Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı

0
650

TANITIM:

Belgesel roman örneği. Mustafa İnan’ın belgelerini inceleyen Oğuz Atay gençlerin bilim adamı olasını özendirmek amacıyla kitabı TÜBİTAK’ın desteğiyle yazar. Üniversiteli aday ile profesörün (yazar) ödül töreninde tanışıp Mustafa İnan’ın hayatını soru cevap yöntemiyle araştırmalarını anlatılır. Oğuz Atay, hocasına borcunu öderken eleştirel tutumunu da sürdürür.

ÖZET:

Romanın yazılışı bir yıllık bir zamana yayılır. TÜBİTAK’ın Bilim Hizmet Ödülü’ne layık görülen Mustafa İnan’ın ölümünden sonra hanımına verilmesi töreninde genç ile profesör karşılaşırlar. Bu yazılma aşamasıdır.

Mustafa İnan’ın Adana’da yoksulluk ve yoksunluk içinde başlayan hayatı da zaman sırasına göre ele alınır. Böylece kahramanın hayatını kronolojiye göre öğreniriz.

İlkokul, lisede başarılı olan küçük Mustafa’nın zayıflığı aileyi endişelendirir. Sıtmaya dayanan sayısal zekalı Mustafa liseden sonra Teknik Üniversiteye Giriş sınavına katılmak için İstanbul’da okuyanların alayıyla karşılaşır. Birincilikle kazanınca arkadaşları şaşırırlar.

Derslerdeki başarısı derecede de görülür. Almanya ve İsviçre’de doktora öğrenimini başarıyla tamamlar, hocalarının asistanlık tekliflerini kasul etmez. Öğrendiklerini yurdunun kalkınmasında kullanacaktır. Çetin mukavemet sorunlarını çözer. Öğrencilerinin iyi yetişmesi için çalışır. Tezler, kitaplar, makaleler, bildiriler hazırlar.

Ailesine de bakacaktır. Arkeoloji bölümünde okuyan Jale Hanımla tanışır, görüşürler. Nişanlılık ve evlilik dönemleri sıkıntılı geçer. Çünkü üniversitede hoca olan Mustafa’nın aylığı yetersizdir. Jale Hanım şehirlidir. Sabır ve anlayışla yaşarlar. Evin sorumluğu ve yönetimi Jale Hanım’dadır. Mustafa İnan ev işleri ve el becerilerini silmez.

Yahya Kemal çevresine giren Mustafa İnan, şiir ile matematik daha doğrusu sistem-düzen ilişkisini araştırır. Yüzlerce beyit ezberler. Sözcüklerin kökenleriyle ilgilidir. Müzik de sevdiği sanatlardandır.

Üniversiteli genç profesörün odasında ve değişik yerlerde yazar-hocayla buluşup hayat ve başarı öyküsünü izlemeye devam eder. Kendinde de bilim aşkı uyanmaya başlar.

Mustafa İnan, bölüm başkanı, dekan, rektör olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nin gelişmesi için çalışır. Bilim ve Cumhuriyet ilkelerinden ayrılmaz. Savunduğu temel kavramları öğrenci ve arkadaşlarına da aşılamaya gayret eder. Hastalanır. Hastahane’de serumun ne zaman biteceğini bir dakikada tespit eder. Bilimin hayata yansımasını sağlar.

METİN: MEŞHUR MUKAVEMETÇİ

İnşaat Mühendisleri Odasının dergisi, Türkiye Mühendislik Haberleri,Mustafa İnan’ın ölümü dolayısıyla yayımladığı uzun yazıya şöyle başlamıştı: Türk mühendislik âlemi, geçtikçe efsane haline gelecek aziz bir varlığını kaybetti. Bir efsane, ancak kahramanın başardığı işleri kavrayabilecekler için bir anlam taşır. Ancak, bir takım girişimlerde bulunarak işlerin güçlüğünü kavrayan bir insan, efsane kahramanın eşsiz gücünü değerlendirebilirler. Aynı yazıda soruluyor: “Mustafa İnan kimdir? Hayatının en verimli çağının başlangıcına kadar neler yapmıştır? İdealleri nelerdir? Bu soruların cevabı uzun yıllar Türk mühendislik ve bilim adamları tarafından aranacaktır.” Efsane bir geleneğe dayanır ve efsane bir bütündür. Efsaneyi yaratmakta bir efsane işidir. Oysa insanlarımız henüz, hüzünlü anma törenlerinde ve sadece göz yaşlarına dayanan bir dönemi yaşamaktadırlar. Herkesin, özellikle ‘Türk Mühendislik ve Bilim Aleminin işi gücü vardır; kimsenin, yabancı bir dergide yayımlanması mümkün bir ‘araştırma’ için kaybedecek zamanı yoktur. Biz, vakit kaybetmemek için, efsaneleşen kişileri ‘minnetle’ anarız,onun ‘mümtaz’ kişiliği önünde ‘hürmetle’ eğiliriz. Bu kahraman muhakkak ‘yeri doldurulamayacak bir kayıp’tır ve bu nedenle, yani yerini dolduramayacağımızı bildiğimizden, onunla, ilgili bir araştırma yapmak bizim gibi ciddi kimseler için söz konusu olamaz. Bu arada onun üstün gayretlerini, hasretlerini, anarız; senin yerine ben gitseydim, diyerek, hiçbir zaman niyetli olmadığımız davranışlardan söz ederiz.

Sonuç olarak Mustafa İnan’ın yerine kimse gitmedi; herkes yerinde kaldı.Ve büyük çoğunlukla için geriye kalan, kalplerde aynı ateşle yaşamakla birlikte, hoş sohbet ve fıkralarıyla ünlü ve görünüşü etkili ve hafızası yaman bir hayaldi.Başka söylenecek bir şey yoktu; o kadar yoktu ki, Mustafa İnan’ın hayatı hakkında bilgi toplandığını duyan ve Mustafa İnan’ı tanıyan bir hoca, “Olur mu öyle şey” dedi, “Şimdi bu adam bana gelerek bir şeyler sorarsa ne diyeceğim? Bir mecliste birlikte oturuyorduk ve merhum bir halk türküsünün çalınması üzerine kalkıp oynadı mı diyeceğim? Bu zat bana Mustafa’yı sormaya gelseydi, hemen kovardım kendisini” Herkes efsane kahramanlarını, kendi yapamadığı ve yapmaya cesaret edemediği işlerin adamı olarak görür. Herhalde bu hoca da, o kadar isteği halde toplantılarda kalkıp bir türlü oynamaya cesaret edememişti.

“Bak,” dedi orta yaşlı profesör, “Vakitsiz ölümüyle tam verimli çağında aramızdan ayrılan Mustafa İnan için neler söylüyorlar. Meraklı biri, bazı bilgiler toplanmış. Bunlardan öğrendiğimize göre merhum çok güzel içli köfte yaparmış. Çok güzel taklit yaparmış. Bunları bize anlatan, bu taklitlerin nasıl olduğunu pek hatırlamıyor,ama galiba bir gün saraylı bir hanımın ağzından çok güzel konuşmuş. Hocanın özelliklerini de çok açık olarak belirtiyor aynı zat. Mustafa İnan, pırıl pırıl zekaya ve engin bir hafızaya malikmiş. Fazla söylemiyor: Ölümünü izleyen ilk günlerde herkes gibi ağlamaktan başka bir tepki gösterecek durumda değilmiş. Peki zaman geçince ne olmuş? Şimdi de ne yazık ki –bir şairin dediği gibi-İzlenimler tozlu bir zaman perdesi arkasında kaybolmuş gibi… imiş. Ve ne yazık ki aradaki zaman boşuna geçmiş. Herkeste Mustafa’nın engin hafızası yok ki.. Peki neden zekası pırıl pırılmış? Çünkü en karışık meseleleri, en güç problemleri kolayca anlarmış ve herkesin anlayacağı şekilde anlatırmış. Bu yüzden konferanslarını dinleyenler bir çok şeyler öğrenerek yanından ayrılırlarmış. Ne kadar açık anlatıyor merhumu, değil mi? Peki toplantılarda neden sevilirmiş? Çünkü şiirler okur, fıkralar anlatırdı, bildiği konulardan ilgi çekici örnekler verirdi.Bu sözler bir felsefe profesörümüzün”, “Eyvah,” dedi orta yaşlı profesör, “Seninle ben de böyle mi anlıyoruz acaba Mustafa’yı?”, “Yorum yok.” dedi genç adam, “Sonra işin sonunu getiremeyiz.” Profesör tekrar önündeki kağıtları eğildi:

“İşte Mustafa bu hasletleri yüzünden her meselenin derinine girmiş. Bilim adamlarımız da ona hayran, çünkü kurallarda yerinde müdahaleleri ve olgun fikirleriyle çalışmalarda etkili oluyordu. Peki nasıl etkili oluyordu? Çünkü, bir sınıf arkadaşına göre, beyninin biyolojik teşekkülünde muhakkak bir üstünlük vardı. Üstün meziyetlerinin biyolojik olduğunu da böylece öğrenmiş oluyoruz. Hatırlarsın, Mustafa İnan efsanelerinden birine göre de, Hoca Mustafa’yı tahtaya kaldırınca güneş birden açmış. (Daha önce bulutların arkasındaymış da) Şair olduğu anlaşılan bir arkadaşı da, Sana bir destan yazsam bana darılır mısın?/Mütevazı ruhunla yoksa kırılır mısın? dedikten sonra Mustafa herhalde çok kırılırdı bu arkadaşına. Fakat şairimizin niyeti iyi: Hiçbir maksat gütmeden, her şey içten gelirdi/Bu yüzden gönüllerde daima yükselirdi. Bu duygulu arkadaş sonunda, bir Mustafa İnan Enstitüsü kurulmasını ve oradan toplananların onun büyük adını durmadan anmasını teklif ediyor.”

Profesör gözlüklerini çıkardı “Dur yahu,” dedi. “Sahiden Mustafa için Teknik Üniversitede neler neler yapılacaktı. Ama sanıyorum daha bir dershaneye bile Mustafa İnan adını vermediler. Oysa ilk günlerde, törenlerde ne kadar ağlamışlardı, ne tekliflerde bulunmuşlardı.” Gözlerini boşluğa dikti. “Ah insanlarımız” dedi. “Ah insanlarımız. Ah küçük hesaplarımız. Ah dün akşam ne yediğini unutanlarımız.” Önündeki şiire baktı: “Zarar yok şair arkadaşım, zarar yok. Vezin ve ifade bozuk da olsa galiba sen haklısın”:

Seni tasvir elzemdir, bir parça dahi olsa

İçimiz çok yansa da, gözlerimiz de dolsa

Biraz metin olarak, seni anlatacağız

O çok büyük ruhundan ruhlara katacağız

“Neyse,” dedi profesör, “Biz işimize bakalım. Evet bu şair arkadaşı, Mustafa Hocanın unutulması için böylece pratik bir anma enstitüsü metodu bulmuş; neyse, ciddi bir enstitü de kurulabiler de tabii. Geçelim.İşte başka bir arkadaşı da Mustafa’yı unutmama yollarından biri olarak kendi davranışını örnek gösteriyor: Merhumu kesretle rüyalarımda görürüm, rüyanın hemen akabinde bir fatiha-i şerif okuyup ruhuna hediye ederim. Bu rüyalarını bize anlatmıyor, hatıralarından da söz etmiyor; çünkü bunların öyle etkisinde kalıyormuş ki, anlatmaya gücü yetmiyormuş.

Mustafa Hocanın tanıdıkları arasında ona ait belgelere sahip olanlar da var:

“Rahmetlinin bende evinin temizlenmesi ve hazırlanması için bir mektubu vardır.” Rahmetlinin orta okuldan beri arkadaşı olan başka biri de galiba onu pek iyi tanıyamamış: “Mustafa gayet güzel voleybol oynardı.” Aynı arkadaş, Mustafa İnan’ı son görüşünü şöyle anlatıyor: “Beyoğlu’nda bir pastahanede bana pasta ikram etti. O tarihten sonra kendisini görmedim. Zekası ve hafızası, karakteriyle nadir şahsiyetlerdendi, memleket için büyük bir kayıptır.” Evet, artık kimseye pasta ikram edemeyecektir. Bir senatör de Mustafa Hocanın sevdiği Karadenizli fıkrasını uzun uzun anlatıyor, onun hakkında yazdığı bir mektupta; fıkra, yazının yarısından fazla yer tutmuş. Merhum bir şair de edebiyattan hoşlanmayan ve çoğu zaman edebiyat anlamayan riyaziyeciler arasında Mustafa İnan gibi gerçek ve derin bir aydın olmasına seviniyor. Her halde riyaziyeciler bu merhum şairin yazdığı şiirleri gördükten sonra edebiyattan hoşlanmamaya karar vermişlerdir. Mühendis Mektebinden bir arkadaşı da Mustafa İnan hakkında gönderilen yazıları sanki okumuş gibi, bunların çoğunun ortak özelliğini dile getiriyor: “Bu yazdıklarımın hiçbir şey ifade etmeyeceğini çok iyi bildiğim halde kendisine beslediğim saygıyı tekrarlamak ve örnek insan Mustafa’nın aziz hatırasını bir daha anlamak için bu satırları yazmış bulunuyorum. Bu yazıları okumak zahmetinde bıraktığım için sizden tekrar özür dilerim.” Samimi bir arkadaşmış. Mustafa’nın yabancı ülkelere yerleşen arkadaşları, değil Mustafa’yı, Türkiye’yi bile hayal meyal hatırlıyor: onlar için koca Türkiye bile uzak bir hayal olmuş;yalnız, Amerika’ya yerleşen Şenol Utku, bir arkadaşıyla birlikte yaptığı bir çalışmasında merhum profesör Mustafa İnan’ın kendisine bilimsel araştırma ruhunu aşıladığını belirtiyor.

Profesör başını kaldırarak gülümsedi: “Bak bu ilginç.” Önündeki kağıda baktı: “Bu zat da, çoğu insanımızın kendisine biri hakkında bilgi vermesi istenildiği zamanki davranışıyla karşımıza çıkıyor: Önce kendisiyle ilgili bir sürü şey anlatıyor. Bir şantiyede Mustafa ile birlikte çalışmışlar. Bu şantiyenin şefi çok iyi bir insanmış, işine sabahları çok erken gelirmiş, çünkü akşamları erken yatarmış. Ama bak ne diyor bu arada: Hatırladığıma göre İtalyan hükümeti kendisine bir nişan tevcih etmişti. Bu nişanın kendisine verilmesi töreninde yaptığı konuşmayı şöyle anlatmıştı: Nişan takıldıktan sonra bir cevap vermek icap ediyordu.İyi İtalyanca bilen bir bayandan cevabın metnini ve şivesini ezberlemiştim. Sıra bana gelince konuşmaya başladım. Benim bu kadar İtalyanca bildiğimi görenler şaşırmıştır herhalde. Sefaret mensupları da konuşmam bitince yanıma yaklaşıp bir şeyler söylemeye, benimle konuşmaya başlamışlardı. Anlaşılan rolümü lüzumundan fazla iyi oynamışım.Fakat İtalyanlar sözlerine benden bir tek karşılık bile alamadılar tabii.”

( Oğuz ATAY, Bir Bilim Adamının Romanı, Ankara 1975 s.202206)

Oğuz ATAY ( 1934-1977) Roman, hikâye, oyun, günlük yazarı

Hukukçu babasının milletvekili olduğu Ankara’da Maarif Koleji’ni ( Türk Eğitim Derneği) bitirince girdiği İstanbul Teknik İnşaat Fakültesi’nden 1957’de mezun oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken beynindeki urdan kurtulamadı. 1960’tan sonra sorgulayıcı, eleştirici aydının sorumluluğunu ve sorunlarını, yalnızlığını yeni roman çığırına uygun yazdı.

Roman: Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar. Hikâye: Korkuyu Beklerken. Oyun: Oyunlarla Yaşayanlar.

KAYNAKÇA: 1.Gürsel AYTAÇ, « Bir Bilim Adamının Romanı », Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler,Gündoğan Yayınları, Ankara 1990, s.193–207. 2. Yıldız ECEVİT, Oğuz Atay’da Aydın Olgusu, 1989. 3. Tatjana Seyppel (Çev. Tanıl Bora),Oğuz Atay’ın Dünyası 1989. 4. Berna MORAN, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, 1990.

(7828)