Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları

0
454

TANITIM: Mütareke yıllarında bir Paşazade’nin olumlu değişiminin anlatıldığı romandaki olay ve kişiler iyi tasvir edilmiş. Kemal Tahir, Türkiye’nin yol ayrımı saydığı bu dönemdeki yüksek tabaka ile halk tabakasını ele alır. Kâmil Bey’in çevresindeki sahtelik ve çıkarcılıktan arınıp Milli Mücadeleci oluşu eserin temel olayı sayılır. Kişi ve çevre betimlemeleri yerine konuşmayı seven yazar bu kitabında da canlı halk konuşmalarını bol kullanır.

ÖZET:

Kâmil Bey, II. Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek oğludur. Fransızca’yı Mekteb-i Sultanî’de (Galatasaray Lisesi) ana dili gibi öğrenmiş, Fransa’da Sorbonne’da felsefe okumuş, uzun yıllar Londra’da Shakespeare üzerinde incelemeler yapmış, Roma’da yıllarca resim eğitimi almış, İspanyolca da öğrenmiştir. Mısır, Hindistan, Çin ile Amerika kıtasını da gezmiştir.

Babasının ölümü üzerine, yirmi yedi yaşında büyük bir mirasa konan Kâmil Bey, 1913 yılında paşa kızı ve kültürlü Nermin Hanımla evlendikten hemen sonra yine Avrupa’ya dönerek orada yaşamağa başlamıştır. İstanbullu olduğu için askere de alınmayan Kâmil Bey, Balkan ve Trablus savaşlarında ise uzaklardadır. 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında İspanya’da yaşayan ailenin iki yıl sonra tek kızı Ayşe de Madrit’te doğar. Osmanlı İmparatorluğu savaşa katılınca, Kâmil Bey, Türkiye’nin İspanya elçiliğinde, elçinin söyleyişiyle, “kutsal vatan savunması görevini” ücretsiz tercüman olarak yapar.

Savaş bitince İstanbul’a döner. Suriye ve Mısır’daki çiftliklerin gelirleri kesilmiş, İstanbul’daki mülklerin çoğu da ya yanmış yada elden çıkmış elde iki dükkân ile bir köşk kalmıştır. Bağlarbaşı’ndaki harap köşkün selâmlık bölümünü tamir ettirdikten sonra buraya yerleşirler. İstanbul işgal edilmiş, İzmir’e çıkan Yunan ordusu ilerlemektedir. Anadolu’da kurtuluş toplantılar, hareketler başlamıştır. O zamana değin toplumsal ve siyasal davranışların dışında yaşamış olan mirasyedi Kâmil Bey, mahallesindeki halkla ilişki kurdukça, gerçekleri kavramağa başlar. Aristokrat bir aydın olan Kâmil Bey halkın durumunu ve ruhunu anlayarak devremci bir aydın olur.

Mekteb-i Sultanî’den sınıf arkadaşı İhsan, Kuvâ-yi Milliye yanlısı hareketlere katıldığı ve çıkardığı “Karadayı” adlı halk gazetesinde o yolda yazılar yazdığı için on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Gazeteyi şimdi karısı Nedime Hanım yönetmektedir. Kadın gebedir. İşsiz dolaşan Kâmil Bey, arkadaşının karısına yardım etmek için, Karadayı gazetesinin teknik işlerini üstlenir. Gazete yönetim yerinde, “gazete çıkarmaktan başka işler de görülmekte; Anadolu’nun bir kısım haberleri, gizli sayılabilecek haberleri, oradan geçmektedir.”

Kâmil Bey, bu çevrenin içinde, devrimci bir aydın olur. Ararat vapuru ile Anadolu’ya 650 ton mermi kaçırılmasına yardım eder; Yunan ordusunun Uşak ve Bursa gruplarıyla saldırıya geçme hazırlıklarını gösteren planları elde eder. Bunları Anadolu’ya gönderilmek üzere, bir kuru üzüm sandığı içinde, Tophane rıhtımında, Gülcemal vapurunun kahvecisine verirken yakalanır; tutuklanır, divan-ı harpte yargılanır, yedi yıl hapis cezasına çarptırılır. 30 Mart-3 Nisan 1921 arasında İkinci İnönü Zaferi’nin kazanıldığı dönemde Ramiz Efendi serbest bırakılırken Kâmil Bey yalnızlık içinde hapis cezasını çekmeye başlar.

(Behçet NECATİGİL, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Varlık Yayınları, İstanbul 1979, s.176)

METİN:

“Dışarıya yağmur yağıyordu. Dünya daralmış, bir pencerelik kalmıştı. Islak ağaçlarla dolu bir pencerelik dünya…

Neden sonra önündeki kâğıda baktı. Farkına varmadan bir şeyler çizmişti. Demek, sabahki enerji çeviriyle değil resimle ilgiliymiş… İçinde bulunduğu ruh haliyle bunun, sanata sığınmaktan başka bir şey olmadığını hemen anlayamadığından pek şaşırdı.

Büyük bir kâğıdın üzerine iki tane ağaç resmi yapmıştı. Büyük bir yorgunluk, tadına doyulmaz bir yürek ferahlığı duyarak bir zaman arkasına dayandı. Eskinin büyük sanat eserlerine dair karmakarışık şeyler düşünerek, bir süre öylece kaldı. Don Kişot’u, Servantes’i, onlardan sonra çevrilme sırası bekleyen büyük eserleri unutmuştu.

“Bir pencere dolusu dünya… Ama bir pencere dolusu dünya bile ölümle bir insana bazen elveriyor… Bazen bize bir tek mısra nasıl yeterse…”

Pencereden baktı. Marmara’yı duman kaplamıştı. Duman değil, Marmara bir volkan ağzı gibi tütüyor, daha doğrusu, doğa, şimdi, bütün ana unsurlarıyla öfkeli fakat aptal bir hayvan gibi insanın üstüne yürüyordu. Ondan korkmamak mümkün değildi. Bu korkuyu, romantik Alman ressamlarının ağır bulutlu, karanlığı bol tablolarını seyrederken bir çok kereler duymuştu.

Uzakta, İstanbul, kurşunîlerden, bu rengin koyudan açığa, açıktan koyuya giden bütün zavallı ayrıntılarından ibaretti.

Ara sıra bulutları yaran güneş, bu yaşlı Esir Şehre maskara renkleriyle makyaj rezilliği veriyordu.

Kâmil Bey, Tevfik Fikret’in, “Sis” şiirini hatırladı. Şair, kocaman bir çocuk gibi sevdiği şehrin taşına, toprağına öfkelenmiş, onu biraz da haksız yere hırpalamıştı. Oysa İstanbul’da, bütün öteki şehirler gibi, üzerinde yaşayan insanlar, iyi, haklı, güzel işler yaptıkları zaman, böyle kasvetli günlerde bile temizlenip gençleşir. Her yerinde korkaklık, âdilik, yeniklik varsa suç onun mu?

Neden sonra, kendisini dışarıdaki gizli dehşetten kurtarıp yaptığı resimlere döndü. İki ağaç çizmişti. Bunlar, şaşılacak derecede canlı, yalnız canlı değil, insan gibi beş duygulu korkunç yaratıklardı. Birisi genç, birisi yaşlı, fakat ikisi de akıl almayacak kadar yırtıcıydılar. Gövdelerinin toprağa yakın yerlere, damar damar… Toprağa kinle, kıskançlıkla, öfkeyle geçirilmiş parmaklar gibi… Dalları da, aynı hırsla gökyüzünü parçalıyor.

Kâmil Bey “ağaç milleti”nin, Allah tarafından, niçin yere mıhlı yaratıldığını anlar gibi oldu. Bunları, başka türlü zaptetmenin imkânı olamazdı. Kan emerek yaşayan vampir bitkileri, bir de dallarına insan başları asılan tarihin Kanlı Kavak’ını düşündü.

Kâğıdı çevirip resimleri baş aşağı getirdi. Hiçbir şeyin değişmediğini korkuyla gördü. Bu suretle, gökyüzü, bir şeffaf toprağa, toprak, çamurdan bir gökyüzüne benzetmişti, o kadar…

Kâmil Bey, ağaç sevgisine ihanet ediyormuş gibi garip şeyler duyarak kederlendi. Belli ki sinirleri bozuktu. Bunlar modeli olmayan karakunculus hayalleriydi. İçindeki perişanlığın, umutsuzluğun, yaşamaktan usanmanın belirtileri…

Acele bir başka kâğıt aldı. Bu sefer, şuuraltının, kurşun kalemini fenalığa çekmesine meydan bırakmadan başka ağaçlar, genç fidanlar çizdi. Heyecandan yüzü pembeleşmiş, solukları sıklaşmıştı. Kalem, bir yere yetişmek istiyor gibi çizgiden çizgiye atlıyordu.

Bir saat, bütün gayreti, iyi niyeti, sevgisiyle çalıştı. Sonra başını biraz uzaklaştırıp, gözlerini kısarak çizdiklerine baktı.

Kendisini tutmasa: “Nermin, Nermin!” diye haykıracaktı.

Karakunculus’u, çok şükür tepelemişti. Birinci resmin, namuslu bir insanın bir aralık gayet namussuz bir iş düşünmesi gibi, kaleminden daha doğrusu yüreğinden gelip geçtiği anlaşılıyordu. Doğa, asla, o kadar hain, ahlâksız, hele, insana düşman olamazdı, olmamalıydı.

İçindeki iyi duyguları -umudu- dağıtmamak için kimseye bir şey söylemeden yukarıya sandık odasına çıktı. Bavullardan birisinde unutulup kalmış resim kâğıtlarıyla kalemleri indirdi.

O günden sonra kahramanları ağaçlar olan bir güzel dünya yarattı. Resme ilk heves ettiğinden beri, bu işin dâhilerine yetişemeyeceğini anlamış, daha çok, süslemeler, minyatürümsü şeyler üstünde çalışmıştı.

Yaptığı ağaçlara bu tarzda özellikler koyduğunu anlayınca bir kat daha sevindi. Bunlar doğanın ağaçlarına benzemiyorlardı. Renkleri ve şekilleriyle çeşitlerini inkâr eden fantezisinden çıkmış, uydurma şeylerdi. Fakat hepsinde birleşik bir yön vardı: Gençtiler, umutluydular. Görüp de “Ne güzel!” diye gülümsememek, küçük bir çocuğun cenneti hayal ederken düşündüğü şeylere yaklaşmamak mümkün değildi.

Kâmil Bey, ruhuna bol bol umut doluncaya kadar, resim yaptı. Albümler doldurdu. Nihayet, bu uydurma umut da yüreğinde dayanılmaz bir ağırlık haline geldi, ama, İstanbul’un yağışlı günlerinin sıkıntısını da atlatmış oldu.

Gerçekte bütün bu bunalımlar, fakirliğe, parayı hesapla harcamaya gelecek günlerden, ömründe ilk defa korkmaya mecbur kalışından ileri geliyordu.”

(Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman III Cumhuriyet Dönemi (1923-1959) İnkılap, İstanbul 1990, s.170-172)

KAYNAKÇA: 1. Fethi Naci, Eleştiri Günlüğü, 2. Taner Timur, Osmanlı- Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, Afa Y. İstanbul 1991. 3. Naci Çelik BERKSOY, “Kemal Tahir Romanında ‘Aydın’ Üzerine Çeşitlemeler” Kemal Tahir’in 30. Ölüm Yıldönümü Anısına, İstanbul 2003. 4. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman III Cumhuriyet Dönemi (1923-1959) İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990, s.169-170.

(4881)