Kemal Bilbaşar, Cemo

0
610

TANITIM:

Cemo, “Çancının Karısı” adlı uzun öyküsünü geliştirip yazdığı gerçekçi romanıdır. Van Hakkâri çevresinde gelişen olayları, kişileri anlatan yazar “yerli renk gerçekçiliğini duyurmada başarılıdır. Göçebe yaşayışın, yörenin dil, gelenek özelliklerinin yansıtıldığı eserdeki cesur, güçlü köylü kızı Cemo’nun dengi olan Memo’ya aşkı temeldir. Ağa’ya direnme, acıya katlanma, tabiat şartlarına uyumluluk Kemal Bilbaşar’ın vurguladığı özelliklerdir. Türkü söyleme, unutulmakta olan işleri ustaca yapma folklor öğeleri olduğu kadar bölgenin farklı renkliliğidir. Toplumcu gerçekçi çizgideki eserlerdendir.

ÖZET :

Değirmenci Cano, güçlü, yiğit bir kişidir. Karısı ölmüştür. Kızı Cemo’yu gözüpek bir erkek gibi yetiştirir. Güzelliği dillere destan olan Cemo’yu bir çok kişi ister.

Babası Cano, teke tek çarpışmada kızını kim yenerse ona vereceğini söyler. İsteyenlerin hepsi yenilir. Sonunda Cemo, beğendiği çancı Memo ile vuruşmadan evlenir.

Toprak ağası Sorikoğlu, kaymakam vekili ile işbirliği yapıp, köyün önde gelen erkeklerini hapse attırır; daha önce isteyip de alamadığı Cemo’yu yayla evine kaçırır, içki meclisinde oynatmak ister.

Memo evi basar; Cemo, Sorikoğlu’nu sopayla öldürür; kaymakam vekili kaçmak isterken uçuruma yuvarlanır. Cemo ile Memo evi ateşe verir, atlara binip dağlara doğru uzaklaşırlar.

METİN

“Kız yıkandı, körpe beyaz vücudundan inci taneleri sızarak sudan çıktı. Islak saçları sırtına, göğsüne yapışmıştı. 13-14 yaşlarında hansa müstesna bir kızdı. Kaftanını almak için eğilende, gergin yay gibi vücudu, tombul göğüsleri yüreğimi oynattı. Ne zamandır duymadığım ılık bir şeyler aktı göğsüme.

Kız kaftanını giyende, keçisinin kıçına bir şaplak vurdu, hayvan dörtnala kalktı, kız da peşinden ceylân gibi koştu gitti. Bıtım ormanında kayboldular.

Hayvanımı çabucak sardım atladım üzerine, onların gittiği yana sürdüm. Üç beş yüz adım gitmeden karşıma bir su değirmeni çıktı. Değirmenin kapısı önündeki taşa, top sakallı, tıknaz bir adam bağdaş kurmuş oturuyordu. Nargile tokurdatırdı. Altında bir ayı postu vardı. Güneşe karşı dalmış düşünürdü. Ayak sesimizi duyanda, ağaca bağlı canavar kırması kara bir it, havlamaya başladı. Tıknaz adam da başını kaldırıp, benden yana baktı.

Yaklaşanda hayvandan indim, selâm verdim, selâmımı aldı. Nereden gelip, nereye gittiğimi sordu. Obalarda şıhlara, ağaçlara çan, çıngırdak sarafladığımı öğrenende güldü:

-Çıngırdaklı bir tasma da, benim kara ite ver bari, dedi, Değirmenci Cano’nun başı kel değil a.

Değirmenci Cano, güleç yüzlü, kanı sıcak bir adamdı. Sandık başına gelende, kızlar, avratlar için çıngırdaklı ayak bağlarını, saç uçluklarını gördü: Neymiş bunlar? dedi.

-Zaza gelinlerinin nişan armağanı. Kızların ayak bileklerine, saçlarına takarlar bunlar.

Bir bir eline aldı baktı. Gözlerinin içi gülerdi:

-İyi ki çıngırdakla, para ile pulla süslemişsin bunları oğul. Yoğsam yayla kancıkları ayağını kolay kolay bağlatmazlardı.

Ben de güldüm:

-Adamına göre değişir kızların davranışı, dedim. Ayak bağında, tasmada değil, tasmayı takacak olanda keramet.

Cano döndü yüzüme baktı:

-Çok tasma, ayak bağı sarafladığına hiç şüphe yok. Belki evlisin, belki değilsin. Ne var ki, yayla kızlarının ayağını bağlamadığın besbelli.

-Evli değilim. Nasipte varsa bir yayla kızının ayağını da ben bağlarım, dedim.

O sıra, çavlanda yıkandığını gördüğüm kız, yaban keçisinin ardından koşarak, değirmenin alt yanından geçti. Ağaca bağlı canavar kırması it, onlara havladı.

Değirmenci Cano, kızla keçinin gidişini seyretti bir süre. Sonra yerine geldi oturdu. Elindeki tasmayı şıngırdattı:

-Şu geçen kız benim, dedi. Adı Cemo. Zozana’da anasız büyütmüşüm onu.

İçini çekti:

-Kör etmemişim, sakat etmemişim. Gel gör ki, bir yiğit çıkıp da ayağını bağlayamamıştır kızın daha.

Yüreğim çarptı. Bu kız benim nasibim miydi yoksa?

-Başlığı neymiş? dedim, sesim pürüzlenmişti.

Gözlerini kısarak ölçtü beni:

-Evlenmemiş kızların başlığı neyse, o. 200 mecidiye, dedi.

Koynuma davranıp kesemi çıkardım. 200 mecidiye saydım, sürdüm önüne.

-Aldın kabul ettin mi?

Cano paraya dokunmadı:

-Para ile iş bitse kolaydı, dedi, paranın hatırı yok Zozana’da. Baldırına, soluğuna güveneceksin güvenebilirsen. Ağaç dalında bıtım değil ki, gidip koparasın. Yiğitlerin çoğu ayağını, kolunu kırdı da döndü Zozana ‘dan. Cemo keçi sütü içmiş, keçilerle birlikte büyümüştür. Onlardan kıvraktır. Yiğitsen, kızı alır gelirsin Zozana’dan. Ben de seni damadım diye bağrıma basarım.

Sandıkların kapaklarını örtüp, katırımın üzerine atladım:

-Keçi avlaması keyifli olur Cano, dedim. Hayvanın başını çevirdim, ormana doğru sürecektim ki, Cano:

-Dur, hele dur! dedi, şu mecidiyelerini al. Cemo’yu kendine ısındır hele, para sonra.

Döndüm, paraları keseme koydum. Sonra hayvanın başını gevşettim, ormana sürdüm. Cano ardımdan seslendi:

-Ürkütürsen bir daha ısındıramazsın kendine onları. Önce yaban keçisinin göğnünü etmeğe bak! dedi.

Çavlana varanda, sırtın gerisinden Cemo’nun türkü çağırdığı kulağına değdi.

Evlerimin önü pazara yakın…

Katırı bir ağaca bağlayıp heybeyi aldım, görünmeden sırtı tırmandım, aşağıya baktım. Cemo, keçiyi kucağına yatırmış, bitini, kenesini ayıklardı:

Pazardan geliyor yar bakın

Pazarın yoluna hamaylı takın.

Bir ağacın dibine çöktüm. Heybenin gözünde barımı çıkardım, ağaca yaslanıp üflemeğe başladım. Çaldığım çoban havası derenin içinde yankılananda, Cemo’nun türküsü kesildi. Başını kaldırıp benden yana baktı. Keçi de kulağını dikmiş, Cemo’nun kucağından doğrulmuştu. Cemo, keçinin boynuna sarıldı, başını hayvana yasladı, bir süre öyle durdular, dinlendiler. Yüreğimin ateşini soluğumla durmadan barın içine üfledim. Hiç bu kerte yanık çaldığım olmamıştı barımı. Dinleyenin bağrını susuzlukla yakacak, kül edecek alevli sesler çıkardı deliklerinden.

Keçi, Cemo’nun kollarından sıyrıldı. Önce ağır ağır sonra hızla koşarak tepeye tırmanmaya başladı. Yukarı çıkanda durdu. Bir aşağıya, bir bana baktı, sonra geldi. Ayağımın dibine yattı.

Cemo’nun da tepeye tırmandığını görende, yüreğim kuş oldu, çırpındı. Barımın sesi büsbütün dillendi. Cemo tepeye çıkanda, durup uzun uzun baktı bana. Kara gözleri ıslaktı, yıldız yıldızdı. Ağır ağır geldi, keçinin yanına oturdu. Gözleri gözlerindeydi. Bakışları korkusuzdu, itaatliydi, sevdalıydı. Kulun kölenim senin, der bir hali vardı.

Gayri barı üflemezdim. Öyleyken, yer gök, dağ taş, dere orman, barımın çağıran yanık sesiyle dopdoluydu. Benim yüreğim, onun yüreğiyle bir çarpardı.”

( Kemal BİLBAŞAR, Cemo, İstanbul 1966)

Kemal BİLBBAŞAR (1910-1983) Roman, hikâye yazarı.

Edirne Öğretmen Okulu’ndan 1929’da mezun olunca iki yıl ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. Gazi Eğitim Enstitüsü’nü de 1932’de bitirdi. 1961’de emekli oluncaya kadar İzmir Karataş Ortaokulu’nda tarih öğretmeniydi. Kasaba hayatı ve insanlarını öykülerinde işledi. Romanlarında ise ağalık, beylikle ilgili değişmeleri anlattı.

Roman: Denizin Çağrısı, Memo, Başka Olur Ağaların Düğünü, Bedoş, Yonca Kız (çocuk).Hikâye: Pembe Kurt, Irgatların Öfkesi.

KAYNAKÇA: 1. Tahir ALANGU, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 2:1930-1940, İstanbul 1965. 2. Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman III Cumhuriyet Dönemi (1923-1959) İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990, s.220-221..

(7680)