Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban

0
549

TANITIM : Yaban 1932`de yazılır. Yakup Kadri, Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore ile Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’un çeşitli yönlerini anlattıktan sonra bu tabloya Anadolu insanını da dahil eder. Yakup Kadri, ilk defa köy gerçeğini bütün yönleriyle edebiyata aktarır. Bunun için Yaban daha sonraki yıllarda ortaya çıkan köy romancılığına yol açmıştır.

Yakup Kadri üzerinde inceleme yapan araştırmacılar, Yaban’ın köylü-aydın çelişkisi üzerinde durmuşlardır. Yakup Kadri, bu romanda Tetkik-i Mezalim Heyeti`yle gezip gördüğü köylerin acılarını dile getirdiğini romanın ikinci baskısına eklediği açıklamada anlatır: “Yaban bir objektif roman değildir. Yaban bir ruh sıtmasının, birdenbire acı ve korkunç bir hakikatle karşı karşıya gelmiş bir şuurun, bir vicdanın çıkardığı yürek parçalayıcı safhalardır.” Bu ifadeden bir aydın ve köylü çelişkisi değil, ihmal edilen bir ülkenin insanlarının nasıl karanlığa, sefalete asırlarca terk edildiğini, bunun sorumlusunun yöneticilerin ve okumuş insanların olduğunu ifade etmiştir.

Yakup Kadri, Anadolu insanını anlatmak isteyince mekan olarak köyü, toplum olarak köylüyü seçer. Çünkü “Anadolu`da köyün havası ta vilayet merkezine kadar hâkimdir.”

Yazar bir gazinin hatıra defterinden anlatıyormuş gibi Ahmet Celal’in ağzından köyün çeşitli yönlerini ve köylüleri anlatmıştır. Romanda aksiyon görülmez ve olaylar tek bir aksiyona bağlanmaz. Fakat yazar romanı bir zamana bağlamak istediği için Ahmet Celal’i seçer. Çünkü o “Cihan Harbi”nde kolunu kaybetmiş “otuz beş” yaşlarında mallülen emekli bir subaydır. Böylece yazar, romanda okumuş insanı, köylüyü ve savaşı bir araya getirir. Romanda her iki taraf aynı kaderi paylaşır. Bu durum, romanda bütünlüğü sağlar. Öte yandan köylünün olaylara ve hayata bakışı da anlatılır. Bu konuda, Berna Moran şöyle diyor: “Dikkat edersek görürüz ki romandaki olaylar iki planda yer alıyor. Ön planda köydeki dağınık tek tek olaylar sıralanırken arka planda başka bir olay gerçekleşiyor: Kurtuluş Savaşı. Arka plandan yavaş yavaş ön plana geçen ve gittikçe daha fazla yer tutan bu olayın oynadığı rol, kuruluş bakımından önemli; çünkü hem bir gelişim çizgisi oluşturuyor hem de romana bir bütünlük kazandırıyor.”

Romanın dokusunu oluşturan ögeler, yazarın görüp yaşadığı, gözlemlerinden yararlandığı doğa ve insan tasvirleridir. Yazar kişilerin iç dünyalarını tasvir eder. Özellikle köyün belli insanlarını anlatır. Salih Ağa, Şeyh İsmail, Zeynep Kadın, Bekir Çavuş, Süleyman, Emine, Cennet tanıtılır. Yakup Kadri kitaplardan ve mitolojiden gelen ögeleri de kullanır.

Yakup Kadri, bu romanı realist bir teknikle yazar. Önce yeri, sonra insanları tanıtıp insanlar arasındaki ilişkiler, doğa insan ilişkileri üzerinde durmuştur. Bu etkilerin Zola`dan, Balzac`tan geldiğini araştırmacılar belirtmişlerdir. Köylüler ve toprak arasındaki ilişkiler bu etkileşmeden gelse bile karakterler bütün özellikleriyle bizim insanımızdır. Yazarın bu kadar çıplak gerçeği anlatırken kullandığı üslup okuyucuya bir rahatlık veriyor.

 

ÖZET :

Ahmet Celâl bir paşa çocuğudur. Yedek subay olarak Birinci Dünya Savaşı`na katılır. Çanakkale Savaşında sağ kolunu kaybeder. Daha otuz beş yaşında görev yapamaz duruma düşünce büyük ümitsizliğe kapılır. İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesi üzerine kendini yalnız hisseder. Emir eri Mehmet Ali`nin teklifine uyarak onun Porsuk Çayı kıyısındaki onun köyüne giderler.

Köyde kendisini yabancı gibi hisseder. Alışkanlıkları, asker oluşu, düşünceleri, köylünün yaşayış ve düşüncesine uymaz. Bunun için köylü onu bir “yaban” olarak görür. Ahmet Celâl burada yapayalnızdır.

Her şeyden ümidi kestiği bir zamanda dere kenarında komşu köyde anasıyla oturan Emine`yi görünce içinde yeni duygular uyanır. Emine`ye karşı içten içe ilgi duyar. Fakat Emine, Mehmet Ali`nin kardeşi İsmail`le sözlenir ve bir süre sonra evlenir. Ahmet Celal, Zeynep Kadın’ın evinden Emeti Kadın’ın evine taşınır bu olaydan sonra. Sakat aydın, bir yandan da köylüye Kurtuluş Savaşını yürüten Mustafa Kemal Paşa ile Kuvay-ı Milliye’nin yararlarını anlatmaya, kavratmaya çalışır. Ancak köylüler, köyün en zengini Salih Ağa ile hastalarını iyileştirdiklerine inandıkları Şeyh Yusuf’un etkisindedir. Savaş gazisi Bekir Çavuş bile savaştan usanmış gibidir.Mehmet Ali`nin tekrar askere alınması da onları bu yönde etkilemez.

Bir gün Yunan askeri köye girer. Ahmet Celal’in evini ararlar. Tabanca ve paralarını alırlar. Salih Ağa düşmanlarla işbirliği yapar. Askerler yiyeceklerini ve ihtiyaçlarnı tamamlayıp Ankara’ya doğru giderler.

Birkaç ay sonra perişan bir halde tekrar dönerler. Bu defa köyü yakar, yıkar; halkın malını talan eder, acımadan insanları öldürür. Ahmet Celâl, eski bir asker olarak bu olaylara engel olmaya çalışsa da başarılı olamaz. Emeti Kadın’ın sığırtmaç oğlunu bile kurtaramaz. Batıya doğru çekilen, kaçan düşman askerleri bir gün halkı köy meydanda toplar, herkesi öldürmek, yok etmek isterler.

Ahmet Celâl her şeyin bittiğini anlar. Emine ile kaçıp bu tehlikeden kurtulmak ister. Kaçarken Emine yaralanır, geceleyin mezarlıkta dinlenip uyurlar. Günüş doğunca yola devam edemezler. Çünkü ağır yaralı Emine yürüyemez. Ahmet Celâl, hatıra defterini Emine`ye teslim edip bilinmez bir yöne gider.

(Yard. Doç. Dr.M.Okan BABA,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Toker Yayınları, İstanbul 2002.)

METİN:

Şerif Çavuşun önü sıra gelmiş olan askerler, toprağın üstünde yüzükoyun yatmış uyumuşlardı. Emine’nin babasına dedim ki:

– Ahretten gelen yolcu; kahveyi nasıl istersin? Bir sigara içer misin?

Paketimi uzattığım zaman, hem onun, hem benim ellerimizin titrediğini gördüm.

Şerif Çavuş:

– Bir su. Aman, bir su.. dedi.

Kahvecinin getirdiği altı delik maşrabayı, iki eliyle kavradı. Lıkır lıkır, içmeğe başladı.

Ben gittikçe artan bir merak ve heyecanla bu acayip “Odyssee” kahramanına bakıyorum. Ulises de, on yıl denizlerde kayboldu idi. Memleketine döndüğü gün, bir domuz çobanının ağılında, delikanlı olmuş oğluyla karşı karşıya geldiği zaman ne oğlu ne de o oğlunu tanıdı idi. Fakat, iffetli ve sabırlı karısı Penelope, henüz hiç kimse ile evlenmemiş, onu evinde bekliyordu.

Bu Anadolulu “Ulises”inin karısı ise, çoktan bir başka adama varmıştır. İşte, Şerif Çavuşun “Odyssee”si asıl burada düğümlenecek. Hem de, bir kör düğümle düğümlenecek.

On yıl, ne yaptı? Nerelerde idi? Sorsam, bu uzun macerayı bana anlatabilecek mi?

Belki, hiçbir şey hatırlamıyor. Vakalarla dolu yıllar bir kayanın üstünden akan sular gibi, onun üstünden akıp geçmişe benziyor. Lâkin sular, en sert taşlarda bile izlerini bırakırlar. On yıllık macera kabil mi ki onda hiçbir eser bırakmadan geçip gitmiş olsun?

– Şerif Çavuş, bu kadar zamandır nerelerde idin?

Başını çevirmeden, hep önünde sabit bir noktaya bakarak cevan veriyor:

– Askerde…

– Tabiî, askerde olduğunu biliyorum. Fakat, bir yerde esir mi düştün? Ne oldun da, böyle yıllarca senden bir hal haber çıkmadı?

Gene gözleri ayni noktada:

– Ya, Moskofa yesir düştük; dedi.

– Esarette çok kaldın mı? Rusyanın neresinde kaldın?

– Neresi olduğunu pek bilmiyorum, gayri. Bizi çok dolaştırdılar.

– Ya sonra memlekete nasıl döndün?

– Memlekete dönmedim ki. Aha, bugün köy karşıma çıkıverdi. Yakın düştüğümü ondan anladım. Şaştım, kaldım.

Bir müddet o da, ben de, susuyoruz. Tekrar soruyorum:

-Buradan çıkalı, on yıl oldu, diyorsun. Demek ki askere Balkan harbinden evvel gittin.

-Ha, ya. Balkan harbi patladığı vakit, ben Urum-Elinde idim. |Sonra, İstanbul’a geldik. Ben terhis olunurken, seferberlik çıktı. Bizi Erzurum’a gönderdiler.

Gene sustuk; hep birer birer sormak lâzım geliyor ve ağzından cevaplar basit, sade, teker teker düşüyor. Sanki dünyanın en hurda işlerini anlatır, sanki “kahve içtim, uyudum, kalktım, yüzümü yıkadım” der gibi Sarıkamış, Sibirya yollarını, oradaki açlığı, sefaleti, oradan dönüşü, yaya olarak ve farkına varmayarak huduttan içeri girişi, Kars’a gelişi, Kars’tan tekrar alınıp Şarka, Şarktan Cenuba ve nihayet; Adana’ya gönderilişini söylüyor. Müthiş bir vakayi seli, onu, bir ağaç parçası gibi küre-i arzın böğründe ve binlerce kilometre mesafe içinde oradan buraya, buradan oraya sürükleyip gitmiş. Bu selin her dalgası birkaç ay, her bir kıvrıntısı birkaç yıldır.

Ve Şerif Çavuş, bütün destanını bana beş on dakika içerisinde anlattı.

Derken, köşenin başından Bekir Çavuş önde Emine arkada ve daha arkada İsmail geldiler.

Şerif; Çavuşa:

– İşte kızın geliyor, dedim.

Ve bunu söylerken, herif, yerinden sıçrayıp gelenlere doğru atılacak sandım. Hiç de öyle olmadı. Şerif Çavuş yerinden kımıldamadı bile. Ancak, başını o yana çevirdi.

Ben, bu hâdisenin bitaraf seyircisi, oturduğum yerde heyecandan titriyordum. Fakat, vakanın asıl kahramanları, bir kuru müsafaha ettiler. Emine, eğilip babasının elini öptü. Sonra, iki eli kuşağında arkada duran İsmail yaklaştı, o da öptü.

Bekir Çavuş’un ağzı kulaklarına varıyordu:

– Evde; bulamadım. Tarlada imişler: Te oraya kadar gittim. “Baban geldi” derim inanmaz. İşte, şimdi gördün, inandın mı?

Emine susuyor. Ürkek ve dikkatle babasına bakıyor ve arasıra gözü bana kaydıkça, başörtüsünün ucu ile yüzünün yan tarafını örtüyor. Biraz daha irileşmiş, biraz daha toplanmış. Lâkin, alaca donunun altından, çıplak ayakları, her şeye rağmen, uzun, narin ve küçük görünüyor.

Bir köylü kızında bu ne ayaklar…

Hiç dikkat etmemiştim. Dururken elini böğrüne dayayıp öyle bir bel kırışı var ki… Nerede gördüm ben, bu pozu? Nerede gördüm? Ha, bir gün Bergama’da bir eski mermerin üstünde, bir “baş-relief”ta görmüştüm. O kadın omuzundan düğmeli, uzun, dar ve ince bir “peplis” giyiyordu. Bir ayağı, o pozu alırken hafif bir çıkıntı teşkil eden kalça tarafında, eteğinin altından dışarıya doğru uzanıyordu. Uzun narin ve küçücük ayaklar… Tıpkı bununkiler gibi. Ne tuhaf: tıpkı bununkiler gibi.

Artık sahnenin bütün alâka veren kısmı benim için Emine’de toplandı. Ondan ötesini görmüyorum. Ve derin bir hayranlıkla, bu henüz topraktan çıkarılmışa benziyen Friçya heykelini seyrediyorum. Gözlerim, tepeden tırnağa kadar bütün vücudu yutmuş gibidir. Öyle ki, bir bakışta, hem yuvarlak omuz başlarını, hem elinin tatlı inhinasını, hem de belden aşağısını görebiliyorum.

Kendisine bu kadar dikkatle baktığımı hissetti, galiba! Birteviye, duruşunu değiştiriyor, kâh yan bir vaziyet alıyor, kâh büsbütün arkasını çeviriyor, kâh Bekir Çavuşu siper alıyordu. Zavallı çocuk, kendisine ne kadar yürekten baktığımı bilse… Bununla beraber, bütün hareketlerinde, vücudunun ve çehresinin bütün ifadesinde bana teselli veren bir şey var: İsmail’i hiç sever görünmüyor.

Erkeğine bağlı olan dişi bir bakışta belli olur. Nasıl mı, diyeceksiniz? Bunu sezmek gayet kolay, fakat, anlatmak güçtür. İşte, ben, hissediyorum. Emine’nin bütün varlığından İsmail’e karşı sızan bu kayıtsızlığın, belki, bu tiksintinin sebebini kendine sorsam, o da bana anlatmaz. Bu bir zekâ işi değildir. Ruhun derinliklerinde bizden daha içeri bir şey, kör, sağır, dilsiz ve karanlık bir varlık; o ister, o istemez. O sever, o sevmez ve biz onun muti âleti oluruz.

Emine’ye sorsam ki… İşte, babasının yanına çömeldi. Bir keçi yavrusu bundan daha munis olamaz. Niçin, yalnız bana gelince bir av hayvanı gibi ürkek, kaçak ve yabani oluyor? Çünkü ben de yabaninin biri imişim. Anadolu köylüsünde tâ cinsiyete, tâ instenktlere kadar hükmeden bu mahallilik, bu tecerrüt duygusu acaba ruhları yalnızlığa, uzlete davet eden bu ıssız yaylaların icabı mıdır? Yoksa, içtimaî bir teşekkül kusurundan mı hâsıl oluyor?

Fikrim, şundan buna atlarken, gözlerimle Emine’yi tetkikten de vazgeçemiyordum. Bu defasında nazarlarımız çatışır gibi oldu. Afacan bir küçük kız bakışı… Taşkın bir sevgi ile sıkan kollar arasında, bir çocuğun sıyrılıp çıkmak isteyişi gibi bir bakış… Fakat, ben onu bir saniye bırakmıyorum. Daracık bir göz hapsi içinde sıkıştırıyorum, sıkıştırıyorum. Bu kadar inat, nihayet, Emine’yi güldürmeğe başladı. Bir taraftan Bekir Çavuşla konuşan babasını dinler görünüyor, öbür taraftan hep benimle meşgul oluyordu. Ben, yalvarıyordum, o kaçıyordu. Ben tehdit ediyordum, o benimle eğleniyordu.

Böyle ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Şerif Çavuş birdenbire ayağa kalktı:

– Gideyim, anamın elini öpeyim, dedi.

Bizim köyle onların köyü arasındaki mesafenin Şerif Çavuş gibi bir devri âlem seyyahına göre ne hükmü var? Hemen kalkıp yürümeğe başladı… Emine de yanı sıra gidiyordu. İsmail, zoraki, arkalarına takıldı. Bekir Çavuş benimle kalmıştı.

Üç kişilik kafile, biraz ilerledikten sonra durdu. Emine’nin babası bize dönmüş sesleniyordu:

– Askere söyleyin, ben, bir saate varmaz, gelirim.

Bekir Çavuş:

– Gelemezsin, diye haykırdı.

Sonra onun cevap vermeden yürüdüğünü görünce tekrar haykırdı:

– Gecikirsen, askeri yola katayım mı?

Şerif Çavuş, dönüp: “Sen bilirsin” der gibi bir hareket yaptı. Beriki, gene seslendi:

– Dur be; nereye gidecekti, bunlar?

Şerif Çavuşun cevabım ancak işitebildik:

– Pulatlı, Pulatlı…

( Y.Kadri Karaosmanoğlu, Yaban,4. bs. Remzi Kitabevi,İstanbul )

KAYNAKÇA: 1.Berna MORAN, “Yabanda Teknik ve İdeoloji” Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, İstanbul 1983, 4.b. 1991. 2. Emel KEFELİ “Yaban’da Tesirler “, Doğumunun 100. Yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Marmara Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1989., 3. Selim İLERİ, “Yaban Üzerine” Türk Dili Türk Romanında Kurtuluş Savaşı Özel Sayısı, S.298, Ankara 1976. 4. Cemil EKİYOR Yaban Romanı “Köylümüzün Alnındaki Kara Leke” midir? Türk Dili, S.598 Ekim 2001.

(6350)