Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler

0
778

TANITIM:Birinci kısım yedi alt, İkinci kısım ise on üç alt bölümdür. Birincı kısım, Cemal‘in İstanbul‘da geçen çocukluğunun anlatılmasıdır. İkinci kısım „Hadiseler“ adını taşır. Albert Sorel‘in şu cümlesi epigraf olarak seçilmiştir: “ Dünya gömlek değiştireceği zamanlarda, hadiseler sakınılmaz bir kader halini alırlar.“ Roman Cemal‘in ağzından anlatılır. Cemal ile Sabiha‘nın çocukluktan başlayan aşkı ve çatışmaları işlenir.

ÖZET : 1920 yılında Anadolu tam anlamıyla sahne, İstanbul ise hem sahne hem de sahnenin dışıdır. Sahne hem oyun oynanan yer hem de olayların yaşandığı mekândır.

Cemal‘in annesi saraya yakındır. Babası ise dürüst bir devlet memurudur. Son altı yıldan beri Anadolu‘nun bir deniz kıyısındaki kasabasında yaşamaktadır. Cemal de bu zaman diliminde babasıyla birliktedir. Altı yıl İstanbul‘dan ayrı kalmıştır. Şimdi tıp töğrenimi için çocukluğunun, gençliğinin geçtiği bu büyük şehre gelmiştir. Cemal, Şehzadebaşı-Horhor arasındaki Elagöz Mehmet Efendi Mahallesini ziyaretinde İstanbul‘da farkettiği iki değişikliği sıralar: Birinci değişiklik düşman işgalinin her biçimde belli oluşudur. İkincisi ise halkın gelenekleri, yaşayışı değişmiş ve sokaklar, evler, insanlar yıpranmıştır. Çünkü dört yıl süren büyük savaşta nesiller askere alındığı için İstanbul yaşayışını, geleneğini sonra gelenlere öğretmek mümkün olamaz.

Cemal Milli Mücadele‘ye katkıda bulunmak için çabalayan insanların arasındadır. Çocukluğundan bberi hayran olduğu, etkilendiği İhsan‘ın emrine girer. Birçok yeri dolaşır, romana da insanlar katılır: Gözden düşmüş fakat hatırlanmayı bekleyen devlet memurları, savaş karaborsacıları, vurguncuları, idealistler, hainler,fedakar kadınlar, düşmüş kadınlar…

Genç kahraman, „Mehlika Sultana âşık yedi genç „ dizesiyle çocukluk aşkı Mehlika Sultan Sabiha‘yı hatırlar. Mahalle, sokak oyun arkadaşı rahat hareketli, canlı, akıllı ve güzel Sabiha‘nın yaşça kendinden büyüklerle anlaşması, görüşmesi Cemal‘de kıskançlık duygularını uyandırır.

Babası eğlence ve içki düşkünü,sorumsuz biridir. Annesi de hastadır. Karı koca devamlı kavga ederler. Küçük Sabiha bu ortamda büyür. Cemaller İstanbul‘dan ayrıldıktan sonra da huyları, alaşkanlıkları babasına benzeyen, yakışıklı ve ahlaksız bir adam olan Muhtar ile evlenir.

Cemal Sabiha‘yı İstanbul‘da gözleriyle arar. Çekingen delikanlı açıkça ilgilendiğini belli etmeden bilgi kırıtıları ve tesadüflerle genç kadının hayatını öğrenir fakat bir türlü göremez. Akrabası Nasır Paşa‘nın Sabiha‘nın bir fotografını kendisine verdiği gün Cemal, Kadıköy iskelesinde Sabiha‘nın seslendiğini duyar. Bu karşılaşma, mutlu bir kavuşma değil yeni bir kâbusun başlangıcı olur.

Muhtar, yazdığı bir yazıda kendisini cinayet suçlusu gibi telmih ettiğini söylemek için Cemal‘i ziyaret eder. Yazara yeni bir gazetede iş bulduğunu açıklar. Amacı zengin bir diplomat olan büyük burnuyla dikkati çeken Kudret Bey‘i soymaktır. Cemal kendisine inanmadığını açıkladığı Muhtar‘ı kovar. O da „ Bir kadınla evlendim diye bütün şehir benimle meşgul… Herkes benim peşimde… Hepiniz kıskançlıktan ne yapacağınızı bilmiyorsunuz…“ diyerek Cemal suçlar.

Muhtar psikolojik sarsıntı geçirir. Sabiha‘ya âşık olan Cemal başta olmak üzere İhsan‘ı,

Muhlis Bey‘i, Kudret Bey‘i suçlar.

Sabiha beklenmeyen bir zamanda, bir gece Cemal‘in evine gelir. Kocasından ayrıldığını fakat onun peşinde olduğunu söyler. Genç kadın bir süre sonra Nasır Paşa‘nın evine sığınır. İhsan da evdeyken Nasır Paşa öldürülür. Katil bilinmez. Muhtar‘ın Sabiha‘yı evinde sakladığı için; İhsan‘ın da hatırat yerine önemsiz belgeler vererek itibarını sarstığı için Nasır Paşa‘yı öldürme sebepleri vardır.

(İnci ENGİNÜN, “Sahnenin Dışındakiler” Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, Dergah,1983, s.199-205; Milli kültür, S. 34, 1982, s.3840.)

METİN

Bereket versin sokak vardı. Çocuğun tek yardımcısı sokaktır. Her yerde ve her nesil için çocuğu hayata sokak ayarlar. Büyükler orada evden, mektepten çok başka türlü ve daha tabii görünürler. Sokakta herkes kendisidir. Orada Hayat sıcak bir ekmek gibi karşınıza çıkar. Orada iyice ayaklanmış, sentetik bir ilaç gibi süzgeçlerden geçmiş, aslının dışına çıkmış şeylerle karşılaşmazsınız.İnsanı,işi,hürriyet aşkını,sefaleti, merhameti çocuk orada tadar. Korkutacak şeye rastgelse bile, bu, iştimai makinenin ezen ve değiştiren korkusu değildir. Belki size aksülamel imkanı bırakan, kaçıp kurtulduğunuz zaman peşinizden gelmeyen bir korku ile korkarsınız. Sokak, evinizin kapısından başlıyan hayat, ayrıldığınız zaman hüzün duyduğunuz arkadaş, bir humma gibi sizi saran macera ve yarın içine gireceğimiz kördöğüşüdür.

Sabiha’yı tanıyana kadar asıl mektebim bu sokak olmuştu. Orada hayatla arama gerilmiş perde birdenbire kalkar, görebildiğim nisbette her şeyi görürdüm. Çünkü burada artık yalnız benim gibiler için hazırlanmış şeyler yoktu.

Sabiha birdenbire içinde alevlenen isteklerle şimdi beni daha geniş bir aleme davet ediyordu. Fakat ben onlara hazır değildim. İhsanı tanıyana kadar bilgisini şahsi tecrübe halinde bize veren insana tesadüf etmiştim.

Sabiha’nın böyle şeylerle uğraşması benim de hoşuma gidiyordu. Bu yüzden belki onu daha ziyada seviyordum. Hayatımın tek mihveri o idi. Fakat yine bu meseleler yüzünden aramızdaki, mesafenin açıldığını duyuyordum. Günden güne istekleri geğişiyor, hayatımızı küçük ve manasız buluyor, onun çerçevelerinden fırlamaya çalışıyordu. Bir gün İhsana:

-Niçin bizde yazı yazanlar bir meseleyi asıl can alacak yerine varmadan kesiyorlar? Sanki bir yerde duruveriyorlar… Çok kötü bir şey değil mi?… diye şikayet etmişti.

İhsan, sevgiliyle alay birbirine karışmış bir bakışla onu süzdü.

-Evvela, o kadarını biliyorlar… Sonra da hürriyet meselesi. Hür değiliz de ondan.

-Hürriyet ilan edildi!..

-Edildi, daha birkaç defa da ilan edilir, ama yine hür değiliz. Hele bu işlerde asla! Fikirler arkalarda kendi kalabalığını isterler. Onu bulamazsa konuşan hür olmaz .

-Ama bu adam bir şey öğretmek istiyor…

-Ama, bir yerde duruyor. Çünkü hür olduğuna, her şeyi söyliyebileceğine inanmıyor. Belki kendisi de kararını vermiş değil! Yani içinde hür değil;başka bir şey daha var. Mahmut Şevket Paşa meselesinde ona benzerlerin bir kısmı şuraya buraya dağıtıldı; bir kısmı da kaçtı. Ona dokunmadılar. Yine korkabilir. Nihayet etrafı için de korkabilir.

-Etrafı için mi?

-Öyle ya. Ağır ve felaketli bir muharebeden çıktık. Belimizi doğrultmak için birleşmemiz, çalışmamız lazım. Yalan ve yanlış da olsa bir takım şeylerin etrafında toplanmak lazım. Kendi meselelerimizi münakaşa etmekte hür değiliz. -Sonra bize bir misal verdi -Bakın Enver Paşa orduyu ayaklamadan evvel bir tamim neşretti, herkesin namazında, orucunda olmasını emretti. Sebebi neydi? Kendisi de biliyordu ki bizde herkes dindardır; namazına, orucuna bağlıdır. O başka bir şey için yaptı bunu! Etrafı kendine, hükümete çekmek için, göze girmek, efkarı umumiyeye dayanmak meselesi. Demek kendisini yapacağı işte hür bulmuyordu.

Sabiha bu son güzel sözleri dinlemedi bile. O pencereden dışarıya, parlak gümüş rengi bulutlar arasından, Elagöz Mehmetefendi camiinin tek kubbesi üstünde parçalanan akşam güneşine dalgın dalgın bakıyordu. Neden sonra:

-Hürriyet güzel şey… dedi. İhsan yine çok dikkatle onu süzdü.

-Ama, senin yaşında değil! Fakat Sabiha yaşının küçük bulunmasına ehemmiyet vermedi; hepimiz etraftan bunu dinliyorduk, sonra söyliyen de ben değildim.

-Bu kitapta anlatılan şeyler, güzel şeyler. O devirde olmak isterdim. İnsanlar o kadar düşündükleri gibi yaşıyorlar ki.

Sabiha’nın elindeki Ali Kemal’in Rical-i İhtilal’i idi. Ben okuduktan sonra ona vermiştim.

Evden çıkınca Sabiha bana sokuldu, kolumu iyice tuttu:

-Bu hürriyet meselesi hakkında sen ne düşünüyorsun? dedi.

Ben hiçbir şey düşünmüyordum. Daha doğrusu Şehzadebaşı camii avlusunda top oynıyan arkadaşlarımı, onların neşesini düşünüyordum. Hiç hoşuma gitmeyen bir durum içindeydim; sabahleyin koşa koşa mektebe gidiyor, mekteb bitince Sabiha’yı bir an evvel görmek için mahalleye dönüyordum. Erkek çocuklardan ayrılmış gibi yaşıyordum.

Nisana doğru mahallemizin hayatı yeni bir havadisle kaynadı. İtalya’da bir yerde konsolos olan Kudret Bey’in vazifesine hükümet son vermişti. Bu haberi de ötekiler gibi İbrahim Bey’den aldık. Bir gece yatsıdan evvel telaşlı telaşlı kapıyı çaldı, ve adeti olduğunu gibi hemen arkasından tanınsın diye öksürdü, içeriye girince selamlaşır selamlaşmaz, işittiniz mi havadisi, diye söze başladı. Kudret Bey’i İtalya’daki konsolosluktan çıkarmışlar. Kudret Bey de, Muhlis Bey gibi gümrük nazırlarının akrabasından idi. Konağın biraz aşağısında ayrı bir evi vardı. Hep dışarıda olduğu için ben hiç görmemiştim. Babam bu havadise şaşırmıştı.

-Olur şey değil! Kudret Bey gibi bir adam… Hiç bilmiyordum.

-Evet, azledildi. Prens Sabahaddin’le mektuplaşıyormuş. Karısı öldükten sonra kayınları düşmanlık için haber vermişler. Mektubunda böyle yazıyor. Ve cebinden çıkardığı kenarı yaldızlı, kalın kağıt üzerine yazılmış mektubu babama okudu:

– Bana bu fenalığı yapanları biliyorum. Ne yapayım, kız kardeşlerini ben öldürmedim ya… Allahın emri. Beraber götürmeye gelince zaten kendisi istemezdi. Ne kadar tembel olduğunu bilirsiniz! Rahmetli validenin ısrarı yüzünden onun hatırasına hürmeten yıllarca kahrını çektim, bir su kırbasiyle beraber yaşadım. Yine yaşardım;ama ömrü vefa etmedi. Ne ise, hata bendenizde oldu, insan, validesi hamamda görmüş beğenmiş diye hiç tanımadığı kadınla evlenir mi? Başıma kayın diye bu belaları sardırdı. Merhum peder valideye daima “Hanım şu mahalle hamamına gitmekten vazgeç, evde koca hamam var…Orada istediğin gibi yıkan!” derdi; ama yine dinletemezdi. Meğer olacak varmış. Arada biz yanacakmışız. Şimdi zatıaliniz himmet buyursanız da şu kiracıları evden çıkarsanız! Gelince yersiz kalmıyalım.Seyahatlerimde bazı eşya ve asar-ı nefise edindim. Kira evlerinde ziyan olmasınlar. Kayınlarının aleyhimde miras davası açacaklarından bahis buyuruyorsunuz; hemşirelerini aldım alalı kursağıma on paraları girmedi. Nişan hediyeleri arasındaki kolalı gömlek düğmelerinden maada altın namına onlardan bir şey görmedim. Bilakis bizim Asmalımescit civarındaki han onların yüzünden satıldı. Ama yine açacaklarmış, varsın açsınlar! Dünyada adalet kalmadı mı? Aleyhimde karar alacaklarmış; ne yapalım.”

Mektup böylece devam ediyordu.Sonuna doğru, “ Prens’le muhabereye gelince, çok eski, ilan-ı meşrutiyetten evvel Avrupa’da iken tanımıştım. Ahrarlığımız zamanında…” diyor ve hemen ev meselesine dönüyordu: “İcabında kiracılara tazminat olarak sizdeki paradan bir miktarını verin! Ta ki evi vaktinde boşaltsınlar. Gelir gelmez yerleşip çalışmaya başlayalım. Düşünüyorum da, hani fena olmadı, diyorum. Meğer İstanbul gözümde tütüyormuş. “

 

Evi boşaltmak, bilhassa kiracılara tazminat olarak para vermek kısmı gelince İbrahim Efendi’nin elleri birdenbire titremeye başladı, yüzü ter içindeydi. Bu kira parakarını İbrahim Efendi’nin yediğini hepimiz biliyorduk. Daima zaruret içinde bulunan İbrahim Efendi ilk zamanlar kira bedellerini alır almaz babama teslim ederdi. Fakat mahalleliden gizli olarak ikinci defa evlendiği zamandan beri bir daha para getirmemiş, hatta ara sıra “ Kudret Bey bazı şeyler istemiş, birkaç lira verseniz…” diye eldeki paranın bir kısmını da geri almıştı. Babamın tahminine göre Kudret Bey’e şimdi altmış altın kadar borçlu bulunuyordu.Telaşı da bundandı.

( Ahmet Hamdi TANPINAR, Sahnenin Dışındakiler, İstanbul 1973, s.6-68 )

Ahmet Hamdi TANPINAR’ın biyografisi Beş Şehir bölümlündedir.

KAYNAKÇA: 1. İnci ENGİNÜN, “Sahnenin Dışındakiler”, Milli kültür, S. 34, 1982, s.38–40.;Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, Dergah Yayınları, İstanbul 1983, s.199-205 2. Fethi Naci, “Sahnenin Dışındakiler”, Edebiyat Yazıları, Gerçek Yayın evi, İstanbul 1976, s.95–109.

(6591)