Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt

0
492

TANITIM: Kafkasyalı esir Dilber’in yetişmesi, kendisine âşık olan konak çocuğu ressam Celal Bey’le evlenmelerinin engellenmesi üzerine satıldığı Mısır’da hürriyetine kavuştuktan sonra ölümü.

ÖZET:

Sergüzeşt romanının esas kahramanı, küçük yaşta Kafkasya’dan zorla kaçırılarak Istanbul’a getirilen ve değişik evlere satılan Dilber’dir. Dilber’in kısa hayatı baslıca iki çevrede geçer. Küçük kızı vapurdan alan, Hacı Ömer adlı esirci, onu sabık Harput mal müdürü Mustafa Efendi’nin karısına kırk Osmanlı lirasına satar. Küçük ve çelimsiz kız, bu evde, gerek hanımı, gerekse yine bir halayık olan Taravet’ten hiç şefkat görmediği gibi, en agır işleri yapmağa zorlanır.

Takatını aşan bu işler, en ufak vesilelerle yediği dayaklar ve kötü muamele yüzünden Dilber, karlı ve firtınalı bir gecede evden kaçar. Ertesi sabah gözlerini mektep arkadaşi Latife’nin evinde açar, Latife’nin büyükannesi bütün gayretlerine rağmen, Dilber’in azat olmasını sağlayamaz. Senelerce Mustafa Efendi’nin hanımına hizmet eden Dilber, memuriyete atanan beyinin ve ailesinin yol masraflarını karşılamak üzere altmış beş liraya bir esirciye satılır.

Esircinin Edirnekapısı civarındaki eski konağı, ürkütücü ve korkunç bir yer olmakla beraber, Dilber burada kendisini daha mesut hisseder. Zira aynı kaderi paylaşan, kendisi gibi vatanlarından ve ailelerinden koparılan kızların arasında, yalnızlığını nispeten unutur.

Dilber, burada uzun müddet kalmaz, yüz elli liraya Moda burnu taraflarında oturan Asaf Paşa’nın konağına satılır. Dilber, bu evde vücutça rahata kavuşur, serpilir, güzelleşir ve kendisini mesut hisseder. Ona verilen isler basit, zevkli ve hafiftir. Mustafa Efendi’nin hanımının aksine Asaf Paşa’nın hanımı Dilber’e iyi mua­mele eder ama genç kızın muhtaç olduğu sevgi ve sefkati göstermez. Hanımın üstten bakan aşağılayıcı bakışları Dilber’i dayaktan daha fazla üzer.

Asaf Paşa’nın Paris’te resim tahsili yapan ve mükafat kazanan oğlu Celal’e modellik yapmak da Dilber’i üzer. O yakışıklı ve zengin beyin arzu ve heveslerini tatmin edecek bir oyuncak, bir vasıta olmak Dilber’in gururunu kırar. Yapabildiği tek şey ağlamaktır. Celal, bu gözyaşları karşısında ilk defa onun bir esire olarak neler hissedebileceğini idrak eder. Dilber’e ağlamamasını, istemezse firçayı kıracağını söyler. Bu hadise iki gencin hayatında bir dönüm noktası olur. Bir gece Dilber uyurken odasına giren Celal, elinde kendi resmini görünce şaşırır, fakat kendi karışık duygularının da manasını anlar.

Celal’in, Dilber’le gizlice buluştuğunu öğrenen annesi, durumu kocasına açar, Asaf Paşa, bir halayığı oğluna layık bulmadığından, bu ilişkinin her ne suretle olursa olsun, kopartılmasını ister. Bulunan çare, Dilber’in, gizlice bir esirciye satılarak evden uzaklaştırılmasıdır. Ce­lal’in amcasının yardımını istemeğe gittiği bir gün, Dil­ber evden uzaklaştılır. Amcası da anne ve babasıyla aynı fikirdedir; ona göre de evlilikte saadet ve dirlik, her bakımdan birbirine denk insanlar arasında gerçekleşebilir. Fakat yeğeninin ısrarları karşısında, aileyi ikna etmeğe çalışacağını vaad eder. Ümit ve sevinçle eve dönen Celal, Dilber’in satıldığını Çaresaz’dan öğrenir ve düşüp bayılır. Asaf Paşa ailesinin felaketi bu günden başlar. Üzerine titredikleri oğullarının melankoli seklinde başlayan hastalığı, Dilber’in bir odalık olduğu sabit fikriyle, beyin iltihabı gibi çaresiz bir dert haline dönüşür.

Bu arada Dilber, Mısırlı zengin bir adamın sarayına satılmıştır. Dilber, bütün baskı ve tehditlere rağmen Mısırlı efendisinin haremine girmeği kabul etmeyince hapsedilir. Bu duruma üzülen ve isyan eden, yalnız, Dilber’in hayat macerasını bilen ve onu ümitsizce seven haremağası Cevher olur. Cevher, ölümü göze alarak Dilber’i kurtarmağa karar verir. Fakat Dilber’i kaçırırken, merdivenden düşerek ağır yaralanır. Çaresiz ve müdafaasız kalan Dilber de kurtulusu, yazarın tabiriyle “hürriyet”i Nil sularında bulur ve intihar eder.

(Zeynep KERMAN, Sami Paşazade Sezai, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara)

SERGÜZEŞT- SEKİZ

Büsbütün sabah olunca, Zehra Hanım, oğlunun üçüncü kez yatak oda­sına girdi, oğlunun zihin ve durumunun perişanlığını gösterir biçimde ayak ucundan yere düşmüş yorganı, baş tarafında açık kalmış bir kitabı, saba­ha kadar hiç sönmediği için biten bir mumu, öteye beriye atılmış elbiseleri, üzüntüyle seyrettikten sonra, Dilber’in de odasında olmadığını dördüncü kez kontrol etti; evladının, ana kalbini huzursuz eden endişe ve dalgınlığı böyle bir gerçekle karşı karşıya gelince, sinirsel bir bunalımla birbirine kilitlenmiş ellerini dizleri­ne doğru indirerek, hırs ve emelin kendisine açtığı mutluluk sarayının kapıla­rının yüzüne karşı şiddetle kapanmakta olduğunu ve o kadar açgözlülükle ar­zuladığı şan ve şerefin kendisine sonsuza kadar veda ettiğini gözleriyle görü­yordu. Celal’inin durumunda görülen büyük değişikliğin, o şevk ve neşesinin yerine geçen aşk hüznünün, kavrayış hızı ve kararsız tavırlarında birdenbi­re görünen dalgınlıkla sessizliğin anlamını bu iki gencin âşıklara özgü biçim­de ortadan kaybolmaları açıklıyordu.

Hele insan oluşundan şüphe ettiği bir yaratığı, bütün toplumun hiçbir hakkına layık görmediği bir esiri, oğlunun böyle kendisinden geçecek bir durumda sevilmeye ve tapınılmaya değer bulması, bir yıldırım gibi zihni­ne inince, ayakta bulunduğu halde geri geri çekilmeye başlayarak, başını du­vara dayadığı zaman, etrafındaki halayıklar koşuşuyorlardı. Zira baygınlık gel­mişti. Kendisini odasına çıkardılar. Bütün ev halkını bir telaş ve heyecan içinde bırakan bu sinir bunalımı biraz yatışınca, gerek Celal’e, gerek Dilber’e hiçbir şey anlatılmamasını ve sezdirilmemesini sıkı sıkı tembih etti.

Zehra Hanım odasına kimseyi kabul etmiyordu. Evinin harem kısmındaki işlerini bütünüyle kendisine bıraktığı eşinin ani olan bu rahatsız­lığı üzerine, yalnız Asaf Paşa yanına girdi.

Neniz var? Bu sabah birdenbire rahatsız olmuşsunuz? Elleriniz donmuş.

Celal’in dalgınlığından, halinin değişmesinden ne kadar endişe ediyor­dum. Bu hallerin hepsi bir halayığın aşkından geliyormuş.

– Hangi halayık?

– Dilber.

– Mümkün değil. Biz oğlumuzun terbiyesine, öğrenimine bu kadar çalıştığımız ve kendisine mutluluk verecek bir evlilik hazırladığımız halde, bütün çalış­malarımızı, kendisinin geleceğini, her şeyini bir cariyenin hizmetten kirlen­miş eline mi teslim ediyor?… Mümkün değil!

– Sabahtan beri ikisi de odalarında yok.

-Gençlerin bu yoldaki kusurları şiddetle düzeltilmelidir. Yılların verdiği tecrübeler, akılla ve sakin biçimde yapılan muhakemeler, o durdurulmaz ve dayanaksız gençlik ateşinin çılgınlıklarına feda olunmaz… Hastalanacak ne var? İkisini de hem bundan alıkoyun, hem de cezalandırın!

– İşi bana bırakınız. Sakın Celal’e bir şey açmayın!

Asaf Paşa, yüzü bozulmuş halde odadan dışarı çıktığı sırada, Celal Bey’le Dilber, tabiatın kimi vakit kendilerini gizlemek için sunduğu çiçeklerden yapılmış yuvalardan, kimi vakit bütün güzelliklerini bol bol saç­tığı yerlerden dönüyorlardı.

Bahçeye girdikleri zaman, sevgiyle dolu olarak geçen mutlu vakitlerin geçişini büyük bir üzüntü ve şaşkınlıkla anlamışlardı. Celal Bey o geceyi ken­di konaklarında geçiren kardeş kızlarıyla amcasının Boğaziçi’ndeki yalılarına akşam yemeğine davetli olduğundan vapur vaktine yetişebilmek için odası­na çıkıp giyinerek sofada rastladığı bir cariye ile aralarında su konuş­ma geçti:

– Annem odasında mı?

-Evet efendim. Dün gece rahat uyuyamadıklarından dinlenmek üzere biraz uyuyacaklar.

– Bastonumu getir. Ben kendisini göreyim.

-Hayır efendim. “Kimse girmesin” dediler. Hatta küçük hanımlar bile görmeden gittiler.

– Rahatsız değil ya?

– Hayır efendim. Hiçbir şeyi yok.

Hemen, hızla evden çıkarak, vapur iskelesine doğruldu. Şiddetli aşk duygularıyla kendinden geçmiş bir haldeki bu tecrübesiz gencin zi­hninde hiçbir şüphe ve tereddüt uyanmamıştı. Vapur, iskeleden hareket etti. Celal Bey’e o gün her şey ışık içinde, hayat içinde görünüyordu. Sevgilisi­nin güzel yüzünü saatlerce hayranlıkla gören gencin gözlerine, Marmara’nın sonundaki ufuklar açılarak, uzaktan uzağa sonsuzluğu vaat ediyordu. Köprüden diğer bir vapura bindiği zaman, sanki ilk kez görüyormuş gibi, Boğaziçi kendisine şahane bir manzara sunarak, hiçbir vakit dikkat etmediği coşku verici yerler görüyor ve iki sevgiliyi sessizliği ve güzelliğiyle mutlu edecek yuvalar buluyordu. Gökyüzü, sevdiğini kendisine her tarafta gösterecek kadar şeffaf; hava, sevgilisinin hayat veren saçının yüzüne dokunuşunu andıracak kadar tatlıydı. Yazık! En çok yükselen insanlık düşüncelerinin, bü­tün dehaların, mahşerlerin, kıyametlerin tam bir boyun eğmişlikle karşısında titrediği kaderin sırları, bir yandan bu genci böyle ruhu besleyen hayalleriyle okşarken, öbür yandan korkunç bir gerçek hazırlıyordu. Biçare genç bilmi­yordu ki, sevgilisini, insanlık kalbinden uzak olanların kanlı ellerine teslim et­mişti.

(Sergüzeşt, hzl.Yusuf Yıldırım, Toker, 2004)

KAYNAKÇA: 1.Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman c.2 2. Şemsettin KUTLU, Türk Romanları, İstanbul 1987. 3. Refika TANER-Asım BEZİRCİ, Seçme Romanlar, İstanbul-1973 4. Selim İLERİ, Düşünce ve Duyarlık, İstanbul 1982 5. İsmail PARLATIR,Türk Romanında Tipler: Dilber, Türk Dili, S.388-389 Nisan-Mayıs 1984.

(6324)