Memduh Şevket Esendal, Ayaslı ile Kiracıları

0
390

TANITIM: Ankara’ya gelen değişik yapıdaki insanların bir apartmandaki yaşayışları geçmişleriyle anlatılır. Zıt karakterlerin bulunduğu kitapta Ankara’nın aydın, sanatkar ve esnaf tipleri de ele alınmıştır. Yazar da Ankara’ya alışamaz o da uyumsuzdur.

ÖZET :Ankara`nın başkent oluşunun ilk yılları. Şehirde ev bulma, barınma çok zordur. Bu yüzden birçok aileler aynı çatı altında iç içe oturmaktadırlar. Yeni yeni yapılan binalar adeta kapışılmakta ve anlaşan kimseler arasında paylaşılmaktadır. İşte bu sıralarda Ayaşlı İbrahim Efendi de Ankara`da bulunmaktadır. Ayaşlı İbrahim Efendi, gençlik yılları epeyi karanlık geçmiş bir halk adamıdır. Bir zamanlar dağa çıkmış, türlü işler çevirmiş, hapis yatmıştır. Daha sonra Kastamonu dolaylarında hancılık, otelcilik denemelerinde bulunmuştur.

Ayaşlı İbrahim Efendi, bir gün bir yolunu bulur, yeni yapılmış bir apartmanın dokuz odalı bir katını uygun fiyatla kiralar. Sonra hancılık ve otelcilikten edindiği tecrübelere güvenerek bu dairenin her odasını ayrı bir aileye kiraya verir. Bunlardan birini de kendisine ve üvey kızına ayırır.

Apartmanın dokuz odasına karşılık banyosu, tuvaleti ve mutfağı bir tanedir. Bu yüzden Ayaşlı`nın kiracıları – ister istemez – içli dışlı yaşamak ve bu yaşamın şartlarına uymak zorundadırlar. Hem de her odada oturan aile ve kişiler apayrı huyda, karakterde, yapıda, duyguda ve düşüncede bulundukları halde…

Küçük bir Babil kulesini andıran bu aileler topluluğu, genellikle orta halli kimselerden meydana gelmiştir.

Kiracılardan Şefik Bey, emekli bir konsolostur. Memurluk zamanı gölgeli geçmiş, bu yüzden vaktinden önce emekliye ayrılmıştır. Ne var ki yükünü tutmuş bir adamdır. Cimriliği, kirliliği, hatta pisliği ile – başta hizmetçi halide dahil – bütün kiracılar ondan tiksinmektedirler.

Hâki Bey`le karısı Turan Hanım, birbirlerinin işlerine pek de karışmayan bir karı-kocadırlar. Turan Hanım, azılı bir kumarbazdır; kısa zamanda kiracıların çoğunu isteğine uydurmuş, oyuna alıştırmıştır. Durmadan onların paralarını çekmektedir. Biraz da iffetsizdir.

Kendisini fabrikatör olarak tanıtan İskender Bey’in, aslında uyuşturucu maddeler kaçakçısı olduğu romanın sonuna doğru anlaşılacaktır.

Hasan Bey, başından türlü felaketler geçmiş bir adamdır. Artık hayatta en büyük avuncunu içki teşkil etmekte, bol bol da içmektedir.

Buharalı Abdülkerim Bey, karısı, sinirli, yaygaracı küçük çocukları; Ayaşlı`nın üvey kızı Faika, onun kaynanası; bir bankada çalışan ve geniş çatı altında olup geçenleri gönül ehli bir kimse olarak bize anlatan adam; sonra dişili erkekli, büyüklü küçüklü daha birçok insan; zaman zaman bir araya gelerek, zaman zaman kendi dünyalarında yaşayarak romanın kovanı içinde bir arı gibi dolaşıp durmaktadırlar. Ama her yerde, her zaman olduğu gibi Ayaşlı İbrahim Efendi`nin – bir tesadüfle – bir çatı altına topladığı bütün bu insanlar, gün gelir dağılır, sahneden çekilirler; Turan Hanım, uygun bir yer bulunca, buradan ayrı bir ev tutar. Şimdi artık onun evinin önünde adı belli kişilerin otomobilleri bile beklemektedir. Hasan Beyè inme iner. Konsolos emeklisi Şefik Bey bilinmeyen kimseler tarafından ve bilinmeyen nedenlerle öldürülür. İskender Bey zaten tutuklanmıştır. Ayaşlı İbrahim Efendi de küçük bir soğuk algınlığının sonunda ölünce artık ortak hayat sahnesinin perdesi de iner. Evli evine, köylü köyüne…

(Şemsettin KUTLU, Türk Romanları 4.bs., Toker Yayınları, İstanbul 1999, s.122123)

METİN

(Aşağıda roman kahramanlarından İskender Bey tanıtılır.)

“… Altı numaralı oda boştu. Burada bir Yahudi kadın terzisi oturuyormuş, kızmış. Birkaç kişi geldi, gezdi, tutan olmadı. Ben, banka arkadaşlarımdan biri tutsun diye istedim. Bir arkadaş tutacaktı, sonradan caydı. Karısı geleceğini yazmış, bir oda içinde oturamayacaklarını düşündü. Bu arada Ayaşlı`nın eski bildiklerinden biri gelmiş; onu buldu, getirdi, odaya yerleştirdi. Ona biraz eşya da aldı.

Ayaşlı otel tuttuğu zamandan bu genci de tanırmış. Çok zaman Ayaşlı`nın müşterisi olmuş. Halide bu yeni gelen komşuyu beğeniyor. “Genç, temiz, kibar” bir adam olduğunu söylüyor.

Neci bu adam, diye sordum.

Tüccar, dedi.

Adını bilmiyor. Gitti. Kapısındaki kartın üstünde her satırı ayrı ve güç okunacak kadar süslü yazılarla:

İSKENDER BEY

Hemşinli Zade

Fabrikatör

yazılı. Bizde fabrikatör çok olmadığı için gözümün önüne bir örnek, bir tip getiremedim. O gün bu yeni komşumuz, benim odama da bir kart bırakmış. Ertesi sabah da Ayaşlı ile birlikte beni görmeye geldiler. Otuz yaşlarında, temiz giyinmiş, hafif koku sürünmüş, uzunca boylu, incerek, ince uzun yüzlü, gözleri birbirine yakın bir efendi. Akıllı, kurnaz, çalışkan, övünmeyi, kendini satmayı sever insanlardan olduğu gözlerinden belli oluyor. Arkadaşlığı çekilir. Herkese temiz, terbiyeli davranarak akıllı konuşmak istiyor.

İskender Bey’in babası Hemşinli imiş. Büyük muharebeden evvel Rusya`da birkaç şehirde büyük fırınları varmış. İskender Bey Rusya`da doğmuş. Çok yıllar orada kalmış. Kendini yüksek tahsil görmüş gibi satmak isterse de yalnız cimnazı bitirmiş. Muharebeden sonra babası kaçmış, İskender orada kalmış. Becermiş, partiye de girmiş. Partinin ateşli adamlarından olmuş. Aynı kelimelerle başlayan, aynı kelimelerle biten, birçokları tarafından söylenilmiş olan inkılap nutuklarından binlercesini söylemiş. Yumruğunu sıkmış, sallamış, bağırmış, terlemiş; arkasında Rus gömleği, belinde kayış, geniş külot pantolon, dar çizmeler, meşin ceket, koltuğunda meşin cüzdan, bir otomobilin köşesine yaslanarak şehirlerde gezmiş, masanın uzak bir köşesine ilişerek saçları dağınık, dişleri arasında cigarasının uzun zıvanasını çiğneyerek toplantılarda zararsız sözlere karışmış. Böyle bir zaman yaşadıktan sonra günün birinde yakasını parti içinde parti çıkarmak isteyen arkadaşlarına kaptırmış. Epey korku çekmiş ise de ucuz kurtulmuş. Onu erzak idaresi emrinde yumurta toplamak işi ile Kogan adında bir Yahudi arkadaşıyla Kiev taraflarına yollamışlar. Oradan bir kolayını bulup kaçmış… Bunları onun ağzından parça parça ancak birkaç ayda öğrendim. İlk görüştüğümüz gün bana Ayaşlı`yı otel tuttuğu zamandan tanıdığını, eşyası olmayan bir adam için burada yaşamak kolay değil ise de Ayaşlı`nın hatırını kırmadığını, gidip bir oda takımı aldığını anlattı. Sonra Almanya`dan bir mütehassıs getirttiğini, Adapazarı yakınlarında bir fabrika yaptırdığını, orada soğuk tuğla çıkardığını söyledi. Tuğlalardan örnek getirmiş, askerî fabrikalarda deniyorlarmış. Demiryolu idaresi denemiş, beş vagon almak istiyormuş… Sonradan öğrendim ki İskender’in “yaptırdım” dediği fabrika, bir eski un değirmeni imiş. Burasını kiralamışlar. İçine de birkaç makine koymuşlar. Almanya`dan gelen mütehassıs da bir Beyaz Rus`muş. İstanbul`da likörcülük yapıyormuş. Anlaşılıyor ki İskender onu da boğaz tokluğuna tutmuş, o adam da bir şeyler yapmış, birkaç bin tuğla da istasyona gelmiş. İskender, bu tuğlayı tanıtıncaya kadar güçlük çekeceğini, sonra müşterisinin ayağına geleceğini söylüyor. Bu sivrice işe aklı eriyor mu diye Ayaşlı`nın yüzüne baktım: “Bir çimento işi yapsaydınız daha iyi olurdu.” demeyi düşündüm; ama söylemedim.

İskender Bey’i yalnız Ayaşlı değil, Faika Hanım da eskiden tanıyormuş. Faika ile bu yeni komşuyu, pek ağız ağıza, konuşurlarken gördüm. Doğrusu gönlüm biraz çürüdü. Bunlar da mı Ayaşlı`nın otelinde tanıştılar? Faika`nın yaradılışı sokulgan, oynak olduğu için, bir erkeğe çokça yüz vermesi çok görülmemelidir. Ben neye bunu gözümde büyüttüm bilmem? İskender sevimli adam olduğu, herkesin gönlünü avlamayı çoklarından iyi bildiği için, küskündür. İskender Bey, hizmetçilerle yüzgöz olmayı hoş görmez. Halide`ye de yüz vermiyor. Halide onu çok sevimli bulmakla beraber kibirli olduğunu söylüyor, her fırsatta İskender’i çekiştiriyor.

Ayaşlı Hasan Bey, ben, Halide`yi karşımıza alıp konuşuyoruz. Ona, hizmetçi gibi değil, Ayaşlı`nın kızı imiş gibi davranıyoruz. Halide, görgülü bir kız olmadığı için karşımızda biraz yakışıksız sözler söylediği, şaka etmeye kalkıştığı da oluyor. Biri dışardan görse bunları fazla bulur, belki çirkin de görür. İskender Bey dairemize gelinceye değin bana hiç çirkin gelmezken o gelince hizmetçiye karşı bu yarenliğimiz, ki biraz da benim yaradılışımın yaptığı bir şeydir, kendi gözüme de çirkin görünmeye başladı. Ancak, İskender’i daha yakından tanıdıkça bir zaman ondan çekinmiş olduğuma sıkılmaya başladım.

İskender’in odasına ilk gittiğim gün bana pek çok şey ikram etti. Çay, reçel, pasta, likör, şekerleme verdi. Az günde odasını düzeltmiş, süslemiş, duvarlarına resimler asmış. Masa örtüsü hem temiz hem süslü. Bana babasının, anasının, kardeşlerinin resimlerini gösterdi. Sonra Rusya`dan kaçırabildiği birkaç fotoğraf çıkardı. Bunlar, İskender’in mektepli zamanı resimleri idi. Babasının Rusya`da kalan zenginliğini anlattı. Türkçe`yi Hemşinli aksanı ile biraz da Tatarca, Rusça kelimeler karıştırarak konuşuyor.

Babasının resmine baktım: Pos, kır bıyıklı, iriyarı bir adam. Zenginlik, küçük burjuvalık üstünden akıyor. İskender’in genç mektepli resimlerinde duruşları ne kadar yapma, ruhsuz ise babasının resimi o kadar canlı…”

(Şemsettin KUTLU, Türk Romanları, Toker Yayınları, İstanbul 1999 )

Memduh Şevket ESENDAL (1883-1952) Hikâye, roman ve anı, mektup yazarı.

Çorlu’da toprakla uğraşan bir ailenin oğludur. Düzenli öğrenim göremez, kendisini yetiştirir. İttihat ve Terakki’nin etkili üyesi olur. 1920-1924’te Azerbaycan, 1926-1930’a İran orta elçisidir. 1925-1926 yıllarında Halk ve Meslek gazetelerini çıkarır ve köylünün, mesleklerin önemini vurgular. Milletvekilliği ile CHP genel sekreterliği son görevleridir. Resmi görevlerinden ve siyasi kimliğinden dolayı M.Ş.E. kısaltmasıyla eserlerini yayınladı. Muzaffer UYGUNER’in hazırladığı bütün eserleri Bilgi Yayın evi’de basıldı.

Roman: Ayaşlı ile Kiracıları, Vassaf Bey, Miras Hikâye: Mendil Altında, Sahan Külbastısı, Veysel Çavuş,Bizim Nesibe, İhtiyar Çilingir. Anı, mektup: Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar.

KAYNAKÇA: 1.İsmail ÇETİŞLİ, Memduh Şevket ESENDAL, Akçağ Yay. Ankara 1999. 2. Muzaffer UYGUNER, Memduh Şevket Esendal, 1991. 3. Ömer LEKESİZ, Yeni Türk Edebiyatında Öykü 2. 1999.

(5412)