerini, kıçını çimdiklermiş.Kimselere söylemezmiş kız; bir gün saldırıp mindere yatırınca bağırmış. Gelin koşmuş önce; ‘Aman beybaba’ demiş. Sonraları büsbütün bunamış; bir kadın görünce…….. ‘Gelsene kız, karım değil misin benim’ dermiş. Üçüncü katta sonradan yerine ayakyolu yapılan odaya kapamışlar; orada ölmüş.

Yukarıdan tıkırtılar geliyordu 9 numarada kalanları da yazdı, defteri kapadı. Geçmiş yılların defteri merdiven altındaki sandıktaydı; babasının kalın, eski yazı birkaç tarih kitabıyla birlikte. İlkokulu bitirince ona da öğretmişti eski yazıyı. ‘Çabuk öğrenirsin; yeni yazıyı on günde öğrendim ben.’ Nüfus kâtibiymiş. Seferberlikte askere almamışlar. Adana’dan gelmiş. Babası, anası, biri kız biri oğlan iki küçük kardeşi yıkıntı altında ölmüşler. Okulu bırakmış; halasının evinde kalmış bir süre. Bir otelde çalışmış; Nüfus’a girmiş.Buraya geldikten az sonra Rüstem Bey’le tanışmışlar üçüncü kızının nüfus kâğıdını çıkarırlarken. Kimi geceler kahvede dolaşmaca tavla oynarlarmış. Evlenmesine bir arkadaşı önayak olmuş. Bir akşam konakta yemeğe çağrılmış; kapı aralığından anasına göstermişler. ‘Olur’ demiş; Yunan gelmezden bir yıl önce evlenmişler. Otuz iki yaşındaymış anası; babası yirmi sekiz.

Sekizde öğretmenleri uyandırdı. Yarım saat sonra indiler.

–                     Bavulları bir adamla aldırırız. İyi bir hafta geçirdik otelinizde; hoşça kalın.

–                     İyi günler efendim.

Adamın uzattığı eli sıktı. Kadının elini sıkarken yüzüne bakmadı. Parmakları dolgundu. Bırakıncı arkasına götürdü. Terli miydi avcu? Adam bir onluk koydu masaya.

–                     Çay parasını tutamamışsınız dün.

Pazar sabahı odalarına çay istemişlerdi. Masada karşılıklı oturuyorlardı; önlerinde kâğıtlar.

–                     Çay bizdendi; para istemez.

–                     Teşekkür ederiz.

Giderlerken arkalarından baktı. Dün gece ‘Nasıl seninim’ demişti kadın. Yeryüzünde erkeğiyle böyle konuşan başka kadınlar vardı elbet. Sigara paketini almak için eline sağ cebine sok tu yanlışlıkla.

(Yusuf ATILGAN, Anayurt Oteli, İstanbul 2000, s.28-29)

Yusuf ATILGAN (1921-1989) Roman, hikâye yazarı

Doğup büyüdüğü Manisa’da ilk ve ortaokulu, Balıkesir Lisesi’ni 1939’da bitirince girdiği İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı’nda asker öğrenci olarak okudu, mezun olunca Akşehir’deki Maltepe Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. 1946-1976 arasında Hacırahmanlı köyünde çiftçilikle uğraştı. 1976’dan ölümüne kadar yayın evlerinde çevirmen, danışman ve editör oldu. Yalnızlık temasını psikolojik yabancılaşmayla birlikte romanlarında işledi.

Roman:Aylak Adam, Canistan. Hikâye: Eylemci-Bütün Öyküleri, Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden.

KAYNAKÇA:1. Yusuf Atılgan’a Armağan 1992. 2. Berna MORAN, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, 1990. 3. Ömer LEKESİZ, Yeni Türk Edebiyatında Öykü 3, 1999.

(5460)