Sait Faik Abasıyanık, Hikayelerinden Seçmeler

TANITIM: Durumu anlatan hikâye çeşidinin örneklerini yazan Sait Faik, İstanbul anlatıcısıdır. Babaocağı Adapazarı ile Bursa’da geçen hikâyelerinin sayısı azdır. İpekli Mendil Bursa, Alemdağ’da Var Bir Yılan İstanbul’u anlattığı iki eseridir. İlkinde serimli, düğümlü, çözümlü; ikincisinde ise zamanın akışının egemen olduğu, yaşam kesitlerini işlediği modern hikâye çeşidine örnek verir.

HİKÂYELER:

İPEKLİ MENDİL

İpek fabrikasının geniş cephesi, ayla ışıldadı. Kapınm önünden birkaç kişi, acele acele geçtiler. Ben, isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla iler­lerken, kapıcı arkamdan seslendi:

—    "Nereye?"

—    "Şöyle bir gezineyim, dedim".

—    "Cambaza gitmiyor musun?"
Cevap vermediğimi görünce, ilâve etti:

 

—   "Herkes gidiyor. Bursa'ya daha böylesi gel-
memiş."

—   "Hiç niyetim yok" dedim.

Yalvardı, yalvardı, beni, fabrikayı beklemeye razı etti. Biraz oturdum, bir sigara içtim, bir türkü söyledim. Sonra canım sıkıldı. "Ne etsem" dedim, kalktım, kapıcı odasındaki çivili bastonu aldım, fab­rikaya dolaşmaya çıktım.

Kızların çalıştığı kozahâneyi geçer geçmez bir pıtırdı işittim. Cebimdeki elektrik fenerini yaktım. Etrafı taradım. Fenerin gür ışığında kaçmaya çaba­layan iki çıplak ayak göründü. Arkasından seğirt­tim, kaçanı yakaladım.

Kapıcı odasına hırsızla birlikte girdik. Kapıcı­nın san ışıklı fenerini yaktım.

Ay, bu ne küçük hırsızdı böyle! Ellerimin için­de kırarcasına sıktığım eli ufacık. Gözleri pırıl pırıl.

Neden sonra gülmek için, hem de katıla katıla gülmek için ellerini bıraktım.

Bu sefer küçücük bir çakı ile üzerime hücum? etti. Ve çapkın, beni küçük parmağımdan yaraladı, Sımsıkı yakaladım keratayı. Ceplerim aradım. Bir parça kaçak tütün ve gene ayni sıfatlı bir iki sigara kâğıdı, temizce bir mendil buldum. Kanayan par­mağıma onun kaçak tütününden bastım; mendili yırttım ve elimi ona bağlattım. Kalan tütünle de-iki kaim sigara sardık, ahbapça konuştuk.

On beş yaşında vardı. Hani böyle §ey âdeti de­ğildi ama, gençlik işte. Birisi ondan ipekli mendil istemişti, hani canım anlarsın ya, âşıklısı, sevdalısı,, komşu kızı işte. Para da yok ki, gidip çarşıdan al­sın. Düşünmüş taşınmış; aklına bu çare gelmiş. Ben:

— "Peki, dedim, imalâthane bu tarafta, sen aksi tarafta ne arıyordun? .

Güldü, İmalâthanenin nerede olduğunu o ne bi­lecekti?

Birer de benim köylü sigarasından yaktık, iyice ahbap olmuştuk.

Halis Bursalıydı, doğma büyüme, İstanbul'a de­ğil Mudanya'ya hile koca ömründe -bunu söylerken yüzünü görseydiniz- bir defacık inmişti,

Emir Sultan'da, ay ışığında, kızak kaydığımın zamanlar, benim de ayni bu tonda, bu kıvamda ar­kadaşlarım olmuştu.

Eminim ki, bunun da onlar gibi, uzaktan sesini duyduğum Gökdere'nin havuzlarında derisi karardı,. Biliyorum ki, mevsim mevsim meyvelerin kabuğu­nun rengini alıyor.

Baktım, yeşil üst kabuğu düşmüş bir ceviz es-merliğiyle esmerdi. Yine bir ceviz beyazlığıyla be­yiz ve gevrek dişleri vardı. Ben bilirim, yazın baş-tâ ceviz mevsimine kadar Bursa çocuklarının yalnız elleri erik ve şeftali, yalnız çizgili mintanlarının kopmuş düğmelerinden gözüken gö-ğüsleri fındık yaprağı kokar. O sırada kapıcnın saatı on ikiyi çaldı. Nerede ise cambaz bitecekti.

- "Kaçayım" dedi.

Onu,  ipekli  mendili  vermeden  gönderdiğime müteessir düşünürken, dışarıda bir gürültü ile silkindim. Kapıcı, söylene söylene içeri giriyordu. Ar­kasından da hırsız...

Bu sefer ben kulaklarını çektim, kapıcı tabanlarını ince bir söğüt dalıyla epeyce haşladı. Bereket orada yoktu.. Yoksa vallah onu polise verirdi."Bu yaşta bir çocuk hırsız! Efendim, hapishanede yatsın da akıllansın" diyerek. Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların  gözlerine döndü ama, dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar. Yalnız biraz rüzgârlıydılar.

Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı.Ay ışığını ve esmer tarlasını, keskin bir gibi sıyırarak kaçtı gitti. Ben, o zamanlar malların istif edildiği imalâthanenin üstündeki bölmede yatardım. Odam ne güzeldi. Hele mehtaplı gecelerde ne şirin olurdu.

Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bı-

rakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgârlar eserdi. Va­purlarda da çalıştığım için, rüzgârların kokuların­dan lodos, poyraz, karayel, günbatısı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgârlar battaniyemin üzerin­den acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.

Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarı­dan bir gürültü geliyordu. Âdeta dut ağacında bi­risi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım.Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi.

O'ydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Se­simi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:

— "Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti: hayvan" diye kıçıma bîr tekme, beni kovacağını bil-diğim halde gık demedim.

Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz se­dasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırdısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiğim zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi.

Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu ka­pıcı açtı. Bu avucun içkiden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.

Ya.. iyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturur­sun; sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.

 

(hzl. Tarık Buğra, Sait Faik Abasıyanık Seçme Hikâyeler, MEB. 1972 s.17-20)

 

ALEMDAĞDA VAR BİR YILAN

Daha tiyatroya giderken kar başlamıştı. Çıkın­ca meydanı bembeyaz buldum. Boynumdan içeriye bir damla düştü. Ürperdim.

— "Çek elini ağzından. Tırnağım yeme!" diye bağırdım. Önümden giden iki kişi dönüp baktılar.

Yüzümü görmek için yavaşladılar. Sanki ben her akşam onunlaymışım gibi, bir yalnızlık duyuyo­rum. O cuma günleri gelirdi. Alçıdan, ağza pipolu gemici onu beklerdi.

Güneş muşamba perdede tam üçü işaret eder­di. Geleceğine yüzde yüz emin olduğum günler bek­lerken uyuya kalırdım. Kapıyı tırmalar gibi vurdu­ğu zaman nasıl duyardım rüyamın içinde. Yataktan fırlardım. Kapıyı açardım. Rengi solmuş, nefesi bo­ğazından gelirdi. Masadan bir cigara alır yakardı.

Dünya Ötede idi. Burada bir konsol; bir ayna, bir alçıdan gemici, bir yatak, bir ayna daha, bir telefon, bir koltuk, kitaplar, gazeteler, kibrit çöp­leri, cigara izmaritleri, soba, battaniye vardı. Dün­ya ötede idi. Gökyüzünde uçaklar vardı.

İçlerinde yolcular vardı. Trenler gidiyordu. He­rifin biri imza ediyor, öteki para veriyordu. Akşam serinliği çıkmıştı. Akşam simidi de çıkmıştı dünya­da...

Odanın içini simitçinin sesi doldurdu. Dünya ötede idi.

Biletçi bilet zımbalıyor, bir adamla bir çocuk gazete okuyorlar. Bir delikanlı, kara kaşlı, sıhhatli bir oğlan upuzun yatmış. Yakışıklı, kuvvetli bir oğ­lan. ellerini pantolon ceplerine sokmuş, sıska birisi de sağma yatmış,. Çocuk gazeteyi bıraktı. Pardesü-sünü başının altına sürdü. O da uzandı. Bir vapu­run alt kamarasına ayını.

Günlerden cuma. Mektep tatil. Süleymaniye'de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Pasa konağının çam ağacım hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağa­cı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa kona­ğının yağlıboya tavanları çoktan duman ve kül ol­muştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yor­ganım, gözyasım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.

Ben de koyun postu taklidi bir kürk bulup par-desüme diktirmeliyim.

Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kama-rasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin, İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerde. Başka günler güzel mi? değil; güzel değil. Başka günlerde Köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kus-mukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokak­lar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lâkayıttır. İn­sanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir in­sanı sevmekle başlar her şey. Burada bir insanı sev­mekle bitiyor her şey.

Güzel yer, güzel yer Alemdağı. Şu saatte on beş metrelik ağaçlarıyla, Taşdelen'i ile, yılanı ile... Ama kış günü yılanlar inindedir. Olsun. Hava Alemdağı'nda ılıktır. Güneş, yaprakları kıpkızıl ağaçların içinde doğmuştur. Gökten parça parça ılık bir şeyler yağmakta, çürümüş yaprakların üstüne birikmektedir. Taşdelen parmak gibi akar, içimizi şıkır şıkır eden bir maşraba ile önce içimizi, sonra çırılçıplak soyunarak dışımızı yıkıyor. Su içmeğe gelen bir tavşan, bir yılan, bir karatavuk, bir tilki, bir keklik Polenez köyden şerefimize kaçıp gelmiş bir keçi ile alt alta üst üste oynaşıyoruz.

"Panco, Paaco" diye bağırınca, yılan da, keçi de, keklik de, tavşan da oldukları yerde alçıdanmış gibi donup kalıyorlar, bembeyaz kesiliyorlar. Hemen keskin bir bıçak çıkarıp cebimden kiminin ku­lağını, kiminin kanadının altını kesiyorum. Kan akınca hareket başlıyor. Beni bırakıp Panco'ya ko­şuyorlar.

Panco'nun her zamanki kansız ve hiddetli yü­zünde çıban yarasına doğru kaymış bir gülümse-me gözüküyor. Keklikleri gagasından öpüyor. Tav­şanın kulağını çekiyor. Yılanı bileğine doluyor. Top getirmiş, futbol topu. Ben kaleciyim. Yılan da kale­ci. Ötekiler yaprakların üzerine yatmış, güneşin içinde oynuyorlar. Saatlarca oynuyorlar. Yılanla ben, top kalemize girerken yana çekilip seyrediyo­ruz. Mızıkçılık ediyoruz.

Alemdağı güzel, Alemdağı... İstanbul çamur içinde. Taksi şoförleri su birikintilerini inadına in­sanların üzerine sıçratıyorlar. Kar inadına içimize yağıyor.

Kadının biri beşinci kattan bir kediyi sokağa atıyor. Bir kadınla bir yabancı erkek kedinin ba-şındalar.

Kedinin burnundan hafifçe kan sızıyor. Erkek, Fransızca:

— "İl est mort d'hemoragie, le pauvre!" diyor.

Kadın bana türkçe, kedinin beşinci kattan atıl­dığını anlatıyor. Galatasaray lisesinin kalın ve yük­sek bahçe duvarlarının kenarına, artık ölmüş kedi­yi itiyoruz. Beşinci kattaki kadın, sobasına şimdi kömür atıyordur. Hava da ne soğudu. Keşke kar yağsa. Kar yağdığı zaman yine havada ılık bir şey­ler oluyor.

Panco ne zaman dönmüş Âlemdağı’ndan ? Bir­denbire bir arkadaşı ile yanımdan geçiyor. Bir du­varın, ölmüş bir kedinin yanından geçer gibi. Kolla­rımız birbirine sürünüyor, hafifçe. Duvarlar açılı­yor, insanlar birbirleriyle senelerce dargınmışlar da birdenbire aynı hisleri duyarak; "yeter artık" diyerek barışmışlar gibi Öpüşüyorlar. Dönüyorum. Panco arkadaşı ile gülüşerek gidiyor hâlâ. Yangı­nın kül ettiği Münir Paşa konağının havuzunda kirli yeşil bir su bekler dururdu. Suyun dibi gö­zükmezdi, ama gözümü kapayınca içine atılmış on paralıkların parladığını görürdüm. Bir defa da şim­di vali olan bir arkadaşımızı elli kuruş vererek elbi­sesi ile suya atmıştık.

Panco'nun arkadaşı ile birlikte girdiği kahve­yi hiç bilmezdim. Kapısında alüminyum tencereler, naylon bardaklar satan bir hırdavatçı bulunan, iki kapısı da ardına kadar açık, hanla apartıman ara­sı bir binanın birinci katındaymış bu kahve. On­ların bu kapıdan içeriye girdiklerini görünce merak ettim. Ben de girdim. Baktım karşımda cam bir ka­pı. Cam kapının içinde büyük bir salon, içerde in­sanlar tavla ve iskambil oynuyorlar. Daha köşede bir bilardo masası var. İçeriye girince herkes bana baktı. Buraya gelenler hep aynı müşteriler olmalı, ki, beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kah­ve içmek bile bir cehennem azabı olacaktı. Birini arıyormuş gibi yaptım. Olmazsa bizim Luka efendi vardır; duvarcıdır, boyacıdır. Onu soracaktım. Göz­lüklüdür. Kendisi Yunan tebaasıdır. Ama Arnavut'­tur. Kahveciye onu sormak istedim. Baktım Pan-co, Luka efendiyi siper edip kendisini bana göster­mek istemiyor. Eskiden tanıdığım birisi niçin gel­diğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belânı versin, deyyus, dedim. Döndüm. Gider­ken dönüp bir daha baktım. Yine pardesüsünün ya­kasındaki kürkü gördüm.

Kürkü görünce rahatladım. Tavşanı, kekliği, o dik, harikulade kaygan ve güzel yılanı, karatavu­ğu, Alemdağı'nı, Taşdelen suyunu, çürümüş yap­rakları, yaprakların üstüne yağan pelte pelte gü­neşi hatırladım.

 

(hzl. Tarık Buğra, Sait Faik Abasıyanık Seçme Hikâyeler, MEB. 1972 s.174-178)

TANITIM: Durumu anlatan hikâye çeşidinin örneklerini yazan Sait Faik, İstanbul anlatıcısıdır. Babaocağı Adapazarı ile Bursa’da geçen hikâyelerinin sayısı azdır. İpekli Mendil Bursa, Alemdağ’da Var Bir Yılan İstanbul’u anlattığı iki eseridir. İlkinde serimli, düğümlü, çözümlü; ikincisinde ise zamanın akışının egemen olduğu, yaşam kesitlerini işlediği modern hikâye çeşidine örnek verir.

Sait Faik ABASIYANIK (1906-1954), Hikâye, roman

Adapazarı, Bursa ve İstanbul’da üniversiteye kadarki öğrenimini tamamladı. İsviçre ve Fransa’da başladığı yüksek öğrenimini bitirmedi. Haber gazetesinin muhabirliğini yaparak basın edebiyat ortamına girdi. Aile gelirleriyle annesi ile beraber Burgazadası’ndaki evinde yaşadı.Şimdi bu ev müze. İzlenimlerini, durum öyküsü biçiminde yazdı. Şiirli bir dille doğa, deniz ve serseri, küçük insanların öykülerini anlattı.

Hikâye: Semaver, Son Kuşlar, Havuz Başı, Az Şekerli,

Roman: Kayıp Aranıyor, Birtakım İnsanlar.

KAYNAKÇA:

1. Ahmet MİSKİOĞLU, Ana Temleriyle Sait Faik ve Yeni Türk Edebiyatı, 1979. 2. Fethi Naci, Sait Faik’in Hikayeciliği, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003. 3. Muzaffer UYGUNER, Sait Faik Abasıyanık. (Bilgi Yayınevi’ndeki eserlerini tamamladı.) 4. Mustafa KUTLU, Sait Faik’in Hikâye Dünyası.. 4. Tarık BUĞRA, Sait Faik Abasıyanık ve Seçme Hikâyeler.