Fakir Baykurt, Kaplumbağalar

0
363

TANITIM: Fakir Başkurt, öğretmen ve müfettişlikle yurdu dolaşırken köylünün durumunu görür ve bu gerçeğin bir kesitini yansıtmak ve ilgilileri uyarmak için romanını yazdığını belirtir. Ankara’nın kuzeyinde görevlilerin vergi için geldiği köyde öncü eğitmen ile yaşlı köylünün üzüm asmaları dikip bağlar oluşturmaları asıl olaydır. Köylünün üretici, yaratıcı yönü öne çıkarılır. Ancak yeme ve şaraplık üzüm üreten köylülerin bağlarına ve üzümlerine kadastrocuların orman alanı diye rapor vermeleri üzerine devlet görevlileri el koyacaktır. Burada devletin, Ankara’nın iş gücünü, üreticiliği ve köylülüğü yok edeci tutumu görülür. Kaplumbağa öğesiyle köylünün durumunu da öğreniriz. Toplumcu gerçekçi anlayışa bağlı Fakir Başkurt, köylünün bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiğini vurgular. 1976’dan sonra “yerel ağız”la yazmaktan vazgeçer, İstanbul Türkçesize uyar.

ÖZET :

Ankara yakınlarında, altmış balçık evden oluşan Tomak, yoksul bir Alevî köyüdür. Suyu yoktur, yeşilliği yoktur. Kızılırmak on beş kilometre uzaktan boşuna akar. Güneşin altında kavrulmaktadır. “ Tomak kırı denen yer” de, tozlu yolarda yürümeğe çalışan kaplumbağalar da, insanlar gibi, biraz serinlik, biraz yeşillik özlemi çekmektedir.

Tomaklılar şaraplık üzüm yetiştirmeye karar verirler. Toprağın bir karış altı pür taşı ile kaplı “pürlük” denen yer, eğitmen Rıza’nın öne düşmesiyle, bele kadar kazılır, toprak alt-üst edilir (Buna kirizma yapma denir.), kazılan toprağa asma çubukları dikilir; altı yıl sonra yeşil bağlara kavuşur. Rıza’nın en büyük destekçisi yaşlı Kır Abbasi bağları bekler. Yetişen üzümlerden şarap ve pekmez yapılır. İhtiyaç fazlası üzümlerini köylüler, Ankara– Çankırı yolunda “saçı kılar” parasız dağıtırlar. Çevredeki bütün kaplumbağalar da Tomak’a gelir, yeşilliklerin altında yaşarlar. Abbasi bu hayvanları korur, tek başına kaldığı zaman onlarla konuşur.

Bereket, bolluk köylüleri mutlu eder. Koyunlarını Seyranlı tepesinde koç katımına götürürler. Bu törende koyun dişi kuzu doğursun diye üstüne köyün en güzel ve seçkin kızlarını bindirirler.

Peş peşe yaşanan üç olay köylüleri şaşırtır:

Önce koçkarımı eğlencesinin akşamüstünde evelerine dönen Tomaklılar gökyüzünden “kara bir şey”in düştüğünü görüp korkarlar. Kır Abbas’ın öncülüğünde balonu patlayan bu metoroloji gözlem aracını çekine çekine okulun bir odasına kilitlerler.

İkinci önemli olay da bir gün sonra yaşanır. Toprakları ölçüp kayda geçirmek üzere kadastro komisyonu gelir. Köylüler devlet görevlilerine kuşkuyla bakarlar. Eskiden gelenlerden zararlı çıkan Tozaklılar, bunların da yemelerinin, oturmalarının, konuşmalarının, düşünmelerinin farklı olduğunu anlamakta gecikmezler. Ama bu görevliler para istemeden aletleriyle işlerini yaparlar. Altı yıl önce emekleriyle taşlık araziyi bağ haline getiren köylüler komisyona tapu gibi belge gösteremezler. 120 dönümlük bu yerin “ hazineye ait tapusuz arazi olduğunu, imar ve ihya işinin de 10 yılı aşmadığını” saptayan komisyon da buraların hazine arazisi olduğu kararını verir maliyeye bildirirler.

Eğitmen Rıza ile Bekçi Kır Abbas pasif direniş halindedir. Durumun kötüye gittiğini gören köylüler tanıdıkları memurlara, yetkililere ve sonunda cumhurbaşkanına sözlü ve yazılı olarak başvururlar ama sonuç alamazlar. Mal Müdürlüğü, köylüden ev başına 650 lira kira ister. Köylü, bu parayı veremeyince, Mal Müdürlüğü bağları açık arttırmaya çıkarır, dışardan herhangi bir istekli çıkmayınca, bağlara hazine adına el konulup üzümlerin Ankara halinde sattırılmasına karar verilir.

Kır Abbas’ın öncülüğünde köylüler üzümleri bir gecede toplarlar, bağlara altı yıl gönüllü bekçilik yapan ihtiyar köylü Kır Abbas, köyün sığırlarını bağlara sürer, bütün asmaları yedirir; Tozak köyü yüne eskisi gibi çorak hale gelir; bağların serin yeşilliği içinde üreyen kaplumbağalar da, yine, güneş altında yanıp kavrulan çorak bozkıra dağılır.

Kır Abbas, purlukta bağların dikildiği yıl doğan torununa Yeşer adını vermişti. Bütün ilgi ve sevgisini bu küçük çocuğa göstermektedir. Hükümete küskündür. Vaktinin çoğunu Eğitmen Rıza’yla okulda geçiren yaşlı adam acılarını köy çocuklarına belletmeye çalışır.

METİN:

“İki taneydi kaplumbağalar. Sıcaktan önce yola çıkmışlardı. Yürümüşler yürümüşler, düzlüğün ucundan ortasına gelmişler, belki yüz metre “yol” almışlardı. Biri kesilip kalmıştı sonunda. Öteki geçip gitmişti.

Hâlâ gidiyordu.

Dayanıklı, gayretli, yaşlı bir kaplumbağaydı. Kurumuş teknesinden boynunu uzata uzata yürüyordu. Altında yanan toprağa, güneşe, ateşe dayanarak yürüyordu. Sanki kıracın köşesine sıkışıp kalmış bir parça serinliği bulmağa gidiyordu. Ya bulacak, ya Tozak kırını bırakacaktı. Dünyanın bol otlu, gölgeli bir yerini mutlaka bulacaktı. Serin bir yere varacaktı.

Sabırla yürüyordu.

Koca zaman dört yanını sarmıştı. Ayakları harlı bir ateşe basmış gibi yanıyordu. Ama kararlıydı. Yürüyüp kıracı geçecek, başladığı işi bitirecekti.

Bitiremezse ölecekti.

Küçük, oluk gibi bir iz bırakıyordu ardında, yürüdükçe… Dokunduğu ot kırılıp düşüyordu. Yürüdükçe ince bir çıtırtı kalıyordu gerilerde. Yaşlı kaplumbağa bu çıtırtıyı kurumuş otlara dokunarak değil, sanki insanlığın ilk çağlarından kalma bir çalgının buzağı derisinden gerilmiş tellerine dokunarak çıkarıyordu. Sanki bu, şöyle bir çıtırtı değil, güneşe, ateşe, zamana, dost düşman ne varsa, kim varsa, hepsine karşı düzülmüş bir direnç türküsüydü. Yıllarca, çağlarca önce, yaşlı kaplumbağanın dedesinin kız kardeşi yakmıştı, o kadar eski, o kadar dokunaklıydı. Kır Abbas biliyordu.

Kır Abbas…

Göğsü bağrı açıktı. Elinde ufacık, aşı bıçağı kadar bir orak vardı. Ekin biçiyordu. Bükülmüştü. Yüzünü toprağa, sırtını güneşe vermişti. Tarladaki ekini kurtarmağa çalışıyordu. Tozak köyünden yaşlı bir adamdı. Yılların, uzun yılların Kır Abbas’ıydı. Osmanlı’yı, Yemen’i, Yunan’ı görmüş, Cumhuriyet’i de görüyordu. Gücü vardı, kuvveti vardı. Parası yoktu. Sırtında kaput bezinden bir iç gömleği vardı. Dışlığı yoktu. İç gömleği kirden meşine dönmüştü. Ayağındaki ak don da meşine dönmüştü. Belinde eski bir yün kuşak sarılıydı. Gömleği donunun üstüne sarkıtmıştı. Etekleri dizlerine iniyordu. Başında sarı poşuğu bağlıydı. Tahta nalınlarının kayışları kurumuştu. Çorapları yoktu. Kışları donarak, yazları yanarak, omuzlarına hangi şeytanın yüklediğini bilmediği bir yükü taşıyıp gidiyordu.

Elindeki orak küçüktü, koç boynuzu kadar yoktu. Bu yılın buğdayı, dizine çıkmıyordu, ama geçen yılın buğdayından uzun gibi geliyordu gözüne. Kıraçta daha ne buğdaylar olmuştu bundan boysuz! “(Biz bu cenabet topraklarda ne buğdaylar gördük bacaksız, ne arpalar biçtik cüce!..)” dedi içinden. “(hemi de ne çileler çektik cümleten!..)”

Sağında karısıydı. Adı: Cennet.

Daha sağda oğlu vardı: Yusuf.

Solundaki torunuydu: Haydar.

Daha solda gelini:Senem.

Üçayak gölgeliğin küçücük gölgesinde Fatma bebe Yatıyordu. Terlemişti. Orada azıkları kuruyordu. Orada kırmızı testideki suları buhar olup uçuyordu.

Eşekleri anızda çiviliydi. Yayılmağa ot vardı kurusundan. Ama dermanı yoktu. Dudağını uzatıp bir tel koparamıyordu yerden. Kuyruğunu kulağını düşürmüştü. Gözlerini yummuş, kapılarını kapamıştı dünyaya.

Ardı on civcivli tavukları, bir çorap eskisi gibi kuruyup kalmış kedileri, dili bir karış dışarıda köpekleri hep oradaydı. Evcek, damcak gelmişlerdi ekin tarlasına… Kıpırdamadan duruyorlar, sıcaktan toprağa toprağa sokuluyorlardı. Yanıyorlardı.

Ter boşanıyordu Kır Abbas’ın göğsünden, koltuklarından…Sol eliyle on sekiz yirmi sap buğdayı kavrıyor, sağ elindeki orağı köklere yakın yerden takıp ustaca çekiyordu. Çektikçe, köklerle birlikte kalkan toprak göğsüne doluyordu.

Kır Abbas usta orakçıydı. Ama ustalık para etmiyordu kıracın ortasında. Göğsünü inceden bir çamur kaplamıştı. Sık sık dikelip bu çamuru kazıması gerekiyordu. Dikeliyor, elini kalçasına sokup küçük, kaplumbağa gözlerini kısarak aşağılara, Ankara’ya giden yola bakıyordu. Gelip geçen “otopos”ları izliyordu. Ama çok dikelemiyordu. Karısı mız mız ediyor, oğlu kararıyordu. Belki gelini de kararıyordu. Gözünün kuyruğuyla baksa görürdü içlerini. Yüzde yüz kızıyorlardı.”

Fakir BAYKURT (1929-1999) Roman, hikâye, anı.

Doğup büyüdüğü Burdur’un köyünde ilkokulu okuyup Gönen Köy Enstitüsü’nden mezun oldu. Köylerde öğretmenlikten sonra girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe öğretmenliği eğitimi gördü. Türkçe öğretmenliği, eğetim müfettişliği ve eğitim sendikacılığı görövlerinde çalıştı. Şiirleri öğrenciyken yayınlanan yazar hikâye ve romanları ile ünlü oldu. Köy, köylünün sorunları, devletin ilgisizliğini eserlerinde işledi.Yerel ağzı 1975’ten sonra kullanmadı. Almanya’daki işçilerimizin sorun ve durumlarını da ilk işleyen yazarlarımızdan biridir.

Roman: Yılanların Öcü, Keklik, Yüksek Fırınlar, yarım Ekmek. Hikâye: Onbinlerce Kağnı, Gece Vardiyası.

KAYNAKÇA :1. Fethi Naci, “Kaplumbağalar” On Türk Romanı, Ok Yayınları, İstanbul 1971, s.82-90. 2.Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman III Cumhuriyet Dönemi (1923-1959) İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990, s.464-469. 3. Şemsettin Kutlu, Türk Romanları, 1999. 4. Ramazan KAPLAN, Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy, Kültür,1988. 5. Mehmet Cimi,O Yıllar Dile Gelse.1997.

(5448)