Halikarnas Balıkçısı, Aganta Burina Burinata

0
1177

TANITIM: Cevat Şakir KABAAĞAÇLI, Şakir Paşa’nın oğludur. Suçundan dolayı Bodrum’a (kale-bend: kaleiçinde yaşama zorunluluğu) sürgün edilir. Ege medeniyetinin ve Yunan mitolojisinin izlerini sürer. “Halikarnas Balıkçısı” adıyla hikâye, deneme, romanlar yazar. Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat’la Eski Yunanın Türk kültür ve medeniyetindeki yerini ararlar. Böylece Cumhuriyet döneminde yeni bir çığır başlar. Denizcilerin yaşamını, deniz tutkusunu, süngercilerin sorunlarını kişisel ve ekonomik yönden ele alır. Cinselliği doğal ortamda anlatırken emeğe saygı duymayanları, çevreye ve doğaya zarar veren çıkarcıları kötüler.

ÖZET:

Denizci bir ailenin çocuğu olan Mahmut, çocukluğundan itibaren denize karşı büyük bir tutku duyar. Mah­mut, deniz türküleri, efsaneleri, balıkçı kahvelerinde gördüğü gemicilerin başlarından geçen olayları dinleyerek büyür. Ailenin pek çok erkek ferdini denizde yitirmesi nedeniyle anne ve babanın bütün engellemelerine rağmen, Mahmut’un tek arzusu denizci olmak, göz alabildiğine uzanan maviliklere açılmaktır.

Mahmut, deniz hakkındaki ilk bilgilerini babasının, yanına çırak olarak verdiği sakat kalmış eski bir denizci olan Kirpi Halil Usta’dan öğrenir. Oğlunun denizle ilgilenmesini istemeyen Süleyman Kaptan, onu eskici dükkandan alır, okula verir. Ancak derste bile göğün maviliklerini seyreden Mahmut, teneffüslerde Kalafat Ahmet Usta’dan gemi tamiri öğrenir. Kalafat Ahmet Usta’nın kendisine verdiği kitaplarla, deniz tarihi ve ünlü denizcilerin hayatları hakkında da bilgi edinir. Topal Hoca’nın yıllarca öğretemediği okuma-yazmayı da, bu kitaplar sayesinde iyice beller.

Mahmut’un deniz tutkusunu, sınıf arkadaşı ve ayni zamanda komşuları Ateşoğlu’nun kızı olan Fatma anlar. Fatma, babasıyla balığa çıktıklarında Mahmut’u da yanlarına alır. Bu işten çok hoşlanan Mahmut, evini, ailesini, okulunu terk ederek amcası Hakkı Reis’in kayığına tayfa olarak yazılır. Burda, Kirpi Halil Usta’nm dükkanında tanıdığı Çoban Murat Dayı’nın oğlu Aliş ile karşılaşır ve onunla yakın arkadaş olurlar. Birlikte denizlere açılırlar. Mahmut, uzun bir sefere çıkacakları sırada, esen Akdeniz’in korkunç fırtınası provezzanın, babasının ölümüne neden olduğunu öğrenir. Aksi ve cimri bir insan olan amcasıyla geçinemeyen Mahmut, onun kayığından ayrılır. Artık özgür bir denizci olarak çeşitli gemilerde çalışır. Bu sırada ekonomik anlamda çok fazla yardımcı olamadığı annesinin ölüm haberini alır. Mahmut yıllarca pek çok gemide çalışarak dünyanın büyük bir kısmını gezme imkanı da bulmuştur.

Uzun yıllar denizde kalan Mahmut, yetişkin bir delikanlı olmuştur. Bodrum’a dönmeyi ve biraz para biriktirerek çocukluk aşkı Fatma ile evlenmeyi amaçlar. Bodrum’a döndüğünde ise her şeyin değiştiğini görür. Babasıyla geçirdikleri bir deniz kazası sonucu Fatma’nın bir gözü akmış, yüzünün büyük bir bölümü de çirkin yanık yaralarıyla kaplanmıştır. Mahmut, Fatma ile evlenmekte çok ısrar etmesine rağmen bunu Fatma’ya kabul ettiremez ve Fatma hiçbir iz bırakmadan köyü gizlice terk eder. Mahmut ilk kez denizden nefret eder. Deniz; babasını, Davut amcasını almış, simdi de bütün güzelliğini elinden aldığı Fatma’yı rahat bırakmamıştır. Mahmut gerek bu düşünceler, gerekse çevresindekilerin telkinleriyle denizcilikten vazgeçer.

Babasının eski arkadaşlarından Zeynel Kaptan’ın zengin kızı Ayşe ile evlenir ve deniz görmeyen bir köye yerleşir. Burada bir toprak ağası olarak yaşamını sürdürürse de kara insanlarının çıkarcı ve hesapçı dünyasında yapamaz. Karısı Ayşe’nin bütün çabaları da neticesiz kalır. Bir gün bir akraba düğünü vesilesiyle Bodrum’a giderken, Mahmut’un uzun zamandır içinde bastırdığı deniz özlemi yeniden uyanır. Mahmut ağlayarak denize koşar, rastladığı ilk kayığa tayfa yazılır ve Bodrum’dan uzaklaşır.

(Nermin YAZICI, Halikarnas Balıkçısının Eserlerinde Tabiat, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 2002 s.37-38)

METİN:

“İrili ufaklı bütün halk deniz kenarına dökülmüştü. Bir kayıktan öteki kayığa gidiyorlar. Bilgin tavırlarla şu veya bu teknenin öteberisini yokluyor ve onların meziyetlerini ve noksanlarını anlatıyorlardı. Yetmiş senelik ömürlerinin ancak on, on beş senesini karada geçirmiş eski denizciler vardı ki bir teknenin önünde durup sancaktan iskeleye, baştan kıça iki çapraz bakış gezdirdiler mi, tonajını, şu veya bu rüzgârda yapacağı yolu bir çırpıda ölçüp biçiyor ve geminin kıymetini tayin ediyorlardı. Bunlar gemi hala tamamlanmamışsa, deniz ustasına şurasını böyle, burasını şöyle çalımına getir, diye sağlık veriyorlar ve nihayet gemi kaptanlarına gemilerinin uğur getirmesini dileyerek ayrılıyorlardı.

Eski tanıdıklarından Barka Osman kaptanın tirandili yapılmış, çakılmış, boyanmış, yağlanmış olarak kıyıda irkiliyordu. Koca enginler aşırı seferler yapacak yakışıklı bir tekneydi.. hemen denize atılacaktı, denize itince kolay kaysın diye karinenin altına konulan kızakları yağlamışlardı.

Tekneye baştan kıçına, sağlı sollu dayadıkları iki sıra destek dolayısıyla gemi gümüş kumsallık üzerinde uyuyan kırk ayaklı bir ejderhaya benziyordu.

Provası kınından fırlayan bir kılıç gibi keskin ve parlaktı. Deniz geminin ayak ucunda, mavinin ruhu ve canı ciğeri olan en saf maviden bir yayılıştı. Dalgacıklar, sanki köpükten diller imişler gibi mırıldanarak geminin ayağına doğru uzanıyorlardı. Deniz ılık çırpıntılarıyla tekneyi nemliyor ve saf rüzgâr serinletiyor ve sanki geminin kulağına gizli bir türkü söylüyordu. Belki söylemiyordu da bana öyle geliyordu. Fakat ben türküyü içim ağlaya ağlaya tâ iliklerime kadar duyuyor ve titriyordum.

“Gel! Gel de koynuma gir. Öpüşümle sana can vereceğim. Ve seni kuvvetli kanatların üzerinde uçuracağım, niçin orada cansız bir küme kereste gibi yatıyorsun? Ormanda ağaçken bir yerde saplanamamaktan ve iradesiz bir ömür yaşamaktan hâlâ bıkıp usanmadın mı? Yazıklar olsun sana! Açık hava, açık deniz ve açık ışığa fırla. Gel de dalgalarımla savaş ve kılıç provanla onları biçip yenerek zaferinle mağrur üzerlerine bin, rüzgârın gözüne işle, fırtınaları paçavralar gibi yırtarak ileri geç. Deniz ejderinin rakibi, Yunus balığının yoldaşı, yoksul martının tesellisi, kaptanın gururu, denizcinin türküsü ol! Gel benim beyaz sevgilim gel! “

Koca gemi denizin çağrısını t3a özünden duyar gibi oldu ve kızaklarının üzerinde sarsılıp inledi. Karadaki o tembellik uyuşukluk batağını bırakıp hürriyete fırlayıp boşanmak istiyordu.

Barka Osman kaptan kayığı için kendisine yeni ayakkabılar yaptırmış,traş olup bıyıklarına çeki düzen vermiş, kızıl kuşak kuşanıp kulağına mercanköşk demeti takmıştı. Davulcu Hüseyen’le, zurnacı Kör Hafız’ı da getirtmişti. Sanki düğün vardı da mesut hadiseyi bir ucundan öteki ucuna müjdelemek istiyordu.

İnanır mısınız bilmem, bu neşe ortasında hiç de neşeli değildim. Ben geminin provasına doğru tam denizin eriştiği yerde boynum bükülü bekliyordum. Uzaktan uzağa içimde bir şeyler hıçkırıyordu. Üç seneye yakın bir zamandan beri yüzünü görmemiş olduğum ilk sevgilimle göz göze gelmiştik. Ben büyümüştüm. O ise çocukluğumda neyse yune oydu.

Gençt. Güzeldi. Maviden yeşile kayıp değişen duvağının ardında bana hazin hazin gülümsüyordu. Bana:

-Sadakatsız, aldatıcı, diyordu, beni nereye bırakıp kaçtın? diye soruyordu.

Sırtımı ona çevirip, kendimi ondan koparıp kaçmak istedim. Fakat bacaklarımda sankı takat kalmamıştı. Gözlerim, kulaklarım, gönlüm, tepeden tırnağa bütün varlığım enginin çağrışında idi. Oysa o hazin sözlerine ara vermiyordu. “Aldatıcı” diyordu. Gözlerimin yaşlarla dolduğunu duyar gbi oldum. Denize karşı hemen evlenmezden evvel beslemiş olduğum kin, onun zulmüne cinayetlerine karşı duyduğum isyan, denizde çekmiş olduğum cefalar, boşu boşuna sarfetmiş olduğum emekler geçirmiş olduğum uykusuz geeler, hep uyanınca unutulan kâbuslar gbi aklımdan silindi gitti. Yalnız ufuktan kanat açışımın, tehlikesine de, fırtınasına da ferman okuyuşumun çıldırtıcı sevincini hatırlıyordum. Canını dişine alarak gözünü budaktan sakınmaz denizci hayatının türlü türlü cilvelerini, Çömlekçi köyünde, merada besiye çekilen inek gibi, ahırlı, kümesle, gübreli bir hayatla değişmiştim.

Çoluk çocuğu ile beraber bütün halk geminin etrafına üşüşmüşlerdi. Herkes ellerini ve göğsünü kayığa dayıyordu. Kayığı yapan usta:

-Kıç desteğini çıkartın prova desteğini de kaldırın. Haydi göreyim sizi sancak ve iskele dayaklarını çıkartın! diye bağırdı.

Artık kayık desteklere değil, fakat karinesiyle yağlanmış ve yatırılmış direklere ve birçok insanların elleriyle göğüslerine dayanıyordu. Yapıcı ustası:

– Aganta! Burina! Burinata!! diye bağırdı.

Sanki tepemden tırnağıma bir elektrik cereyanı geçti. Baktım denizci ustasının yanında, her zamandan daha ihtiyar, fakat bu sefer her zamandan daha dik Halil usta değneğine dayanmış duruyordu.Yüzlerce insanın birden:

-Aganta!

Diye bağırmasıyla kayık gök gbi gürleyerek ve benimle, öte de duran denizci ustasıyla Halil ustanın arasından geçerek yıldırım gibi denize indi.

Herkes Barka Osman kaptana “Uğurlu olsun, yolun düzgün olsun” diyerek, gülüşe gülüşe üzerine avuç avuç deniz suyu serpiyorlardı.

Gemi denize indiği sırada güvertede koşan bir tayfanın ayağı bir ipe takıldı. Çocuk başını küpeşteye vurarak denize düştü. Ben çocuğun sersemlediğini anladım ve elbiselerimle denize daldım. Çıktım. İkinci dalışta çocuğu yüzüne getirdim. Çocuğu denizden kurtarmıştım. Fakat denizin saçları boynuma dolanmıştı. Artık beni kimse denizden kurtaramazdı. O dakikadan sonra gözüme uyku güç girerdi. Artık yerimde duramaz oldum.

Düğün devam ediyordu. Benimse deniz kıyısında denizci kahvelerinden ayrıldığım yoktu. Ne varki gemicilerin teşkil ettikleri o el-kol kargaşalığı ve ses kasırgaları gruplarına bir sığıntı gibi sıkıla sıkala giriyordum. Bana zaten dönüp bakmıyorlardı bile veyahut ne bileyim bana öyle geliyordu. Fakat kör de değildim a. Ben onlara göre bir deniz adamı değil bir kara adamı idim. İçimden ‘Toprak ağası’ dedim ve acı acı güldüm. Onlarsa denizci idiler.

Utancımdan Halil ustayı gidip göremedim. Aliş’i aradım. O da askerliğe gitmiş. Zavallı Erkek Fatma’dan da hiçbir haber yokmuş.

Düğün dernek nihayet bitti de biz köye dönüş yolunu tuttuk. Güvercinlik’ten yokuş tırmanıp meşelik sırtının tepesine varınca denize dönüp dönüp baktım.Ona dönüp bakmak arzusundan kendimi güç kurtarabildim. Yokuşu inerken artık deniz gözükmüyordu.Birden bire dünya zindan kesildi.

( Halikarnas Balıkçısı, Aganta! Burina! Burinata! , İstanbul 1946, s.160-164)

HALİKARNAS BALIKÇISI (1890-1973) Roman, hikaye, deneme ve gezi yazarı.

İstanbul’da Robert Kolej’i, İngiltere’de Oxford Üniversitesinin Yeni Çağlar Tarihi Bölümü’nü bitirdi. Dergi ve gazetelerde yazar ve ressamlık yaptı. 1925’te Resimli Hafta dergisinde yayınlanan bir yazısında “halkı askerlikten soğuttuğu ve seferberlik aleyhinde bulunduğu” gerekçesiyle İstiklal Mahkemesinde yargılanıp üç yıl Bodrum’a sürgün edildi. İzmir ve Bodrum’a yerleşerek turist rehberliği, ressamlık ve yazarlıkla geçindi. Helenistik, Eski Yunan dönemiyle ilgili çalışmalara öncülük yaptı. Cumhuriyet, Demokrat İzmir, Yeni Ufuklar’da yazı ve eserlerini yayımladı. Bütün eserlerini Bilgi Yayın evi Şadan Gökovalı’nın hazırlamasıyla bastı.

Hikaye : Ege Kıyılarından, Gülen Ada. Roman: uluç Reis,Deniz Gurbetçileri, Ötelerin Çocuğu. Anı: Mavi Sürgün.

KAYNAKÇA: 1. Nermin Yazıcı: Halikarnas Balıkçısının Eserlerinde Tabiat, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 2002 ) 2. Azra ERHAT, mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı,1976.

(6461)