Tarık Buğra, Küçük Ağa

0
565

TANITIM:

Tarık Buğra’nın İstiklal Savaşını anlattığı üçlemenin ilki Küçük Ağa’dır. Küçük Ağa Ankara’da, Firavun İmanı öteki iki kitaptır. İstanbul’dan Akşehir’e halkı padişahın görüşüne yaklaştırmak için gelen medreseli Mehmet Reşit etkili olur. Ali Emmi, Çolak Salih gibi halktan ve Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey, Doktor Haydar, Yüzbaşı Nazım gibi Kuva-yı Milliyecilerin uyarılarına, sözlerine uymaz, çatışır. Akşehir’i Çakırsaraylı eşkiyasının saldırı ve yıkımından kurtarmak için onlara katılır. Artık İstanbullu Hoca değildir. Medreseli gencin vatanın kurtarılmasıyla ilgili ağır değişimini okuruz romanda. Kişisel acılarını, yalnızlığını da anlarız. Asıl karakter Küçük Ağa. Çolak Salih, Emine, Ali Emmi, Reis Bey, Doktor Nazım, Çakırsaraylı ve Niko öteki önemli kişilerdir.

Cevdet Kudret ile Berna Moran incelemelerinde Tarık Buğra’ya yer vermezken,Tahir Alangu ile Fethi Naci eserini değerlendirir. Beşir Ayvazoğlu’nun Küçük Ağa ile kısa yorumu farklıdır: “ (Büyük konu-Milli Mücadelenin romanını yazacağını) ilk defa Peyami Safa’ya söz eder. Üstat hiç düşünmeden ve haklı olarak ‘Bu bir epope olur!’ diyecektir. Ancak Tarık Buğra, destan yazmak niyetinde değildir; tam aksine, asıl manasında bir roman yazmak istemektedir. Zaten kendisini ‘epik’ değil, daima ‘dramatik’ olan ilgilendirmiş ve harekete geçirmiştir. ‘Büyük konu’yla uğraşırken, tarihe, topluma ve insanlara doktrinin, bir partinin vb. refakatinde bakmama çabası, Tarık Buğra’nın önüne resmî tarihi sorgulamak gibi zorlu bir işi de çıkarmıştır. Onu bu bakımdan da öncü bir yazar olarak görmek gerekir. Kurtuluş Savaşı’na cepheden ve Ankara’dan, yani askerî ve politik açılardan bakmayan bir roman yazmak…” (Beşir Ayvazoğlu, Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.73-74)

ÖZET :

Mehmet Reşid Efendi, İstanbul’da Fatih Medresesinde okuyan Konyalı atılgan bir gençtir. Dine, şeriata, halife olduğu için padişaha da bağlıdır.Sesi güzeldir. Olgun hatipler gibi konuşmakta, dinleyenleri etkilemektedir.

Birinci Dünya Savaşının sonunda Mondros Mütarekesine uymayan düşmanların Anadolu’yu dört bucaktan işgal ettiği kara günlerde İstanbul hükumeti pasiftir. İşgali kader kabul edenlerin sayısı az olduğu halde; tepki gösterenler, direnme ve savaşma taraflıları daha fazladır.

Akşehir’de yerli Rumlar vardır, İtalyan askerleri de işgalcidir. Tepki ve direnişin arttığı bu kasabaya İstanbul Dahiliye Nazırlığı Mehmet Reşid’i gönderir. Görevi halkın padişaha bağlılığını güçlendirmektir. Konya Valisinin ağırladığı ve halkın büyük kısmının katıldığı bir törenle karşılanan genç din görevlisi Akşehir’e yerleşir. Camii konuşmalarıyla, ev sohbetleriyle padişaha bağlılığı pekiştirir. Padişah taraftarlarının sayısı artmaktadır. Emine adlı gencecik kadınla evlendirilir.

Kuva-yı Milliye Anadolu’da güçlenmektedir. Akşehir ise durum Mehmet Reşid Hocaefendi yüzünden tersine dönmüştür. Akşehirli aydınlar ve subaylar Hocaefendi’yi ikna etmeye çalışırlar. Başaramazlar. Karısı hamiledir. Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın kendisi için “vur emri” çıkardığını öğrenen Mehmet Reşid Akşehir’den kılık değiştirerek kaçar. Kuva-yı Milliyecilerin kötü olmadıklarını düşünür. Ruh ve iman değişikliği geçirmektedir.

Sakallı, kalpaklı, avcı pantolonludur. Adı da artık “Küçük Ağa”dır. Birinci Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybeden ayyaşlıktan kurtulan, Kuva-yı Milliyeci Çolak Salih, baş yardımcısıdır. Küçük bir sivil, milis birliği, müfreze kurarlar. Akşehir’i haraca kesen Rum ve yermi bozguncuları durdurmak için çarpışırlar. Emrindekilerin güveni artar. Bbir çarpışmada yaralanır. Akşehir’e öldüğü habberi yayılır. Emine üzülür, akrabaları onu yaşlı bir adamla evlendirirler. Genç kadın Hocaefendi’sini unutamaz, üzüntüden hastalanır.

Çerkez Ethem’in kardeşi Batı Anadolu’da büyük bir sivil kuvveti yönetmektedir. Küçük Ağa da zalim Çakırsaraylı çetesinden ayrılan arkadaşlarıyla bu birliğe katılır. İkinci adam durumundadır. Ancak Tevfik’in adamları Çolak Salih başta olmak üzere Küçük Ağa’nın arkadaşlarını küçümser ve hakaret eder. Katlanırlar.

Önemli bir askeri karargah olan Akşehir’e gizlice gelen Küçük Ağa’nın amacı karısını boşatıp yeniden nikâhına almaktır. Ancak Emine öllüm döşeğindedir. Oğlu Mehmed’i getirtip sever, hediye verir. Emine sevdiği kocasının sağ olduğunu anlar ve oğlunun gerçek babasına Küçük Ağa’ya verilmesini vasiyet ederet ölür.

Küçük Ağa da oğlunu Kuva-yı Milliyeci bir tanıdığına emanet edip vatanın kurtulacağına inancı artmış bir halde Ankara’ya gider.

METİN:

Ve Ali Emmi’nin vücudu,  yorganın altında gibi gerildi. Gözlerinde sindirici bir öfke vardı. – Zaferi görmeden ölmen ben!.. Ve yetmiş yılın  varlıkları yoklukları,  harpleri, hastalıkları, çeşitli kayıpları ile  mertçe, yi-savaşan beden kendini bırakıverdi. Artık hiç bir ama iyi, kötü hiç bir şey.,  ve arzu, ve umut, ve i, ve hak dâvası., hiç bir şey, hiç bir şey bu binler adale ve sinirin en ince, en küçüğünde de, en güçlü, en büyüğünde de mikronluk bir karşılık bulamayacaktı. Küçük Hacı sesinin tonunu hafifçe yükselterek Ali Emmi’nin o güzel o sevgi ve anlayış dolu, o erkek göz-kapadı.

Kar lapa lapa, sessiz sessiz yağıyordu.. Havada en bir esinti bile yoktu. Küçük Hacı fısıldar gibi:

-Hadi gaari Reis bey., hasta olacan, dedi.

Reis bey üzeri çoktan karla örtülen mezarın yanı-i çömelmiş şıpır şıpır ağlıyordu. Sen git deyecek kuvveti bulamadı ve Küçük Hacı’nın içini burkan bir uy-la doğruldu. Kasabaya doğru yürüdüler. Cenazeye gelmeyen yoktu.  Hâlâ Kuvveye karşı olanlar bile ordaydı. Fakat onlar döneli çok olmuştu, bey ise mezarın başından ayrılmıyordu. Gelinlik kızını, delikanlı oğlunu toprağa vermiş gibiydi. İçi tam öylesine yanıyordu. Mezarlıktan çıkarken:

-Zaferi görmeliydi… demek istedi. Fakat artık boğamadığı hıçkırıklar kelimeleri darmadağın, parça etti. Küçük Hacı yine de anlamıştı. O üstün, insan denen fâniyi tam değerine ulaştıran imanı ile. – Allah zaferi millete göstersin… dedi.

Çolak Salih’in kaçar gibi, terk ettiği Akşehir’de bir de Emine vardı. Doğumdan sonra büsbütün serpilip gelişen, güzelleşen, bağrına bastığı hüzünle güzelliği büsbütün büyüleyici bir hal alan körpe dul vardı. Yetim Mehmet’in anası, İstanbullu Hoca’nın karısı Emine. Artık anası ile bile dertleşmek hakkı kalmayan Emine. Dul, ana, fakat küçücük Emine.

Emine hiç bir şey anlayamıyordu. Bütün bu olup bitenlerin sanki kendisi ile hiç bir ilgisi ilişiği yoktu. Hatta olup bitenleri de kendisine üstünkörü, yarım yamalak anlatmışlar, düğün noktalarını can alacak yerlerini atlayıp geçmişlerdi.. Kocası neden bırakıp gitmişti? Kaçtı diyorlardı. Neden kaçacaktı? Vur emri çıkmış, düşmanları varmış! O büyük, o pırlanta gibi kalpli, o sevmesini, okşamasını bilen adamı neden vurmak isteyeceklerdi? İstanbullu Hoca’ya kim ve neden düşman olacaktı? Hele bunları Emine zerre kadar anlamıyordu. Anlayamayacağını da pek iyi biliyordu. Yalandı bunlar elbette. Kocasının basma mutlaka bir kaza gelmişti de sütü kesilmesin, bir hal olmasın diye ondan saklıyorlardı.

Böylesi daha mı iyiydi sanki?

Ama bir gün oldu, bütün bu sözlerin doğru olduğunu anasının halinden anladı. O zaman da başladı bir haber beklemeye. Bu bekleyiş hiç de kötü değildi. Nasıl olsa eden bulacak, hak yerine gelecekti. Hoca gibi bir adamı bu hallere düşürenler er-geç pişman olacak, onu yine baş tacı yapacaklardı.

Bu arada günler gediyor. Mehmet bakmasını öğreniyor, tanımalara başlıyor, ellerinin, ayaklarının farkına varıyordu. Emine, yalnız kaldıkları zaman Mehmet’e, “Gel babası genel, gel” bile yaptırmayı başarmıştı. Sonra bunu ilk emekleme ve ilk diş takip etti ve Emine soğuk algınlıkların, ateşlerin, kızamığın telaşıyla çırpındı. Fakat özleyişi bekleyişi daha sancı, daha yakıcı yapan bu basamakların hiçbirinde “buca” gelmedi, “Buda”dan bir ses çıkmadı. Halbuki Mehmet’e artık “buca-bum-buca…” demeyi de öğretmişti.

Ve bir gün Mine’ye kara haberi verdiler. Kocası vurulmuştu!

Asıl vurulan o oldu.

Ve bir gün ona bu körpeliği, bu güzelliği ve bu yetimi ile yalnız yaşayamayacağını söylediler söylemeye çeşitli ağızlardan söylemeye başladılar.

Körpe miydi o? Güzel miydi o? Yalnız mıydı?

Ve bir gün anası evermekten bahsetti.

O zamana kadar hiç bir şey anlamayan, hiç bir şey duymayan Emine birdenbire vahşileşti, yırtıcı bir hal aldı. Tepindi bağırdı, anasına, şaşılacak bir öfke ile karşı durdu.

Ve bir gün, onu överdiler.

Emini’nin bildiği, inandığı, öyle olacak sandığı tek şey vardı. Bu bir evlenme değildi. O tekrarlanamaz şeyi yapmış, bir defa atlanan geçidi atlamış geçmişti. Bu başka bir şeydi, duyguların, düşüncelerin, canlılığı dışında bir şey, basit bir toplum -belki de- bir fizik hadise idi.

Mine’yi ancak anasını, konusunu komşusunu ilgilendirdiği kadar ilgilendirdi, ancak o kadar ilgilendirebilirdi.

Çarıkçı Hasan da bu anlayışa aykırı bir davranışta bulunmadı. Bulunamazdı da ihtimal. Yaşlıydı, bezgindi, zor bir ev düzeninin altında ezilip gitmişti. Evine bakan dul bacısı da öldükten sonra ateşini kendi yakar çorbasını kendi ısıtır olmuştu. Her şeyi kendi eline bakıyordu. Emini’yle evlenmemiş, sanki evlâtlık edinmişti. Fakat nikahlan kıyılmış, yeni bir hak hukuk düzenine girmişlerdi. Aynı yatakta yatacaklar, vücutlarının sıcaklığını paylaşacaklardı- ve Çarıkçı Hasan canı istediği zaman Mine’yi -onun canı istemese de- kucaklayıp öpebilirdi. Bunun aksini kimse -Emine’ nine kendisi de dahil- kimse düşünemezdi. Nitekim pek seyrek de olsa böyle geceler olmuştu.

Ve Emine böyle gecelerden sonra, yalnız kalır kalmaz, kucağında Mehmet’i, dallı çiçekli teneke kaplı sandığının önüne oturur, kapağı açar, İstanbullu Hoca için yaptırılan, onun için diktirdiği entarilerini, iç eteklerini, ipek çarşafını, fesini, baş örtülerini, gümüş ve altın kemerlerini dalgın elden geçirir, okşar, sonra da sessiz ağlardı. Mehmet’in bu hüzün anlarına, bu göz yaşlarına dudak büze, hiç bir şey diyemeden, iri ve dert dolu gözlerle bakışı yürek paralayıcı idi. Böyle zamanlarda Emine onu bütün kuvvetiyle bağrına basar ve:

«-Mehmet’im, Mehmet’im… Büyüyecek kocaman adam olacaksın… Paşa olacaksın, bey olacaksın, ben de o zaman rahat edecek» derdi.

Tarık BUĞRA (1918-1994) Roman, hikâye, deneme.

Akşehir’li. Liseyi Konya’da bitirip İstanbul’da Tıp ve Edebiyat Fakültelerindeki eğitimini tamamlayamadı. Memleketinde Nasrettin Hoca gazetesini çıkararak yazarlığa başladı. Hikâyeleriyle tanındıktan sonra da romanlar ve tiyatrolar yazdı. Sanatta hürriyetçi görüşe bağlı. Kasabayı anlatmada daha başarılı. Gazetelerdeki köşe yazıları da toplandı.

Roman: Küçük Ağa, Dönemeçte, Yağmur Beklerken, İbişin Rüyası. Hikâye: Hikâyeler. Tiyatro: Akümülatörlü Radyo.

KAYNAKÇA: 1.Hüseyin TUNCER, “Küçük Ağa”; “ Edebiyatçı ve Tarihçi Açısından ‘Küçük Ağa’ “, Edebiyat Araştırma ve İncelemeleri, Akademi Kitabeci, İzmir 1999, s.185-195; s.197-208. 2. Bedir AYVAZOĞLU, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, Ötülen Neşriyat, İstanbul 1995. 3. Muzaffer UYGUNER, Küçük Ağa’nın İnsanları, Türk Dili Dergisi Türk Romanında Kurtuluş Savaşı Özel Sayısı, S.298 Temmuz 1976, s.85-93. 4. Tehir ALANGU, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 3: 1940-1950, s.808-810. 5. Fethi Naci,Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, 1981 s.164-172.

(6061)