Aziz Nesin, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz

0
180

YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ

Başımdan aşağı soğuk sular döküldü sanki… Siz ben­deki şu talihsizliğe bir bakın… Tam işten çıktığım gün, baba olacağımı öğreniyorum. Hele bir de şu Ayşe’nin in­celiğine bakın. İşsizliğimde, baba olacağımı söylemiyor ki, üzülmeyeyim… Ulan dangalak, böyle bir zamanda işten çı­kılır mı hiç. Hayatımda ilk kez bir iş bulmuşum, üstelik baba da olacağım… Neymiş, herif günde kırk kez «Islatır mı?» diye sorarmış. Sorsun. Anana sovse ne gerekir ki, laf­la olduktan sonra…

Ayşe,

«Ne o sevinmedin mi?» dedi.

Zorla gülümsemeye çabalayarak,

«Hiç sevinilmez mi! Sevindim ki, hem de nasıl…»

«Yüzün ekşidi, hem de sarardı da…»

Kız bana gebe olduğunu müjdeleyince, ben müjdenin

arkasından, işten çıktığımı nasıl söyleyeyim.

«Sende bir durgunluk var…»

«Yok bişey canım…»

«Söylemezsen, ben de sana ikinci müjdemi vermem…»

«Söyle kız!» diye bunu kucaklayıp Öptüm.

«Hepsi boşuna, benden gizlediğini söylemezsen, ben de müjdemi vermem.»

Küsmüşüm gibi yapıp sustum.

«Odacısı olduğun müdürün, ikidebir sana — Islatır mı, ıslatmaz mı? — diye sormasından bıkmıştın da… Hep ge­lip bana anlatırdın da… Ben de düşündüm ki…»

«Ne düşündün kız?»

«İkimiz bir yerde çalışırsak daha iyi olur diye düşün­düm.»

«İkimizi birden çalıştıracak işyeri nerde?»

«Buldum ben. İkinci müjdem buydu işte! Sana da iş buldum.»

«Nerde?»

“Burda. Büyük hanımefendi, küçük oğluyla kızı da ev­lenip gittikten sonra koca köşkte benimle yalnız kaldı. Ayak işlerine bakacak birini arıyordu. Hem de köşke bek­çilik eder, ne de olsa er kişi, diyordu. Ben de seni söyledim.-

«Neyim diye söyledin?»

«Neyim  diyeceğim, nişanlım  dedim.»

«Nüfus kâğıdı sormaz mı kî…»

«Burası resmi daire mi ki nüfus kâğıdını sorsun.»

«Ne zaman işe başlayacağım?»

«Hemen…»

Kolundan tutup kendime çektim,

«Demek! Şimdi bu gece ben burda kalacağım, öyle mî?-dedim sevinçle.

«Yok!» dedi, «Büyük hanımefendi seni görmemiş, ol­maz…»

«E görsün şimdi işte…»

«Bu saatte olmaz. Yarın sabah geleceksin…»

«Etme Ayşe, nasıl olsa işe girince bu köşkte kalmaya­cak mıyım?..»

«Kalacaksın…»

«Nasıl olsa bu Büyükhanım beni işe almayacak mı?»

«Alacak…»

«Öyleyse akşamın bu zamanında ne diye taaa oralara gidip sabahtan gene buraya geleyim. Yorulmama değmez. Bırak kalayım hurda…»

«Yok olmaz, Büyük hanımefendi’nin izni olmadan ol­maz…»

Ne dediysem kandıramadım domuzun kızını. Ama bu kez şakadan değil, gerçekten kızdım. Gecenin bir zamanı döndüm. Devrisi sabah düştüm yola. Köşke vardım. Bu kez, mutfak penceresinin camını tıklatmadım. Doğrudan köşkün kapısına gidip zili çaldım. Çünkü bu kez arada giz­lilik ne yok. Ayşe kapıyı açtı. Girdim içeri.

«Büyük hanımefendi’ye söyledim senin geleceğini…» dedi.

«İyi. Varalım yanına da görüşelim…»

«Dur öyle olmaz!» diyerek elimden tutup beni geri çekti.

«Ya nasıl olur?»

«Büyük hanımefendi çok titizdir, Hiç kimseyi odasına ayakkabısıyla sokmaz. Çıkar ayakkabını!»

îşte o zaman ben bir eyvah, çektim ki, gözü kör olası felek de duymuştur bu eyvanımı. Nasıl eyvah çekmeyeyim arkadaşlar, ben ayağımı çıkardım mı, köşkü öyle bîr koku saracak ki, bu kokudan o Büyük hanımefendi ölmezse de bayılır. Ayşe çok anlayışlı bir kızdır, daha ben ne olduğu­nu söylemeden, eyvanımın nedenini anlayıp elimden tut­tu, beni banyoya soktu.

«Ayak havlusu surdadır. Temiz çorap da getireyim. Sok ayaklarını şuraya da yıka!» dedi.

Dediğini yaptım. İkinci kata çıktık. Büyük hanımefendinin odasına girdik. Allah Allah! Bu nasıl bir oda yahu… Padişahların yatak odaları gibi desen, padişah odası da böyle olamaz. Bir masal anlatılmış da ben de anlatılan o masalın içine düşmüşüm gibi… Duvarlar, kapılar yaldız­lı boyalı ya, tavanlar da yaldızlı ve boyalı… Büyük hanımefendi, öyle şişman, öyle şişman, öyle şişman ki, odaya

girince ben onu ilkin bir denk gibi, üst üste yığılmış şilte­ler gibi, eşya kümbeti gibi bişey sandığımdan, dört biyanı-ma bakınıp odada Büyük hanımefendi’yi aranıyordum, An-şe beni dürtükleyip «Bu yana dön!» diye fısıldadı. Çünkü ben Büyük hanımefendi’yi nerde göreceğim diye dönenir-ken, eşya dengi sandığım kadına arkamı dönmüşüm. Bir de baktım ki, divanın üzerine yatırılmış o koca denk kı­mıldıyor, Haliç’teki mavunalar gibi bişey. Yetmişinde, sek­seninde, belki de daha yaşlı… Ayşe’nin, odasından çıka­maz, demesini şimdi anlıyorum. Kadın, şişmanlıktan yar: kötürüm olmuş. Biz odasına girdiğimizde divana kurul­muştu. Padişah tahtı gibi bir divanı var.

Ayşe,

«Büyük hanımefendi, bir akrabam var demiştim ya size işte getirdim…» dedi.

«Ne olacak?» diye sordu.

«Hani işçi istemiştiniz ya, köşkte çalışsın diye…»

«Haa, o mu? Yavuklun öyle mi? Nişanlısınız demek… – Bana başını çevirdi – Gel bakayım, gel yakınıma da seni bir iyice göreyim.»

Sokuldum. Gözlüğünü değiştirip, alacağı mala b:V-gibi, saçımdan tırnağıma süzerek baktı.

«Adın ne senin?» diye sordu.

«Adım Yaşar.»

«Ben bu köşkte tek başımayım. Kızımla damadım Amerika’dalar. Oğlumla gelinim haftada bir gelirler burayı Ayşe ev işini görüyor. Sen de dışarı işlerine bakarsın, bahçeye, çarşıya, pazara filan…»

«Başüstüne.»

«Ayşe’den çok memnunum. Sen de nişanlısısın, seni de Ayşe, salık verdiğine göre, çalış da görelim. — Ayşe’ye döndü — Buna yerini, odasını filan gösterirsin.»

“Gösteririm Büyük hanımefendi.»

Çıktık odasından.

«Kız, bu Büyük hanımefendi kaç para vereceğini demedi ya, pazarlık ne etmedik, aylığım ne olacak. Beni boğaz tokluğuna çalıştırmasın…»

(Aziz Nesin, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, s.255-258)

 

Aziz Nesin (1915-1995)

KAYNAKÇA

(4435)