Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak

0
1527

TANITIM: Kiralık Konak yazarın ilk romanıdır. Roman önce 1920`de İkdam`da tefrika edilir. 1922`de kitap halinde yayımlanır. Yakup Kadri bu romanda, yenileşmenin getirdiği etkiyle nesiller arasındaki çatışmayı ve yenileşmenin insan üzerindeki etkilerini anlatır. Eser insanı toplum içinde ve zamana bağlı olarak anlatır. Kiralık Konak Tanzimat`tan Birinci Dünya Savaşı`na kadar toplumdaki değişmelerin insan üzerindeki etkilerini anlatırken, II. Meşrutiyet`ten Çanakkale Savaşı`na kadar olan dönemi ele alır. Romanın kahramanları Naim Efendi Tanzimat’ın ilk kuşağını, damadı Servet Bey ikinci kuşağı, torunları Seniha ve Cemil son kuşağı temsil eder.

Naim Efendi Tanzimat’ın ilk döneminde evkaf nazırıdır. Osmanlı terbiyesiyle yetişmiştir. Düşünce ve davranışlarıyla Tanzimat devrine bağlıdır. Fakat bu özelliklerin bir bölümünü sonraki yıllarda bırakır. Çünkü yeni dönemin değerleri başkadır. Damadı Servet Bey yenileşmeyi dıştan kavrayan bir züppedir. Bütün hedefi yeme-içme olan ve birtakım insanlarla ticari ilişkiler kuran bir adamdır. Çok sevdiği torunu Seniha ise yeni yetişen kuşağın temsilcisi sayılır. Modayı izleyen, eğlenceli, gösterişli hayata özenen son nesli temsil eder. Seniha`nın sevgilisi Faik Bey, Batı`da eğitim görmüş, Batılılığı gerçekten kavramış; fakat serseri bir salon adamıdır. Naim Efendi’nin kız kardeşinin oğlu olan Hakkı Celis ise şiir, edebiyat dünyasında yaşayan romantik ve idealist bir gençtir.

Yakup Kadri realist bir anlayışla yazdığı bu eserinde önce yeri, sonra kişileri tanıtır. Olay örgüsü ilerledikçe kişilerin çevresiyle olan ilişkileri ortaya çıkar. Romanın bir mekana bağlı olarak anlatılması akıcılığı bozar.

Seniha gibi bazı karakterlerin Madam Bovary’deki kahramanlara benzemesinden dolayı bazı araştırmacılar, Kiralık Konak’ta Gustav Flaburt’in ciddi etkisi olduğunu kabul etmişlerdir.

Kitabın baskıları, 1939-1974 (Remzi) 1979-202 İletişim 26. baskı.

 

ÖZET :

Naim Efendi, Tanzimat döneminde yetişmiş II. Abdülhamit döneminde vakıflar bakanlığı yapmış, gelenek ve göreneklerine bağlı, Tanzimat’ın bütün kurallarını bilen bir yaşlı insandır. Damadı Servet Bey, geleneklerine bağlı olarak yetiştirildiği halde gördüğü eğitim, değişen toplumsal olayların etkisiyle bocalayan Batı hayranı bir züppedir. Fakat Batı`yı dıştan tanır.

Naim Efendi`nin torunları Cemil ve Seniha eskiyi beğenmeyen, yeni hakkında tam bir düşünceye sahip olmayan yeni yetmelerdir. Cemil’in arkadaşı Faik Bey, Batı`yı iyi tanıyan, yeni salon yaşayışına uyumlu; fakat kumar oynayan, serseri, çapkın bir adamdır. Faik Bey iile Seniha arasındaki ilişki gitgide ilerler. Seniha, Faik Bey’in sevgilisi olarak kalabilmek için çok fedakarlık yapar.

Faik Bey’in Avrupa`ya gideceğini duyan Seniha, ailesine haber vermeden onunla Avrupa`ya kaçar. Bunun sebebinin Naim Efendi olduğunu düşünen Servet Bey karısıyla konaktan ayrılır. Şişli, Nişantaşı’nda kendi özlemlerine uygun bir apartmana taşınır. Seniha Avrupa`da aradığını bulamaz; İstanbul’a döner, babasının apartımanına yerleşir. Naim Efendi yalnız kalınca konağı kiraya verip kız kardeşi Selma Hanım’ın evine yerleşmeyi düşünür. Fakat gelenler konağı beğenmezler.

Servet Bey, Naim Efendi`nin konağından ayrıldıktan sonra çeşitli kirli işler çevirip para kazanmaya başlar. Yerli ve yabancı birtakım savaş zenginleriyle iş yapar, partiler verir. Seniha bu ortamdan yararlanarak kendi eğlence hayatını sürdürür. Faik Bey`le evlenemeyen Seniha ondan öç almak ister. Küçükten beri Seniha`yı içten içe seven Naim Efendi`nin yeğeni Hakkı Celis’e duygularını açıklar. Hakkı Celis bu durumlara öteden beri üzülür; fakat Seniha`ya bir türlü sözü geçmez. Faik Bey Avrupa`dan döner. Seniha`nın başka bir zenginle evleneceğini öğrenir, engeller, bu evlilik gerçekleşmez. Hakkı Celis Seniha`yı kazanamayınca ölümü seçer. Bu sırada asker olarak Hakkı Celis Çanakkale`ye gider, orada şehit olur. Seniha bütün bu olaylara rağmen eğlencesini sürdürür.

(Yard. Doç. Dr.M.Okan BABA,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Toker Yayınları, İstanbul 2002.)

KAYNAKÇA: 1. Dr. Niyazı AKI, Yakup Kadri Karaosmanoğlu İnsan-Eser- Fikir- Üslûp, İstanbul 1960. 2.Hasan Ali YÜCEL, Edebiyat Tarihimizden 1, Ankara 1957. 3.A. Ferhan OĞUZKAN, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 2.b. Varlık Yay. İstanbul 1968 3.Fethi Naci, “Kiralık Konak”, On Türk Romanı, İstanbul 1971. 4.Selim İLERİ, “Bir İstanbul Romanı “ Yeni Ufuklar S.257,264; 1975, O Yakamoz Söner 5.Doç. Dr. Şerif AKTAŞ, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1987. 6. Doğumunun 100. Yılında Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Marmara Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1989. Emel KEFELİ: Yaban’da Tesirler, 7.Yard. Doç. Dr.M.Okan BABA,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Toker Yayınları, İstanbul 2002.

METİN: XI

Naim Efendiler, ilk telgrafın arkasından, bir ay içinde, Seniha’dan üç telgrafla iki kart ve bir mektup daha aldılar. Telgrafın biri Viyana’dan, ötekisi Paris’tendi. Mektupla kart ise Berlin’den gelmişti. Genç kız telgrafında varış ve ayrılış haberlerinden başka kendine ait bir şey söylemiyordu. Kartında büyükbabasına ihtiramlarını [saygılarını] ve annesine muhabbetlerini söylüyordu, fakat mektupta uzun uzadıya içini açıyordu, diyordu ki:

“ Baba, bir çocukluk ve bir delilik yaptım, fakat, kendi hesabıma hiç pişman değilim; sizi endişeye düşürmüş olmaktan başka bir elem hissetmiyorum. Kaç senedir beni Avrupa’ya götürmek vaadiyle avuttunuz, oyaladınız.

 Düşündüm ki hayatımın sonuna kadar böyle boş vaatlerle avunup oyalanacağım ve ömrümün yegâne gayesine vasıl olmadan öleceğim. Sizin yapamadığınızı ben kendi kendime yaptım; zira bu arzu içimde kalmış olsaydı beni mutlaka zehirleyecekti. Bu muvakkat yokluğum, ebedi bir ayrılışa tercih etmez misiniz? Zira orada kalmış olsaydım muhakkak intihar edecektim; son zamanlarda kalbimi kesif bir kasvet istila etti, beynime ne vahim, ne korkunç bir fikir saplandı bilmezsiniz.

Gözünüz önünde aylarca yalnız başıma, çarmıhımı omzumda taşıdım da biriniz farkına varmadınız, bu kızcağıza da ne oluyor demediniz. Bu yaptığım işten hissenize düşen keder, emin olunuz ki, kendi hatanızın cezasıdır, tabii onu yalnız siz çekeceksiniz. Her şey sırayla.. Aranızda acıdığım bir kimse varsa o da büyükbabamdır; zira o, hepinizden daha az günahkârdır; aramızda senelerin yığını ve bir sürü yanlış fikirlerin, batıl akidelerin, manasız ananelerin perdeleri vardı; bu yığının arkasından benim ruhumu görebilmesi ve bana karşı ona göre hareket etmesi kabil değildi; ben onun için halledilmez bir muammaydım. O beni yalnız sevmesini bildi; hepinizden ziyade sevmesini bildi. Hiç şüphesiz son hareketim onun için öldürücü değilse bile pek fena, pek ağır bir darbe olacaktır. Rica ederim, kendisine dikkat ediniz.”

Epeyce uzun bu mektubu Sekine Hanım okur okumaz hüngür hüngür ağlamaya başladı; Servet Bey ise kızdı, köpürdü; hele büyükbabası için yazdığı cümleler o kadar iradesini elinden aldı ki, az kaldı, ihtiyarın üzerine atılacak, öfkesini ondan alacaktı; karısının yüzüne haykırmaya başladı:

“Utanmadan, utanmadan söylediğine bak! Biz onu büyükbabası kadar sevmezmişiz, anlamazmışız, öyle mi? Onun Avrupa’ya gitmesine şimdiye kadar kim mani oldu? Söyle, kim mani oldu? Baban değil mi? Rica ederim, baban değil mi? Babanın hasisesi [cimriliği], inadı, hodbinliği, asırdide [yüzyıllık, çok eski] fikirleri, gülünç endişeleri değil mi? Şimdi küçük hanım, içimizde yalnız onu haklı buluyor ve biz, ve biz….”

Sekine Hanım, sızlayan bir sesle:

“ Bey mektubu bir daha oku! Kızın maksadını anlamadın zannederim, bir daha oku… O bunu söylemek istemiyor, maksadı asla bu değil!” diyordu.

Biçare Naim Efendi, bu mektuptan haberdar edilmedi. O, zaten Seniha’dan artık hiçbir şey beklemiyordu; gittiği günden beri bir defa ismini ağzına almadı. Bununla beraber için için, gizliden gizliye yine hep onunla meşguldü. Ömründe şehir içinde yalnız dolaşmaya alışmamış bu adam için bir genç kızın tek başına Avrupa seyahatine çıkışı akıl durdurucu bir şeydi.

…..

Naim Efendi, damadının hışmından kurtulmak için odasının içinde “tarik-i dünya” [dünyadan elini eteğini çekmiş] bir dervişe dönmüştü. Oturduğu yerde saatlerce ne konuşuyor, ne kımıldıyordu; bir minderin üzerinde yarı diz çökmüş, yarı bağdaş kurmuş bir vaziyette mütemadiyen bir şeyler mırıldanıyordu. Gerçi, ara sıra o mahut hıçkırığı tuttuğu veya nefesi tıkanır gibi olduğu için, Kalfa Hanım, yanından hiç eksik olmuyordu, fakat aralarında bir kelime söz edilmiyordu; Kalfa Hanım söylese bile Naim Efendi cevap vermiyordu. Bazen de Ragıp Efendi, ona işlerden bahsetmeye geliyordu. Naim Efendi bu bahislerde de –bütün dehşet ve ehemmiyetlerine rağmen- pek o kadar kulak asmıyordu. Ragıp Efendi gittikçe meyus, gittikçe küskün, kâh bir haciz muamelesinden, kâh vadesi gelen bir senetten, kâh yok pahasına satılan bir şeyden haber veriyordu. Naim Efendi her fena habere mukabil:

“Ne yapalım? Pekâlâ! Ne yapalım? Pekâlâ!” demekten başka bir şey söylemiyordu. Vakıa handaki hisseleri henüz satılmamış, fakat Kanlıca’daki yalı ile, Çemberlitaş’taki arsalar çoktan elden gitmiş ve paraları bitmişti. Ragıp Efendi her gelişinde aynı tehdidi tekrar ediyordu:

“Günün birinde sıra bu konağa gelecek! Bu gidiş böyle devam ederse mutlaka, mutlaka… Hem pek yakında.”

Ve Naim Efendi, bu sözün her tekrarlanışında etine bir hançer saplanmış gibi bağırmamak için, dişlerini sıkıyor, yüzünü ekşitiyordu.

Birkaç zamandan beri huzurundan hoşlandığı, daha doğrusu muazzep olmadığı [sıkıntı duymadığı] yalnız bir kişi vardı: O da hemşiresinin torunu Hakkı Celis.. Birkaç aydır genç adam hemen daima konakta gibiydi ve konakta bulunduğu zamanlar büyük dayısından başka kimsenin yanına sokulmuyordu. Bu yirmi yaşındaki gençle yetmişlik ihtiyar arasında birdenbire acayip bir dostluk teessüs etmişti. Dünyada eş yüzler olduğu gibi, eş ruhlar da vardır. Bunlar diğer ruhların kalabalığı arasında mütemadiyen birbirini ararlar, yaştan münezzeh [uzak, arınmış] oldukları için yılların açtığı mesafe buluşmalarına mani değildir. Naim Efendi ile Hakkı Celis için de böyle oldu. Bu felaket günlerinin karanlığı içinde birbirlerini çağırdılar, buldular. Seniha’nın büyükbabası, bir zamanlar kendi torunlarına karşı duyduğu derin muhabbeti şimdi hemşiresinin torunu yanında hissediyordu ve Seniha’nın sevdalısı da büyük dayısında aynı derdi, aynı sessiz ıstırabı çeken insanı buluyordu. Seniha’dan hiç bahsetmiyorlardı, fakat, ikisinin de gözleri onu söylüyor, ikisi de soluk soluğa aynı gam yokuşunu tırmanıyordu.

Naim Efendi, genç adam yanına girer girmez:

“E, küçük şair, söyle bakalım; âlemde ne var, ne yok?” diyordu Hakkı Celis, dereden tepeden ona birçok haberler veriyordu. Zaman türlü türlü şayialara müsaitti;  Balkan Harbi bitmiş, sulh aktedilmişti [imzalanmıştı]. Vücudunun en kuvvetli uzvu kesilmiş Türkiye’de için için hummalı bir devir başlamıştı. Her yerde birtakım suikast veya ihtilal tertibatından bahsediliyor, bir kısmı Avrupa’ya kaçan muhaliflerin er geç iktidar mevkiine gelecekleri söyleniyordu.

Çatalca’daki asker İstanbul üzerine yürümeye hazırmış. Birçok genç zabitler, “Mutlaka Nâzım Paşa’nın intikamını alacağız!” diyorlarmış. Kıbrıs’ta bulunan Kâmil Paşa’nın İngiltere’ye müracaatı üzerine büyük devletler tabanca ile mevkii iktidara gelen hükumeti tanımamaya karar vermişler.

Hakkı Celis, büyük dayısına hep buna benzer ağır havadisler verirdi. Fakat ne bu söylerken, ne o dinlerken bütün bunlara zerre kadar ehemmiyet vermezlerdi.

 (Yakup Kadri, Kiralık Konak, İletişim Y.  26 Baskı, s.131,137)

(12406)