Samim Kocagöz, Kalpaklılar

0
1385

TANITIM: Eser, Atatürk’e ve İstiklal Ordusu’nun şehit ve gazilerine armağan edilmiştir. Kalpaklılar’ın devamı Doludizgin’dir. Birinci kitapta İstiklal Savaşının aşamaları, mücadeleleri Doludizgin’de ise yeni devletin örgütlenmesi ile zafer anlatılmakta. Kalpaklılar, ön söz, yedi ana bölüm ile otuz üç ara bölümdür. Her bölümün başına yazar, M.Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan sözler yerleştirir.” Belgesel roman”dır. Batı Cephesi, Kuva-yı Milliye’nin kuruluşu, Ankara ve Kastamonu’nun durumlarını anlatan Samim Kocagöz, Düzce Ayaklanması’nı da değerlendirir. Duygulu ve epik bir tutumla yazılan kitap canlı portreler, karakterlerle doludur.

Kuva-yı Milliyeci Yusuf ile gizli teşkilatın aktif üyesi Talip romanın en önemli kahramanlarıdır. Yusuf, alçak gönüllü, cesur ve milletine inanan kültürlü bir avukattır. Çanakkale gazisidir. İstiklal Savaşında sol kolundan yaralanır ve dirseğinden kesilir.Buna rağmen cephelerde mücadeleye devam eder. Talip vatansever, cesur ve faziletli bir kahramandır. Kuva-yı Milliye’nin İstanbul’daki faaliyetlerini düzenleyen roman kahramanının yaşadığı belirtilir. Salih Efe ve Müjgan ikinci kahramandır.

 

ÖZET :

Birinci bölümde İzmir ve Manisa’nın işgaliyle ilgili olaylar anlatılır.

Gazeteci Hasan Tahsin’in karaya çıkan Yunanlılara ilk kurşunu atmasından sonra düşman askerleri kışlaları basıp Türk askerlerini etkisizleştirir. Yunan askerleri Ttürk subaylarının kalpaklarını başlarından alır, yere çarpar ve topuklarıyla ezerler. Sonra “Zite Venizelos” diye bağırmaya zorlanırlar, Miralay Fethi ile Tabip Kaymakam Şükrü Bey “Kato Venizelos” diye haykırınca kalplerine saplanan süngüyle şehit edilir.Devlet memurları da yağmur altında itile kakıla koşturulup Yaşa Venizelos diye bağırmaya zorlanır.

Avukat Yusuf arkadaşlarıyla Salihli’deki cepheye katılmak için İzmir’den ayrılmayı kararlaştırır. Baba, anne ve kız kardeşini İzmir’deki amcasının yanına getirmek için Manisa’ya geceleyin girerler. Düşmanın sabahleyin işgal ettiği Manisa sokakları mezar sessizliğindedir. Yusuf ile arkadaşı Salih Efe kenar yollardan dolaşıp evine geldiklerinde kapıyı açık bulurlar. Evde kimse yoktur. Eşyalar dağınıktır. Odanın birindeki kan izini sürerek çamaşırhaneye ulaşırlar. Donup kalırlar. Çünkü Yusuf’un kızkardeşi iple intihar etmiştir. Kan da tecavüze uğramasının kanıtıdır. Salih Efe toprağa mezar kazıp genç kızı gömer. Yarı çılgın yarı baygın bir haldeki Avukat Yusuf’u Salih Efe, sabah ezanı okunurken sürüklercesine Manisa’dan çıkarıp götürür.

Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra Aydın da düşmanların elindedir. Türk çeteleri düşmana baskınlar düzenler.

Söke’de jandarma kumandanı Yzb. İbrahim Bey, İtalyanların işgalindeki kasabada Kuva-yı Milliye çalışmalarını yürütür ve baskınları düzenler. İki müfrezeyi Karıngeçti köyünde toplar ve Germencik istasyonuna baskın düzenleyip Yunanlılar imha edilip istasyon ele geçirilecektir. Selim Efendi, Hüseyin Çavuş ve Giritli Cafer Efe’nin seksen kişilik gönüllü birliği sessizce istasyonu kuşatır. El bombasını fırlatmak üzere olan er düşman kurşunlarıyla şehit düşünce Selim Efendi bombayı alıp savuruken yediği kurşunla yıkılır. Bomba yakına düşmüş düşmana az tahribat vermiştir. Düşmana baskını Yerli Rumların haber verdiği anlaşılır. Düşmanın yerleştiği mevzilerden aralıksız ateşiyle birçok gönüllü ve Giritli Cafer Efe de şehit olur. Türk çetecileri geri çekilirler.

Kalpaklılar’ın üçüncü ve altıncı bölümleri gizli teşkilat faaliyetleriyle ilgilidir. Talip teşkilatın üyelerindendir. Damat Ferit’in özel katibi Süleyman Sırrı Bey’in kızı Müjgan’la tanışır ve ondan hem Damat Ferit’in hem de İngilizlerin niyetlerini öğrenip Ankara’ya bildirir. Talip ile Müjgan arasındaki yakınlaşma aşka dönüşecektir. Damat Ferit’in adamlarından Kalkandelenli Tahsin’in İstanbul Polis Müdürü olması üzerine Karadeniz yoluyla Anadolu’ya geçmeyi planlayan Talip, Müjgan’la birlikte gemiyle hareket ederler. İngiliz hücum botunun “dur” uyarısı üzerine yavaşlayan gemilerine yaklaşınca bomba fırlatıp hucüm botu batırırlar. Fakat İngilizlerin açtığı ateşle alnından yaralanan Müjgan şehit olur. Talip İstanbul’dayken Anadolu’ya cephane naklini de sağlamıştır.

Romanın dördüncü bölümünde Kastamonu yolundaki Ravlı köylülerinin Milli Mücadelecilerden daha çok Efendi dedikleri padişaha bağlılıkları işlenir. Ankara’dan gelip köyde konaklayan askeri birlikteki Teğmen Yusuf ile Salih Efe’nin kararlı ve atak hareket ve sözleri köylüleri değiştirir. Veliaht’ın Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Paşa’nın desteklenmesini istediği mektubu okuyan subaya Muhtar, İmam ve ileri gelen köylüler karşı çıkınca Yusuf’un tabancasını ateşlemesi Salih ile İlyas’ın da etkili konuşmalarıyla olumsuz tutumu olumluya döndürür. Birlik kumandanı tüfekli köylüye mermiler vererek Kuva-yı Milliye Kumandanı tayin eder.

Yedinci bölümde Gerede ve Düzce isyanları ele alınır. Ankara’dan Gerede’ye gelen Heyet-i Nasıha Mebusu ( Öğütleme Kurulu) Hüsrev Bey ile on kişilik kafileyi 31 Mart olayının elebaşılarından Kör Ali Hoca önderliğindeki kalabalık karşılar, kuşatır. Dört milletvekili tartaklanır. Kör Ali Hoca ile halkın şu sözleri niyetlerini gösterir:

“Durun vurmayın! Bunlar şimdi Şeriatın elindedir. Cezalarını şeriat verecek.”

“Padişah düşmanı alçaklar!”

“Zındıklar.. Din, peygamber düşmanları!”

“Allahsızlar…”

Milletvekillerini yetişen jandarmalar halkın elinden kurtarır, Gerede’ye getirirler. Ankara’dan gelenler sokaklardan tartaklanarak, hakarete uğrayarak geçilir. Tutuklu bulundukları hapishaneye etkili, ünlü hocalar gelerek milletvekillerini Milli Mücadele’den vazgeçmeye iknaya uğraşırlar, dil dökerler. Başaramazlar. Dördüncü günün akşamında elleri kelepçeli, boyunları zincirle birbirine bağlı bir halde olan milletvekilleri Düzce’ye getirilir. Tutuklu subayların kaldığı hapishanede birkaç gün kaldıktan sonra İstanbul’a götürülürler.

METİN : KALPAKLILAR – III

İstasyon binası, incir ağaçlarının yaprakları arasından parca parça görünüyordu. Müfrezeler, aldıkları tertibat üzerine, Germencik’in batısından hedeflerine yaklaşıyorlardı. Boydan boya uzanan incir bahçelerinin içinde, yavaş yavaş, ağaçları siper ederek ilerliyorlardı. Tüfeklere mermiler sürülmüs., emniyetler açılmıştı.

Mülazimievvel Selim Efendi, müfrezesini yaymış, gözleri, bahçenin son kesiminde, en önde ağır ağır, ağaç ağaç yürüyordu. Mehmet, sol başı, Osman, sağ başı tutmuşlardı. Derintaşlı Mustafa, Mülazimin hemen beş adım arkasından geliyordu. Yirmi kişi, istasyonu saracaklar, Derintaşlı bombayı atacak, sonra binadan, binalardan dışarı uğrayanları temizleyeceklerdi. Selim, belinde tabanca, elinde tüfek, bir ağacın arkasında durdu. Bir zaman, istasyonu gözetledi. Bahçenin bitimindeki kesikle, istasyon arasından geniş bir yol geçiyordu. Yoldan son­ra da istasyona kadar otlu bir meydanlık vardı. Selim, bir hamlede ağacın ardından firlayıp kendisini kesiğin içine attı. Onu Derintaşlı takip etti. Mülazım, eliyle ötekilere işaret verdi. Birer birer kesiğin içine atladılar. Mehmet, kesiğin içinden eğilerek hızlı hızlı yürüdü, onu dört kişi takip etti. Aksi tarafa da Os­man, yürüdü. Dört kişi de onu ta­kip etti. Mülazimievvel Selim Efendi, dikkatle istasyon binalarını gözetliyordu:

“Hayret,” diye fısıldadı, “heriflerin nöbetçileri bile ortalıkta yok… Bu ne demek?” Derintaşlı,

“Aldırma…” diye söylendi, “bir yerlere sokulmuşlardır.” Gözleri ile, istasyon binasını, ambarları, kör hatta aralıklı duran iki yük vagonunu taradılar. Sabahın sessizliği içinde in cin top atıyordu ortalıkta. Derintaşlı’nın biraz ilersinde Ali, başını kesikten dışarı uzatmış etrafa bakıyordu. Yüzü biraz sararmıştı, fakat gözlerinde korku yoktu. Elindeki tüfeği sıkı sıkı tutuyordu. Mustafa, ona seslendi:

“Çek kafanı içeriye ülen!.. Ben, sana ne dedim?” Ali, başını çekti. Bir zaman beklediler. Ta uzaklardan, bahçenin derinliklerinden bir tüfek sesi, sabahın sessizliğini yırttı; uzun uzun akisler bıraktı. Müfreze, kesiğin içinde doğruldu. Tüfekler, kesiğin çıkıntısı, otların ara­sından istasyon binasına doğru uzandı.. Selim,

“İşaret verildi.” dedi. Derintaşlı Mustafa, tüfeğini çaprazlama boynuna astı. Belinden bombayı çıkardı.

Avcunun içinde şöyle bir okkaladı. Çengelini düzeltti:

“Ben, hazırım Kumandan’ım!..” dedi. Selim,

“Göreyim seni Mustafa, binanın şu sağ tarafındaki geniş pencereden içeriye düşürmelisin. Ama çok da yaklaşma… Yirmi metreden atabilecek misin ?” Derintaşlı’nın yüzünde bıyıklarının ucuna kadar dökülen bir tebessüm belirdi,

“Evelallah!..” diye söylenmesiyle kesikten fırlaması bir oldu. Bir koşuda yolu geçti. Binanın iki yanındaki büyük dut ağaçlarının arasına doğru yıldırım gibi vardı. Binayla arasında demiryolu, sonra da peron kalmıştı. Bombayı atmak için kolunun kalktığını gördüler. Fakat bu sırada bir makineli tüfek ateşi birdenbire ortalığı taramaya başladı. Ne olduklarını bilemediler. Ateşin nereden geldiğini bir an kestire-mediler. Derintaşlı Mustafa, aniden dizlerinin iistüne çöküverdi. Sonra da yüzükoyun yere kapandı. Bu işler olup biterken Mülazimievvel Se­lim Efendi, çoktan,

“Beni koruyun, boş vagona, sağdaki vagona ateş!” diye bağırmış, bütün hızıyla Mustafa’nın yanına koşmuştu. Derintasl’nın başucuna düşen bombayı kaptı, tekrar ortalığı taramaya başlayan makineli tüfeğin içinde bulunduğu vagona fırlattı. Mustafa’nın yanına, bomba elinden çıkar çıkmaz o da devrildi. Bom­ba, makineli tüfeğin ateş ettiği vagonun aralık kapısına çarptı,büyük bir gürültüyle infilak etti. Vagondan bir duman bulutu yükseldi. Dumanın arasında vagonun parçalanan kapısından iki Yunan neferinin ye­re yuvarlandığını sonra da yerde sürüne sürüne istasyon binasına doğru kaçmak istediklerini Mehmet, öte baştan gördü:

“Bakın!.. İkisi kaçıyor!..” diye bağırdı, Bir kurşunda kaçanlardan birisini hareketsiz hale sokuverdi. Öte yandan Ali de berikini bir kur­şunda temizledi. Yanan gözlerle, bir vurduğu, uzaktaki adama, bir de tüfeğinin namlusuna baktı. İlerden Çoban Hüseyin seslendi:

“Doğruymus. be Ali, iyi atıcıymışsın.”

Şimdi, öteki taraftaki vagondan, istasyon binasının ambarının bir penceresinden çaprazlama ateş başlamıştı. Makineli tüfeklerin ateşinden kesiğin içindekiler başlarını kaldıramıyorlardı. Ali, hırslandı. Tüfeğini boynuna geçirdi. Kesikten fırlamaya hazırlandı. Lütfi, onu zamanında gördü. Yeri uzakçaydı. Hüseyin’e bağırdı:

“Bakın şu deliye!..” Çoban, Ali’nin bacağından yakalayıp kesi­ğin içine çekti:

“Nereye cehenneme gidiyorsun ülen?” Ali, soluyarak,

“Mülazim Efendi’yle, Derintaşlı’yı geriye getireceğim.”

“İçimizde senden başka kahraman kalmadı mı? İki adım atmadan seni de kalbura çevirirler… Görmüyor musun, herifler hazırlıklı, bizi bekliyorlarmış.” Ali,

“Baksana düştükleri yerde kaldılar…” diye söylendi. Hüseyin’in sesi titredi:

“Şehitler, düştükleri yerde kalırlar!” Makineli tüfekler duraklamıştı. Hüseyin, doğruldu:

“Hep beraber arkadaşlar!..” diye, bağırdı. Vagona, ambara hep birden bir yaylım ateş açtılar. On dakika içinde bu toplu ateşi üç kere tekrarlayabildiler. Kesiğin içinde sürüne sürüne Mercan, yanlarına geldi:

“Beni takip edin. Geri çekiliyoruz. Cafer Efe’nin emri!..” dedi. Ali,

“Neden geri çekilecek misiz?” diye kızdı. Lütfi,

“Askerlikte emir emirdir.” Karşılığını verdi. Mercan,

“Görmüyor musun be, bizi kancıklamışlar. Osman’ın takımı çok uzak mı?” Ali’nin aklı başına geldi:

“Ben, onlara haber veririm.” dedi. Kesiğin içinde hızla eğilerek yürüdü. Mercan seslendi:

“Mehmet’in tarafına kesik içinden gelin. Oradan bahçe içindeki kuleye çekilin.” Çoban, arkadaşlarına,

“Gidin siz Mercan’ın ardından. Ben, herifleri buradan, Osmanlar gelinceye dek oyalarım…” dedi. Bu sırada makineli tüfekler yine ortalığı taramaya başladılar. Gittikçe makinelilerin sesi çoğalıyor, çeşitli yönlerden geliyordu.

Beş dakika geçmeden Ali, Osman’la beraber döndii. Osman’ın yanında sağ olarak Recep kalmıştı. Çoban Hüseyin de kan içinde kesiğin içine çökmüş kalmıştı. Ona sokuldular, Hüseyin, doğrulmaya çalıştı:

“Bir şey değil, sol omzuma bir kurşun değdi…” diye mırıldandı. Onun sağlam kolunu Osman, boynuna aldı. Yerde ikisi de emekle-meye başladılar. Kesiğin içinde bahçenin öte başını buldular. Orada Mehmet, tek başına kalmıştı. Bir başka arkadaşları Mehmet de, üç şehidin arasında yaralı, kesiğin içinde yatıyordu. Onu Mehmet, Mer­can, Ali aldılar. Kesikten çıktılar. Onları önlerindeki üç iri yapraklı, dalları yerlere inmiş incir ağacı koruyordu. Süratle, yaralı iki arka-daşlarını sürükleyerek kulübeye kadar koştular. Kulübenin duvarının arkasına sindiler. Kulübenin biraz ilersindeki bir çukurun içine Cafer Efe girmişti. Yüzbaşı İbrahim Bey, duvarın köşesini tutmuştu. Duva-rın öteki köşesinde Hüseyin Çavus vardı. Bir zaman ateş kesilir gibi ol-du. Cafer Efe, çukurdan bağırdı:

“Basın geriye… Yüzbaşı’m, al çocukları, geriye gidin. Ben, onları oyalarım. Kancıkladılar bre bizi… Bu yerli Rumlar olacak…” İbrahim Bey,

“Efe, ateş kesildi gibi… Sen de geriye bas…” diye seslendi. Efe, kızdı:

“Çevirecekler be bizi… Durmayın!..”

Kulübenin arkasına saklananlara Yüzbaşı işaret etti, Orada daha önce getirilmiş dört yaralı daha vardı. Altı yaralıyı aldılar. Bahçenin derinliklerine doğru çekilmeye başladılar. Bu sırada, terk ettikleri kesiğin ilersindeki bir ağacın dalları kıpırdadı. Hasan, hemen ileri fırladı. Zaten daha arkasını dönmemişti. Cafer Efe’nin yanına kadar koştu. Onun bulunduğu yere geçti:

Samim KOCAGÖZ (1916-1993), Roman, hikâye, deneme yazarı.

Ailesinin yaşadığı Söke’de ilkokulu, İzmir’de liseyi, İstanbul’da da İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1942’de bitirdi. Lozan’da sanat üzerinde çalışmalara katıldı. Ailesinin Söke’deki topraklarında çiftçilik yaptı. İzmir’e yerleşip yazarlığını sürdürdü. Gözlemci gerçekçilikle toplumcu gerçekçiliğe uyan yazarımız Demokrat İzmir, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Varlık, Türk Dili dergilerinde hikâye ve denemeler yazdı.

Hikâye:Telli Kavak, Ahmet’in Kuzuları, Yağmurdaki Kız, Bütün Öyküleri (1991). Roman: Onbinlerin Dönüşü, Kalpaklılar, Dolu Dizgin, Bir Çift Öküz, İzmir’in İçinde.Deneme:Roman ve Yazarlık Onuru.

KAYNAKÇA : 1. Hikmet ÇETİNKAYA, Çağının Tanığı Üç Yazar, 1995, 2. Şükran KURDAKUL, S.Kocagöz’ün Romanlarında Kurtuluş Savaşçıları, Türk Dili Türk Romanında Kurtuluş Savaşı Özel Sayısı S.298 Temmuz 1976, 3. Ömer LEKESİZ, Yeni Türk Edebiyatında Öykü 2.1999 4. Songül TAŞ, Samim Kocagöz Yazar-Eser- Üslup, Kültür B. Ankara 1998.

(12092)