Orhan Kemal, Eskicinin Oğulları

0
870

TANITIM: Tarımda sanayileşme aşamasındaki Adana’da bir ailenin çözülüşü anlatılır. Eskici vatan için savaşlara katılır ancak rahat değildir. Köyden Adana’ya göçer, eskici dükkânı açıp oğullarıyla çalışır. Aile üyeleri arttığı halde gelir düşünce sorunlar başlar. Otoriter baba, çocuklarına söz hakkı tanımaz. İşbölümü ve birikim yoktur. Günlük yaşayan aile, pamuk toplayarak eski güzel günlere dönebileceğini düşler. Oysa orada da emek sömürüsü vardır. Aile de az pamuk toplar. Aldıkları avansı kapatamadan aç, susuz kalır hasta olurlar. Orhan Kemal uzatılmış eserinde çelişkileri, kişilerin özelliklerini de iyi anlatır.

ÖZET:

Kocaman bir granit parçasını hatırlatan topal Eskici, büyük Mehmet ve küçük oğlu Ali ile ayakkabı tamiri yapan bir dükkân işletirler. Varlıklı bir ailenin oğlu olarak büyüyen, Trablusgarp Savaşı’na katı ayağını kaybeden, bununla birlikte şaşaalı çiftlik hayatını da kaybedip çocuklarıyla bir köyde demircilik yapan, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra köydeki hayatını da kaybeden Eskici, yaptığı işten ve kazandığı paradan memnun değildir. Hele karşısına bir Yugoslav göçmeninin aynı işi bir dükkân açması Eskici’yi çileden çıkarır. Berber Fahri, Oğlan Cemil gibi adamlar vatan savunmasında ayak kaybetmenin ne olduğunu bilmedikleri gibi hükümet de bir gazinin dükkânının karşısına bir Yugoslav göçmeninin dükkân açmasına izin vermektedir.

Artık “Eskici Dükkânı” iki aileyi besleyememektedir. Eskici, üç çocuk sahibi olan, fabrikadaki işini kaybedip babasının dükkânından beslenen büyük oğlu Mehmet’in başının çaresine bakması gerektiğini düşünür ve bu düşüncesini küçük oğlu Ali’nin ağasına iletmesini ister. Babasının geçimsiz, zorba ve şarap düşkünü olduğunu düşünen Ali, ağasına haksızlık edilmesine tahammül edemez. Çok olgun ve anlayışlı olan Mehmet kardeşinden durumu öğrenince kızmaz, hatta babasını haklı bulur. Karısıyla kütlü toplamaya gitmeye karar verir. Bu kararı duyan Ali de abisi ve yengesiyle gitmek ister.

Eskici, “başının çaresine baksın” dediği için pişmanlık duyar, üst üste içtiği şaraplardan sonra büyük oğlunun evine gelip, torunlarını ağlayarak kucaklar. Küçük oğul, boğaz tokluğuna çalışıp bir de hakaret yediği basından usanmıştır. Ali, dükkâna gelince babasıyla kavga eder ve abisiyle kütlü toplamaya gideceğini söyleyiverir. Baba, önce sövüp sayar, sonra yalnız kalacağını düşünerek ağlar. Bu arada küçük oğlunun da gideceğinden habersiz olan anne, mahalle kadınlarıyla dedikodu ederken, yazının çıplağını karı edinen büyük oğlunun kütlü toplamaya gitme isteğini kabullenir ve gelini aleyhinde söylenir.

Ali, ağabeyinin evine gelir. Babası kendisine çok ağır bir hakarette bulunmuştur. Artık bir daha dükkâna ve eve dönmeyecektir. O sırada kütlü amelesi toplayan elci gelir. Mehmet, karısı ve Ali yirmişer lira avans alırlar. İki kardeş, kütlüden kazandıkları parayla seyyar bir Eskici Dükkânı kurup babasından bağımsız çalışacaklar ve belki daimi bir dükkân bile açabileceklerdir. Eskici, oğluna yaptığı hakaretten yine pişman olur, ağlar, karısını oğlunun peşine gönderir. Ali dönmez. Büyük oğul, dükkâna gittiğinde bir şekilde kütlü işini babasına söyleyiverir. Baba, Ali’nin de gideceğini duyunca öfkelenir. Oğluna “Ali’mi benden ayırma” diye âdeta yalvarır. Sonra Mehmet hedeflerini anlatınca Eskici “Resul Ağa’nın torunları kütlü toplamaya gidemez” fikrinden vazgeçmeye başlar. “Beni de götürün, beni burda yalnız bırakmayın” der. Oğullarının kazandıklarına kendisinin, karısının ve kızının da kazanacaklarını ilave eder ve “ısmarışçı dükkânı” açabileceklerini hayal eder. Bu dükkân onları eski varlıklı günlerine kavuşturacak bir imkândır. Mehmet bütün aile fertleriyle ayrı ayrı görüşerek; her birinin zaaflarına göre ikna yolunu deneyerek Ali’yi babasının da gelmesine, anneyi aşağılık bir iş olan kütlü ameleliğinin kendilerini kurtaracağına, konak sahibi olacaklarına ikna eder. Herkes barışır. Kütlü işine razı olmayan tek kişi evin kızı Zeliha’dır. O da bu işten utanmakta, komşu evdeki liseli oğlanı kaybedeceğini düşünmektedir.

Nihayet boyaları dökük bir kamyona bir gün eşyalarını yükleyen aile, “yazı” dedikleri tarlaya doğru yola koyulurlar. Bu yolculukta evin kızı Zeliha ile şoförün yardımcısı Ünal arasında bir ilişki gelişir. Ünal, “alaçık” denilen çadırları kurmalarına yardım eder. Ustasıyla kavga ederek orada kalır. Gece yarısı karşı köye gitmek üzere yola çıkar. Oysa ilerdeki hendeğin içinde Zeliha’yı bekleyecektir. Sıcak ve sinekler, ailenin nasıl bir yere geldiğini ilk gecede hatırlatırlar. Ertesi gece Ünal’ın getirdiği içkiler içilir, herkes bir tarafa sızar. Ünal’la Zeliha yine hendek içinde buluşarak birbirlerinden ayrılmayacaklarına söz verirler. Ailenin yiyeceği tükenmek üzeredir. Herkes elcinin gelip avans vermesini bekler. Elci yerine yine Ünal gelir. İçki, yiyecek ve Atebrin hapı getirir. Sıtmanın dehşeti görülmeye başlanmış, Mehmet’in çocukları ve Zeliha baş ağrısı ve ateş içindedirler. Buna rağmen pamuk toplamaya devam ederler. Çünkü bu rezalet iş bitince eski günlere kavuşulacaktır.

Eskici yine oğlu Ali ile kavga eder. Babasının küfürlerine dayanamayan Ali, geldiği için pişmanlık sözleri sarfeden babasına “dönersen dön, seni tutan mı var” der. Eskici bunun üzerine artık bir damat gibi algılanan Ünal’a şehre dönüp dükkânda birlikte çalışmayı teklif eder. Yıllardır kimsesizlikten, yersiz yurtsuzluktan usanan Ünal için bu müthiş bir imkândır ama eskicinin oğullarından çekinir. Karı koca, küçük oğulları Ali’yi ağabeyi Mehmet’in kışkırttığını düşünürler. Eskici büyük oğluna tokat atar ve bundan sonra oğullarının olmadığım söyleyerek kızı, karısı ve Ünal’la şehre döner. Tarlada kalan oğullarının yiyecekleri tamamen biter. Her gün cırtatan domates salatası yerler. Elci gelince avans isterler fakat elci, az pamuk topladıkları için bağırıp çağırır; toplanılan pamuklar tartılır ve görülür ki kazanılan para avans alınan paranın yarısı bile değildir. Kâtiple elcinin getirdiği yeni usta ırgatlar tarlaya dalıp toplamaya başlarlar. “Acımızdan öleceğiz” diyen insanlara “geberin” diyen elci ve kâtip çekip giderler. Yeni gelen amelelerden Zeynep’le Ali arasında işaretlerle başlayan bir ilişki gelişir. Başından çeşitli felaketler geçen Zeynep, halasıyla sıtmadan harap olmuş bu aileye yardım eder.

Topal Eskicinin öfkesi geçmiştir. Evinde kızıyla yatan Ünal’ı yiyip içen bir hayvan olarak görmekte, oğullarını aklından çıkaramamaktadır. Birgün, küçük oğlu Ali’nin birden dükkân kapısına yığılıp kaldığını görür. Eskici oğlunu kucaklayıp ağlar. Ali, ağabeyinin daha kötü durumda olduğunu söyleyince baba yıkılır. Mehmet’i alıp hastaneye götürürler ama yer (yatak) bulamazlar. Eskici Dükkânı satıp oğullarının ilaçları ve beslenmeleri için harcar. Varlıklı günlere dönüş hayali böylece tamamen bitmiş olur. Roman, damat Ünal ve gelin Zeynep’in fabrikada iş bulmasıyla sona erer.

(Mehmet NARLI,”Eskici Dükkânı”, Orhan Kemal’in Romanları Üzerine Bir İnceleme, T.C.Kültür Bakanlığı, Ankara 2002, s.192-194)

 

Türk romanı

ESKİCİ DÜKKANI

 

Ardında kızı, mutfağa geldi. İyice karanlıklar inmiş­ti. Zeliha aklederek kibriti aldı, gaz lâmbasını yaktı. To­pal eskici kırılmış küçük küçük buzlarla çevrelerini bes­lediği rakı şişelerinin bulunduğu su kovasının başından kalktı, lâmbayı yakanın kızı olduğunu anlayarak :

—  Vay, Zalha Sultan! dedi. Yavrum.  Bizi  karanlık­tan kurtardın, Allah gönlüne göre versin!

Kollarını yana açtı:

—  Gel seni öpim evlâdım!

Zalha’nın yüreği alabildiğine kabarmıştı, dokunsalar ağlayacak. Babasının iki yana açık kollarına gitti. Kalın, güçlü kollarla kızını sardı. Sardı ama uzatmadı bu işi. Şa­şılacak şey, bu onun Zalhası mı? Daha düne kadar yakın bir geçmişte mosmor bir et parçası gibi doğup, köyün birtakım dallarla örtülü bir kerpiç huğunda viyak viyak kıyametleri koparan yaratık mı?

Kızından hafifçe uzaklaştı:

—  Sen koskocaman olmuşsun meğer kız, bayağı ge­linlik!

Bu sözler Zalha’ya pek dokunmuştu. Gelinlik olmuş­tu, evet ama yarın, öbür gün kütlüye gideceklerine göre, kim alacaktı, onu? Fabrika ameleleri, çapa ırgatlarından başka kim? Erdal öylesine uzaklara gitmişti ki içinde.

Hıçkırdı. Babası telâşlandı:

—  Ne o yavrum! Niye ağlıyorsun?

Zeliha cevap vermiyor, veremiyordu. Ne diyecekti? Beni Erdal ve Erdal gibilerden ne diye uzaklaştırıp kaba saba amelelere yem etmeğe çalışıyorsunuz? Kütlüye gitmek, amele olmak istemiyorum ben. Beni burada bırakın, ben kalırım burada. Siz nereye isterseniz gidin, ilişmeyin bana mı diyecekti?

Babasıysa hâlâ sıkıştırıyordu:

—   Ha? Niye? Cevap versene kızım!
Zorla başını kaldırıp:

—   Bir şey yok, dedi.

—   Nasıl yok? Yok da ne demiye ağlıyorsun?

Araya anne girdi:

—  Canım ahret suali sorma, dedi. Gel kızım gel!

Elinden tutup odasına götürdü. Zeliha odasına gelin­ce, kendini annesinin kollarına bırakıp büsbütün boşan­dı. Her zamandan çok sarsılarak uzun uzun ağladı. Tecrübeli kadın hiç bir şey

sormuyordu, ister liseli oğlana, isterse kütlüye gidip ele güne karşı rezil olacağına ağlasın.Geçecekti

Hem geçecek,  hem de alışacaktı  ister istemez. Zalha bütün bunları yadırgıyor, ağlıyor diye oğullarıyla kocasının gönül bağladıkları, sonu hayır bir şey­den vazgeçilemezdi ya!

Mutfağa döndü. Gazocağındaki kapta kırmızı boynuz biberi kaynayıp duruyor, gelin mutfağın bir kenarında tahta tokaçta çiy köftenin etini döğüyordu. Büyük oğulla küçükse bir yandan salata yapıyorlar, bir yandan da çene çalıyorlardı. Kocası usullacık yanına sokularak sordu:

—  Neymiş, niye ağlıyor?

Kadın her şeyi usul usul, kocasını da kızdırmamaya dikkat ederek anlattı.

Topal eskici, mutfağın karşı duvarında çivide asılı gaz lâmbasının sarıya boyadığı kırmızı sakalını ağır ağır karıştırarak kızını düşünüyordu. Karısı gibi o da bu «Kütlü toplamaya gitmek» işinin ayıbını idrâk etmiyor değildi ama, başka çareleri var mıydı? Gidecekler, bin, bin iki yüz lirayla dönecekler, dükkânı adam edecekler, ısmarıççılığa başlayacaklardı. Onlar için bu dirdikten kurtuluş ancak böyle olabilirdi. Yoksa o da biliyordu kütlüye gitmenin, kütlü ırgatlığının ayıbını. El, gün, eş, dost, bildik, gördük, tanıdıklar.

Kızının yanına gitmek üzere mutfaktan çıktığının hiç kimse farkına varmadı; karısından başka. Büyük oğul geniş bir beyaz tabağa doğradığı domatesleri hıyar dilimleriyle süslüyordu. Bir ara başını kaldırıp yanıbasındaki kardeşine sordu:

—  Alacığın nasıl kurulacağını Fellâh’tan iyice öğreneydin, dedi.

Küçük omuz silkti:

—  İyice öğrenecek nesi var? Alt tarafı dut mertek­lerini yere saplıyacan, uçlarını birleştirip bağlıyacan, son­ra da üstüne çul attın mı al sana alacık!

—  O kadarını ben de biliyorum ama, gene de herşeyin bir ustalığı var. Neyse… -Anasına döndü- Siz ha­zır mısınız?

Günlerdir konuşulan şeylerdi. Kadın, genişçe bir ba­kır tepside suyla hafif hafif tavlandırdığı bulgurdan ba­şını kaldırıp oğluna baktı:

—  Hazırlanıp da. dedi, bir hır hırttan başka neyimiz var?

—  Hırt mırt, mırt hırt…  Tekmil  eşyanızı götürecek değilsiniz ya!

—  Değiliz tabî.

—  Bir iki çul çuval, yatak matak…

—  Tencere, sahan manan..,

—  Bizim leğençemiz yok, sizinkini alın.

—  Kazan? Kazanımızı da alalım mı?

—  Alın ya. Nasıl olsa kamyonla gideceğiz. Sırtımız­da götürecek değiliz… Bize bir de iyi bir it lâzım yazının yüzünde…

Bir kenardaki leğende kâğıttan kayık yüzdüren Cavit:

—   İt var baba! dedi.
Büyük oğul güldü:

—   Nerde?

—   Bizim orda. Karalı beyazlı, koçça it!

Ayşe, annesinin et doğduğu  kalın tahtanın yanına cömelmiş, annesinin eti tokmakla döğüşüne bakıyordu. Kardeşine bakmadan, gözleri döğülen ette:

—  O it olmaz baba, dedi. iki kardeş bakıştılar:

—  Hadi kız, sen de. Sen ne anlarsın itten?

—  Bir sen anlarsın!

— Anlarım tabi. Biz, o iti Çatakafa’ynan arabaya bile koştuk!

—  Deli, it arabaya koşulur mu?

—  Gelin işini bitirmişti, kaynanasına usulcacık haber .erdi:

—  Et hazır anne…
Kaynana bakmadan sordu :

—  Çiğindiriğim aldın mı?

Almamıştı, alması gerekti. Usulcacık kalktı, raftan bir bıçak alıp geldi, macun gibi doğduğu etin başına yeniden çömeldi, başladı etin içinden bıçağın keskin ağzını geçirmeğe. Her geçirişte bıçağa takılan beyaz beyaz lif­ler etten çıkarılırken, kaynana mırıl mırıl söyleniyordu:

— Her şeyi ben düşüneceğim. Söylesem bir türlü, söylemesem bir türlü… Bizim eve geleli on bir sene olu­yor kızım. Biraz kafanı işletsen olmaz mı? Et hazır an­ne diyorsun. Bir etin iyice hazır olması sığındırığının alnmasıyla olur. Sen…

Büyük oğul sözünü bir soruyla kesti:

—  Toz kırmızı biberiniz var mıydı ana?

—  Var yavrum,  var şükür.  Ali  yavrum,  bak  orda rafta. Kakao kutusunun yanındaki mavi kutuda.

Küçük oğul kalktı anasının söylediği kutuyu aldı, ağasına getirdi.

—  Acıca olsun ha ağa…

—   Bak hele bak!

Ana hâlâ gelini için mırıldanıyordu. Sonra sustu. Sustu ama kim ne derse desin, bu yazının cıplağındaydı uğursuzluk. Yıldız dolu koyu lâcivert göğü, saz örtülü kerpiç evleriyle köy geçti içinden.

 

Orhan Kemal (1914-1970) Roman, hikâye, tiyatro

Asıl adı Mehmet Raşit ÖĞÜTÇÜ. Ceyhan ve Adana’da orta okulda okudu, Suriye’de sürgün bulunan babasının yanında kaldı. Gençliğinde pamuk tarlaları, fabrikalarda çalıştı. 1950’de gelip yerleştiği İstanbul’da yazarak geçinmeye başladı. Şiirle girdiği edebiyat dünyasında toplumcu gerçekçi görüşle yazdığı romanlarıyla tanındı. Yaşayıp gördüklerini akıcı, konuşmalı bir biçimde anlattı.

Roman: Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile; Bereketli Topraklar Üzerinde, Gurbet Kuşları, Murtaza. Hikâye: Ekmek Kavgası, 72.Koğuş, Dünyada Harp Vardı. Tiyatro: İspinozlar.

KAYNAKÇA:

1.Mehmet NARLI, Orhan Kemal’in Romanları Üzerine Bir İnceleme, T.C.Kültür Bakanlığı , Ankara 2002. 2. Hikmet ALTINKAYNAK, Orhan Kemal’in Hikâyeciliği, 2000. 3. Asım BEZİRCİ, Orhan Kemal, 1984, 4. Fikret OTYAM, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları,1975.

(12169)