Samiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı

0
764

TANITIM: Samiha Ayverdi, Takdim yazısında eserini ‘ne masal ne de roman… zamanı, mekânı, vakaları, şahısları, isimleri hatta vakalarının seyri, sırası ve detaylarının yüzde doksanı ile otantik ve yaşanmış bir devrin, gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosudur’ diye niteledikten sonra gençlere sorumluluk duygusu aşılamak isteğini belirtir.

ÖZET: 24 bölümlük romanının ana olayı konakta yaşayanların gelirlerini artırmayınca düştükleri yoksulluktur. İbrahim Efendi’nin sağlığında gelirler fazladır. Ama İbrahim Efendi kardeşlerine mirastan yeterli pay vermez, kendini düşünür. Ölünce kızları kardeşlerin torunlarınca açlıktan ve zor durumdan kurtarılır. Eserde bu değişim işlenirken geçmişin gösterişli, parlak yaşayışı da aktarılır. Paracı damat karısına söz geçiremeyince konaktan ayrılır, diğer damat da karısının savurganlığı ve dırdırından bıkınca intihar eder. Böylece konağı iki kız yönetirler. Ancak kahya da uyanık çıkar ve mallara el koyar. Avukatlar da yaşlı iki kız kardeşi soyarlar. Sığıntı durumuna düştüktükleri konaklarından Fatih’te Hırka-i Şerif yakınlarında küçük bir eve akrabaları yerleştirir ve ihtiyaçlarını karşılar.

METİN: ÂLEM GENE O ÂLEM

Konak, Efendinin ölümünü unutalı seneler olmuştu. Dördüncü Sultan Mehmed devrinin memleket ufuklarında göz kamaştıran “kâzib fecri” nev’inden bir debdebe ve alâyiş, hâlâ bu çatıdan dışarlara taş­makta bulunuyordu.

Efendinin erkek evlâdı olmadığı için, devrin hukuk nizâmlarına göre en yakın erkek akrabaların da bu büyük servetten pay almaları gerekiyordu. Hilmi Bey’e: “Ben evlâtlarımın istikbâlini temin ettim, sen edemedin!” diyen İbrahim Efendi ise, kendi ölümünden sonra kız­larının erkek vârisler tarafından tartaklanmamaları için, bütün malla­rını evlâtlarının üstüne vermiş bulunuyordu.

Kanuna göre, kızlarından sonra birinci derecede varis, Hilmi Bey’ in oğlu doktor Server Bey’di. Lâkin amcasının, yeğenleri lehine vermiş olduğu kararı, en küçük bir itiraz dahî göstermeden kabul ettiği hal­de, İbrahim Efendi’nin kız kardeşinin oğlu Kemal Bey, kendisini zen­gin dayının vârisleri meyanında görmekte asabiyetle İsrar ettiğinden, onbeş seneden fazla sürecek bir veraset dâvası açmakta tereddüt et­medi. Bu suretle de Şevkiye Hanımefendi, ilk defa hukuk ve adalet organlarıyla karşı kargıya gelmiş oldu.

Kemal Bey’in bu direnmesi, aile çevresinde hoş karşılanmamakla beraber pek de mühimsenmedi. Adetâ bir fantazi dâva olarak kabul edilip davacının çocukça iddiaları, mahkeme karşısındaki basit tavırları, her celse sonunda avukatlar tarafından konağa aksettirilerek, gün­lerce devam eden alaylara tenkitlere zemin teşkil ederdi.

Kemal Bey, İbrahim Efendi’nin kızkardeşi Bâise Hanım’m oğlu idi. Bir de Bâise Hanım’ın kızının oğlu Nazmi Bey ve onun kızlarıyla oğlu ve karısı vardı ki, dayılarının Şevkiye Hanımefendi aleyhine aç­mış olduğu dâvayı asla tasvip etmiyorlardı. Onun için de İbrahim Efendi konağı ile olan akrabalık münasebetlerine halel getirmemiş bu­lunuyorlardı.

Bilhassa Nazmi Bey’in kötüleri kötülüğünden utandıracak ölçüde iyi, aklı başında, dürüst ve faziletli bir karısı vardı. İnsan dense yadır­ganmaz; melek de dense yadırganmazdı. Dört çocuğu, onun merkezi etrafında formasyonlarını bulmakta ve birer kemalli İnsan namzedi olarak yetişmekte idiler. Genç ve yakışıklı kocasına gelince, o da bile­rek’ bilmeyerek aynı merkezin cazibesine tutulmuşlardan olmakla be­raber, vakit vakit yaptığı fevri hamlelerle kendini koparıp, bu defa da haşarılığın, hovardalığın anaforuna yakalanırdı. Fakat sevmesini bil­diği kadar affetmesini de bilen güzel karısı, kendisi gibi güzel olan kocasının, nasıl olsa bu hercailiklerinde de karar etmeyip gene kendi merkezi etrafına döneceğini bilirdi, işte bu inanış idi ki ona, kocasını her elinden kaçırışında, Eyüb sabrı verir ve tahammüle zorlardı. Ni­hayet ümitleri, intizarları boşa çıkmaz ve Nazmi Bey, seneler sonra da olsa, gene evine dönerdi.

Fakat gönülden gönüle seken bu genç adam, dayısı Kemal Bey gibi dünyalık uğruna dünyâyı kendisine de etrafa da zehir edecek ednâ yaradılışta bir kimse değildi. Aksine, tok gözlü, kibar ve dürüst­tü. Onun için de ailesi efradiyle beraber Şevkiye Hamm’a saygı ve alâkada kusur etmezdi.

Konak, her celseden sonra bir Kemal Bey hikâyesini parmağına dolar, fakat aradan bir kaç gün geçtikten sonra Kemal Bey de, dâva etrafında yarattığı sahneler de unutulur. Böylece de aile gene mutad temposunun âhengine dalardı.

Kayınpederinin ölümüyle selâmlığın tek hâkimi olan Salih Bey, bütün gayret ve kararlarına rağmen, İbrahim Efendi’den kalan ser­vetin hâkimi olamıyordu. Kendini, Küçük Hanım’ın da gayrı resmî vâsisi kabul eden karısı, kâhyalarına gösterdiği itimadı, tamamiyle kendisinden esirgiyordu.

Gerçi selâmlık eline kalır kalmaz, Efendinin en sâdık ağalarıyla hâlâ Yusuf Bey’e bağlılık gösteren uşakları bir çırpıda temizleyerek

kendini göstermişti. Fakat karısının mâli kaynaklan yabancıların elin­de kaldıkça, kimse onu bu evin gerçek efendisi olarak göremezdi.

Acaba Salih. Bey’in, bu büyük serveti idare etmek arzusunda, o serveti eline geçirip mahvetmek gibi bir kasıt var mıydı? Yoksa bu ihtirasta, hem gururunu kurtarmak hem de keyfince sarfiyat yap­mak zevki mi gizli idi?

Şevkiye Hanım, ilk ihtimalden ne kadar korkuyorsa, ikinci ihti­mal ile de öyle sinirleniyordu. Neden yesindi? Babasının topladığı servetten neden kocası alabildiğine faydalansındı. Bunca yıldır dört başı mamur bir çatı altında yan gelip keyif sürmüş olması yetmemiş gibi, bir de bu serveti har vurup harman savurması mı lâzımdı? Uzun evlilik yıllan boyunca bir türlü anlaşamamış olan bu karı-kocanın arasını, hep İbrahim Efendinin mallan açmıştı. Fakat bu gerginliğin, şimdiki kadar tahammül edilmez hale geldiği hiç olmamıştı. Salih Bey sık sık sırasını getirip:

— Hanım, kâhyaların seni soyuyorlar. Amma gene de onlara inan­makta devam et; benden haber vermek! dedikçe, Şevkiye Hanım son derece sinirleniyor ve bu soğuk havanın arkasından mutad kavgalar başlıyordu.

Karısının itimadını kazanmak yollarını teker teker tecrübe eden Salih Bey, artık bir genç kız sayılan Kâtibe kanalıyla Şevkiye Hanım’ın güvenini kazanmak çârelerini bile araştırmaktan geri kalma­mıştı. Babasına da anasına da söz anlatamayan Râtibe’ye ne derece işkence etmekte olduklarının ikisi de farkında olmadan, bu hisli ve içli çocuğu top gibi aralarında oynamaktan çekinmiyorlar di. Böylece de zavallı kız, menfaatle inat ateşi ortasında kavruldukça kavrulu­yordu.

Nihayet İbrahim Efendi’nin dağlar gibi yığılı varlığına karısının kâhyaları kadar dahî yaklasamamak öfkesi, günün birinde Salih Bey’e konağı terkettirecek kadar işi ileri götürdü. Pek tabiî ki babası ile anası arasında gün günden açılan bu uçurum, gene herkesten ziyâde Râtibe’ye dokundu. Günlerce köşe köşe kimselere göstermeden ağla­yıp gezdi. Gözyaşlarını gösteremezdi. Zira bu defa da annesinin hış­mına uğraması çaresizdi. Babası gitmişse ne olacaktı? öyle bir baba­nın arkasından ağlamak ne ayıp İşti!

Fakat mesele sürüncemede kalmadan, ara bulucular marifetiyle Salih Bey konağa döndü. Esasen iki tarafın da öfkesi hızını almış bu­lunuyordu. Karı-koca, sanki hiç bir şey olmamış gibi, alışık oldukları hayâtı yaşamaya başladılar. Lâkin bu işte kendini toparlayamayan tek insan, Rahibe idi.

Çocuğun göze batacak kadar zayıfladığım bir erime ve bir çö­küntünün tehlikeli emarelerini herkesten evvel babası farkederek bir doktor sıfatıyla karısının kulağını büktü. Fakat Şevkiye Hanım, oldu olası narin ve nazik olan kızına kötü kötü şeyler kondurmamasını, çocuğun, babasının evden uzaklaşmasına üzüldüğü için sarsılmış ol­duğunu, kabahatin hep bu işlere sebep olanda bulunduğunu ileri sü­rerek kendi teşhisi ile kocasının teşhisini çürüttü. Yapacak iş, genç kızı gezdirip eğlendirmek suretiyle, olup bitenleri unutturmaktı. At­ları vardır arabaları vardı. Nereye isterse oraya götürebilirlerdi. Amma ne garip ki bu çocuk da ne dolmalarla helvalarla gidilen kır gezinti­lerinden ne de Beyoğlu piyasalarından ve tiyatrolarından fazla hoş­lanıyordu. Ona kalırsa, can attığı rahatlayıp zevklendiği yerler, eski emektarların evleriydi. Varsa yoksa onlardı.

Bir kısmı iyiden iyiye halli vakitli; bir kısmı daha mütevazı bir kısmı ise dar bütçe ile geçinen bu çırak olmuş emektarlar da Küçük hanımlarını dört gözle beklerlerdi. Zira onun bir söğüt dalı gibi ince ve nazlı varlığı, evleri için hem bir şeref hem de bir saadetti. Çünkü o her hangi bir misafir gibi gelmez; tevazuu, tatlı ve yumuşak tutu-miyle bir rahmet bir hayat nefhası gibi, insanın canına can katarak gelirdi.

Ev bark sahibi olmuş bu eski halayıklardan, hanımlarına senede bir kaç defa ziyafet çeken hâli vakti yerinde olanların başında, Te-rânedil Kalfa’yı saymak lâzımdı.

(Samiha Ayverdi, İbrahim Efendi Konağı, 1964, s.198-201)

  

Samiha AYVERDİ (1906-1993) Roman, anı, sohbet yazarı

KAYNAKÇA 1.Kazım YETİŞ, Samiha Ayverdi Hayatı ve Eserleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993. 2. Mehmet Nuri YARDIM, “Bir Devrin Sonu : ‘İbrahim Efendi Konağı’, Hece Dergisi Roman Özel Sayısı, 65/66/67 Mayıs/Haziran/Temmuz2002. s,642-653.

(7226)