Bahattin Özkişi, Sokakta

0
317

METİN

Hiç vakit geçirmeden yeniden katilin peşine düşmek zorundaydım. Küçük beyin ifadesi arkadaşımı temize çıkarmış ama. Bu basit görünüşlü cinayeti içinden çıkılmaz bir hale getirmişti. Hissim bana yeniden olayın geçtiği eve gitmemi, ipuçlarını orada bulabileceğimi söylüyordu.oysa daha önce her şeyi inceden inceye tetkik etmiştim. Ertesi gün yeniden cinayet mahalline gittim. Nefis bir sabahtı. Sokakta hoş bir sessizlik hüküm sürüyordu Ev bıraktığım gibiydi.Hiç bir şeye el değmediği görülüyordu. Buna rağmen çevreyi yeniden gözden geçirdim. Odada, birden sanki pek önemsiz, göze çarpması güç bir şey eksilmiş gibi geldi bana. O şey neydi.

Hatırlayamıyordum. Uzun süre düşündüm. Çıkmak üzereyken bodrum tarafından iki göz parladı. Hemen ardından evin sessiz havasını parçalayan bir miyavlama duyuldu. İlk gün cesedin yanında gördüğüm kediydi bu. Ama zavallı zayıflamış, bitmişti. Onun açlıktan bu hale gelmiş olacağını düşünüp bakkaldan bir şeyler aldım. Yeniden eve döndüm. Demin bulunduğu yerde yatıyordu kedi. Vücudunda canlılığını kaybetmemiş yegâne yer gözleriydi. Bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmadan beni süzüyordu. Yiyecek pa­ketini açtım. Ona doğru yürüdüm. Önce tüylerini di­kip tısladı. Sonra maksadımı anlamış gibi ağır ağır sakinleşti. Verdiğim yiyecekleri koklamadı; dönüp bakmadı bile. Yattığı yerden zorlukla doğruldu; da­ha karanlık bir köşeye çekildi. Anladım ki kedi, sahibi öldükten sonra artık yaşamamaya karar vermiş­ti. Sonra gözlerim hayvanın evvelce yattığı yere takıldı. Düşünüp de bulamadığım eksik olan şey orada duruyordu. Bir düğmeydi bu. Bir erkek panto­lonundan düşmüş bir düğme. Cesedi ilk gördüğüm gün ölünün yanında yerdeydi. Evet ama, bu düğme nasıl oluyor da oraya geliyordu. Bir fikirle irkildim. Sahibi öldüğü için ölmeye kararlı bu sadık hayvan acaba bana bir ipucu mu vermeye çalışıyordu? Düğ­meyi dikkatle inceledim. Sanki düşmemiş, koparıl­mıştı. Dikili olduğu kumaştan bir kaç tel iplik halâ üstündeydi. Bunu cebime özenle yerleştirdim. Evden çıktığımda Gülümün annesi bir el işaretiyle beni ça­ğırdı. “Bir adaçayı içmeden seni bırakmam evlâdım” dedi. Sanki komşulara duyurmak istercesine yüksek sesle konuşuyordu. Odaya girer girmez ilk sorusu çocukluk arkadaşımın durumu oldu. Nasıldı? Ona bir kötülük yapmamıştık ya. Kendisini temin et­tim ki onun suçsuz olduğu tarafımızdan bilinmekte­dir. “Ancak” dedim. “Gerçek katili de henüz tesbit edebilmiş değiliz.” Yaşlı kadın duraksadı. Sonra ce­sur bir sesle “katil ONLAR’dır” dedi. Ummadığı bir cevap verdim. “Evet” dedim. “Katil ONLAR’dır. Ama bilemediğimiz taraf, kimi vasıta kıldıklarıdır.” Öldü­rüleni kastederek “Yıllardır komşumdu.” dedi. “Haz etmezdim kendisinden. Karışık olduğu için pek zıd­dına da gitmezdim. Hakçası kötüJüğünü de görmedim. Varsa bile kendineydi. Oğluysa yirmi dört ayar altındı. Büyük Rabbim öylesi bir kadından o çocuğu nasıl halketti bilemem. Ama büyük oğlan. İşte o, tam rahmetlinin oğluydu.” Birden irkildim. “Halâ ha­yatta mı o?” diye sordum. “Tabiî” diye cevap ver­di. “Hayatta olmak bir yana domuz gibi hem de. Son olarak komşumun öldürüldüğü gün gördüm kendisi­ni. Annesini ziyaretten çıktığını söyledi bana. Kılığı kıyafeti bayağı düzgündü. Lâcivert bir elbise vardı sırtında. Yıldızım ısınmadı bir kere. Öylesine bir ha­tır sordum. O da pek oyalanmadı zaten. Acelesi var gibiydi.” Birden onun sesi dikkatimi çekti. Sanki söylemek istediği bir şey varmış da söylemiş, rahatlamıştı. Elini şefkatle avuçlarımın içine aldım. Te­şekkür ettim ve ayrıldım. Yeniden bakkala bu sefer sigara almak bahanesiyle girdim. Gün sıcaktı. Dük­kânda sinek vızıltıları daha belirliydi. Tanımıyordum bu bakkalı. Yaşlı bir adamdı. Kefeleri parlatılmış te­razisinin yanındaki boşluğa koyduğu eski yazılı bir kitap okuyordu. Paketi açma bahanesiyle oyalanır­ken “İşler nasıl” diye sordum. Aradığı adamdım bakkalın. Kitabını kapayıp benimle konuşmaya ko­yuldu. İkram ettiğim sigaraya teşekkür ettikten son­ra aşağılar bir biçimde sokağı işaret etti. O burala­ra düşecek adam mıydı? Ama baht işte. Şehrin en kibar semtinde ana cadde üstündeki dükkânını ka­patmış da gelmiş buralara tıkılmıştı. Düşmez kalk­maz bir Allah’tı. Hayırsız bir evlât onu buralara ka­dar sürüklemişti. Kendi idadi mezunuydu. Hem de Aliyülâlâ ile. Ama bütün ısrarına rağmen oğlan oku­mamıştı. Ne oluyordu bu gençlere bilmiyordu ki. Ye­diği önünde, yemediği ardındavdı. Eski kafalı değil­di o. Bir gence tanınması gereken haklan biliyordu. Gençti. Tabiî içki de içecekti. Kadın arkadaşları da olacaktı. Ama insan kantarın topuzunu kaçırmama­lıydı değil, mi? Öyle ya canım. Onun yetiştiği de­virlerde eli kolu bağlıydı İnsanın. Bir cemiyet bas­kısı vardı ki deme gitsin. En- masum eğlenceler bi­le adeta mahallenin sansürü altındaydı. O zamanlar Fransa’dan gizli gizli resimler, mecmualar, kitaplar gelirdi. Kadının parmağının bile zorlukla görüldüğü o devirlerde onlar ancak o resimlerdeki açık saçık frenk kadınlarına bakar; cinsiyeti teferruatıyla o ki­taplardan öğrenirlerdi. O haram, bu günahtı. “Şükür bu günleri gördük” dedi. “Şimdi herşey serbest. Hiç kimse hiç bir şeyden geri kalmıyor. Doğrusu kı­sa zamanda pek çok ilerledik. Şu var ki şimdiki gençler bu mutluluğun kıymetini bilmiyorlar. Örnek bizim oğlan. Bana geçende şöyle diyordu: “Bana faz­la içme diyorsun, neden? Sarhoş olacağımdan kork­tuğunu söylüyorsun. İçki o maksatla içilmez mi? Bana evlen diyorsun neden? Kadın bol ve hiçte müş­külpesent değil, hergün bir yenisini bulmak yerine neden evleneyim. Evlâdın olsun diyorsun. Bir ben mi kaldım yer yüzünde enayi. Bana oku diyorsun neden? Kazanmak değil mi maksat. Kazancın okumakla ne ilgisi var. Hareketlerime ayıp diyorsun, ayıp nedir?” İnanın beyefendi gün oluyor kahroluyorum. Bitiriyor bu oğlan beni. Zamanımızda özgürlük yoktu, şimdi, olmaması olmasından, iyidir diyorum kendi kendime. Biz genci böyle düşünmemiştik. Avrupa ilmi ve medeniyetiyle aydınlanmış bir nesil hayal etmiştik.” Bıraksam daha uzun zaman oğlundan bahsedecekti. Konuyu cinayete çevirip, sokakta söylenenleri öğ­renmeye çalıştım. Adam gözlüklerini hohlayıp par­lattı Bu arada gelen bir çocuğa ekmek ve şeker verdi Somg bilgiç bir tavırla. “Mahalleli” dedi “Bu işi iyi saatte olsunlardan biliyor.” Ukalâ bir tavırla kasıldı. “Kim öldürdü onu bilmiyorum ama neden öl­dürüldüğünü tahmin ediyorum. Çünkü onda canı gibi sakladığı bir şey vardı.”

 

Benzi sarı, yüzü uzun ve çarpık, gözleri çipildi adamın. “Bana şöyle söylemişti” dedi. “Bende kimselere emanet edemediğim bir şey var.” “Kirli çıkın bunlar. Öteden beri borç alırlar. İstersin param yok derler. Sonra da koyunlarından neler çıkmaz. Mücevher miydi, altın mıydı, bir antika mıydı bilemem. Ama o şeyi sıkı sıkı sakladığını biliyorum. Hatta bir gün büyük oğlu gelmişti de oturup sohbet et­miştik. O da fakirlikten dem vurmuştu. Dayanama­mış demiştim ki, “Bari sen böyle konuşma. Ananın koynunda sakladığı sana da kardeşine de, yedi ced­dinize de yeter. İnkâra yeltenmiş, anasının ihtiyaç içinde olduğunu söylemişti. Kaçın kurrasıyım ben. Delilli konuşmak adetimdir. Paketi bile tarif etmiş­tim ona. Bir gün kadın koynundan çıkarmıştı da, bı­rakacak yerim yok bu yüzden üstümde taşıyorum demişti, şöyle de bir göstermişti. Beze sıkıca sarıl­mış ince bir kutu gibi gelmişti bana. İnce ama şöyle büyükçe bir kitap boyunda.”

( Bahaeddin Özkişi, Sokakta,Ötüken, 3. b. İstanbul 1995, s.77-81) 

 

Bahattin ÖZKİŞİ (1928-1975

KAYNAKÇA

(3916)