Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam

0
321

TANITIM: Aydemir, Müfide Ferid Tek’in  Türkçü idealleri gençlere aşılamak için yazdığı romanıdır. Şevket Süreyya soyadı olarak bu roman kahramanının adını seçer. Arayış 20. yüzyıl Türk gençliğinin temel sorunudur. Toprak Uyanırsa’da köyü kalkındıran idealist köy öğretmenini anlatan yazar, kendi gençliğinin arayışlarını, ideallerini, düşüncelerinin değişimini de Suyu Arayan Adam adıyla kitaplaştırır. Türkiye-Rusya-Türkiye arasında geçen öğrenim ve düşünce savaşını okuduğumuz eser otobiyografik özelliktedir. 6. bs. Remzi Kitab evi, İstanbul 1976. 489 s.

 Bölümler: 1.Bir Çocuk Ruhunun İlk Dokuları, 2. Bir İmparatorluk Masalı, 3. Ergenekon, 4.Şu Bilinmeyen Anadolu, 5.Şu Bilinen Hikâye, 6.Aydemir, 7.Kızıl elma, 8.Ejderhan Balıkçısı,  9.Kuzeye Çıkan Yol, 10.İhtilalci,  11.Rus Ovası ve Rus Mistiği,  12. Ormandaki Ateş,  13.Toprağın Asıl Sahibi, 14.Pamir’deki İstifham (Soru), 15. Başarılamayan İnkılap, 16.Rusya Demek Her Şey Demek Değildir!,  17. Putlar ve İlahlar, 18.Çin Asrı, 19.Olimp’teki Kavga,  20. Otomat, 21.Eriyen Bir Mumu Gibi, 22.Profesyonel İhtilalci, 23.Kovadis Yoldaş ?, 24.İnkılabın Emrinde, 25. (?), 26.Dağın Başındaki Adam, 27. Kadro ve Bir Dağ Yolu, 28 ?, 29. Epiktetos’un Kandili, 30. Toprağa Yöneliş, 31. Suyu Arayan Adam.

METİN:

İstanbul’dan Azerbaycan’a gitmiş olan  Türk muallimleri, tek tük istisnalar olsa bile, daha ilk günden kaybolmuşlardı. Baku’daki “Çanakkale Kahvesi” İstanbul’un yeni bir “Merkez” veya “ Meserret” kıraathanesi halini almıştı. Tavla gürültüleri sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar, bu kahvenin sigara dumanlarına boğulmuş havasını dolduruyordu. Halbuki Azerbaycan şehirlerinde, geleceklerini çoktan duydukları Türk hocalarını bekliyorlardı.

Azerbaycan maarifini idare edenler de bundan şikayetçiydier. Bu teşkilattan başta bulunanlardan bir bayanın bürosuna gidip hocalık istedim. Bana taşrada ve kabilse memleketin en uzak yerinde bir görev vermelerini rica ettim. Bu isteğim karşısında adeta şaşırdı, heyecanlandı:

-İstanbul’dan epey muallim gelmiştir. Fakat Baku’dan başka, Azerbaycan’ın hiçbir yerinde bir tek Türk muallimi yoktur. Gerçi merkez mekteplerde bunlardan birkaçına muhtaç olduğumuz doğrudur. Fakat bizim ihtiyacımız daha ziyade, memlekete yayılacak olan idealistleredir…

Bu duygularını anlatırken heyecanı artıyordu. Ben de heyecanlanmıştım. Hatta beni yanına alarak Maarif  Nazırı’na (Dağıstanlı Sultanına) çıkardı. O da sevindi. Her ikisi de ellerimi hararetle sıktılar.

Bayanın bürosuna döndüğüm zaman, bana ismimi sordu. Heyecan arasında ne onun ismimi sorması, ne de benim adımı vermem aklımıza gelmemişti.

-İsminiz neydi? dedi.

-Aydemir, dedim.

İşte o günden sonra benim adım, Aydemir oldu.

Artık Turan’daydım ve ben de bir Aydemir’dim…

Büyük şöminenin etrafı renkli Acem motifleriyle süslenmiş olan salona, holden girildi. Hem bahçe kapısı, hem hol, hem de salon kapısı hafifçe aralık bırakılmıştı. Bu, bir işaretti. O’nu bekliyordum…

Sitare sevdiğim kızdı. Güney İran’dan vaktiyle buralara göçmüş bir cemaate mensuptu. İyi bir ailenin kızıydı. Bahtsız bir nişan yapmıştı. Nişanlısıyla aralarında hiçbir duygu birliği yoktu. Nişanlısı, dairelerin birinde küçük bir memurdu. Bir Rus kızıyla yaşıyordu .Bu nişanlanmayı bazı aile bağıntıları, miras kaygıları zorunlu kılmıştı. Fakat gönül kanunları, hesap ve menfaat kanunlarını her zaman olduğu gibi bu defa da yenmişti.

Ona Sitare (Yıldız) demektense, Ay demek belki daha doğru olurdu. Ay gibi bir yüzü vardı. Belki narin, selvi endamlı bir güzel değildi. Fakat, siyah, dalgalı kıvırcık saçları, beyaz, renkli yüzü, siyah iri gözleri, yumuşak kıvrak vücuduyla, masallarda anlatılan sultanlardan biri, hakiki bir Şark güzeliydi.

İpek çadrasını başından atıp da, çiçekli mavi ipek şalvarı, beyaz ipek buluz ünün üstündeki lacivert kadifeden sakosu (kalın ceket) ile, süsleri pırıl pırıl harelenen büyük ocağın yanındaki minderlere yaslandığı zaman, çocukluğumdaki masallarda dinlediğim peri padişahının kızı ile karşılaşmış gibi olurdum.

Sitare de bir sultandı. Gönlümün sultanı… Yıllarca rüyalarıma giren, talihimin aradığı dilber, her halde buydu. Belki ezelden birbirimize nasip olmak için yaratılmıştık. Belki de maslardaki gibi bir derviş, daha biz birbirimizi bilmeden bize, aşkın badesini sunmuştu. Dağları denizleri belki de bu nasibim için aşmıştım?..

Sitare’yi beklediğim günler bahçe kapısıyla hol ve salon kapılarının açık bırakırdım. O gelince, bahçe kapısını yavaşça kapatırdı. Sonra holden hafif bir rüzgâr esintisini andıran bir hışırtı duyulurdu. Benim salon kapısına koşmamla, onun salon kapısından görünmesi bir olurdu. Bu anlarda gözleri yarı korku, yarı heyecanla küçülürdü. Pembe-beyaz yüzü alev alev yanardı. Heyecanından düşmemek için boynuma sarıldığı zaman, başını göğsüme dayar ve dakikalarca öyle kalırdı…

Sitare’yle sevgimizi hemen bütün şehir biliyordu ve bunu anlıyordu. Bu sevgiye hiç kimse fena ihtimaller karıştırmazdı. Bizi tanıyan herkes, kadını bir mal sayan ve mal ölçülerine göre anlayan bir geleneğin dışında gelişen bu gönül bağlılığını görüyor ve bunu güzel buluyordu. Tanıdıklarım bana şaşırıyorlar, hatta benden kaçıyorlardı. Her açılan konuşmanın sonunu, mutlaka dünya ekonomisine bağlıyordum. Bu ekonominin üstünde ise, mutlaka çelişkiler, sömürge veya sınıf kavgaları hakimdi. Beni milli meselelere, günün olaylarına ve bu olayların alelade mütalaasına hiç kimse sürükleyemiyordu. Her konuşmayı daha başlarken, kendi mantığıma çeviriyordum. Çabuk okunan, kısa zamanda bellenilen ve iyi tertip edilemeyen nazariyelerden etrafımı bıktırmıştım. Kendimi bir türlü bulamıyordum. Ne yapacağımı da bilmiyordum.

Gündüzleri, Beşiktaş’ın harap bir ilk mektebinde hocalık yapıyordum. Bir sıra seyahatler, maceralar benim resmî evrakımı her tarafa savurmuştu. Bunların düzenlenmesi zaman isterdi. Ama maarif idaresinde, evvelce aynı mektepte muallim olarak tanıştığımız biri bana bu ilk mektepte bir muallim vekilliği verdirebilmişti. Mektepten çıkınca da doğru bizim derginin idarehanesine koşardım. Dergiyi asıl Dr. Şefik Hüsnü ile pedagog Sadrettin Celal çıkarıyorlardı. Ben onlara katıldım. Mecmuada Marksı, Marksizmi anlatan yazılar, yazar, yahut tercümeler yapardım. Bunları okuyan bazı gençler, mektep ve üniversite öğrencileri, yaıhaneye gelip benimle konuşurlardı.

Geceleri kenar mahallere koşardım. Eskice bir elbise, bakımsız bir fesle, kuytu işçi kahvelerinde otururdum. Kendimce, memleketin içtimai hayatını tetkik ederdim. Kitlenin içine karışmış olurdum. Yahut da daha ziyade üniversite gençlerinin devam ettikleri kahvelere gider, onların hayatını görürdüm. Ama bu garip ve özenti ilgilerin, beni havada bir fikir fonundan , günlük hayatın işlerine ve meselelerine doğru yaklaştırdığını da söylemem yerinde olur.

Üniversitede okuyan gençlerin en büyük derdi, işsizlik ve kitapsızlıktı. Bunlara yabancı dil öğretilemiyordu. Türkçede ise hemen hemen kitap yoktu. Hemen hiçbir Hoca, bir telif eser vermezdi. Yahut da verenler, yok denecek kadar azdı. Bazı fakültelerde hocalardan çoğu, derslerine muntazam gelmezlerdi. Yıllar, eski püskü bir avuç not üstünde eriyip gidiyordu. Üniversitede hayat, neredeyse bir vakit kaybından ibaretti… Vilayetlerden gelenlerin çoğu, perişan birtakım han veya medrese odalarında yahut pis tavan aralarında yatarlardı. Ne okuyacakları kitap, ne gidecekleri bir yer vardı. Gün, bir türlü dolmuyordu. Geceler, kabus gibi çökerdi. Hele yağmurlu ve soğuk günlerde ve eğer kahveciye olan borç da ödenmemişse, o izdihamlı ve kasvetli odalarda yorganın altına girip, gözleri tavanın çatlakalarına dikerek saatlerce düşünmekten başka yapacak işleri kalmazdı.

O gece tevkif edileceğimi biliyordum. Aydınlık dergisinin sahibi ve bazı yazarlar ( Dr.Şefik Hüsnü, şair Nazım Hikmet) memleketi terk ediyorlardı. Bir karar karşısındaydım. Kararımı verdim: Memlekette kalacaktım. Benim kaderim artık bu toprağa bağlıydı.

Büyükdere’ de ve bu Boğaz köyünün tenha bir kenarında, bakımsız bir bahçe evinde oturuyorduk. Ev halkını zaten daimi bir endişe içinde yaşatıyordum. O gece eve geldiğim zaman evi ve bahçesini, sivil bir emniyet ekibi tarafından sarılmış buldum. Polisler gerçi görülmüyorlardı. Fakat ben onların yerlerini, her birini kendi elimle yerleştirmiş gibi kesin olarak biliyordum. Birçoklarıyla da sanki eski fakat gizli bir aşinalığım var gibiydi. İyi veya fena havalatda geceleri bu evin etrafında veya bahçenin kuytu köşelerinde yerlerini alırlardı. Beklerlerdi. Bu gece buralarda son vazifelerini yapıyorlardı. Onlar aldıkları emirleri yerine getirecekler, benim de hürriyetim artık sona erecekti. Ondan sonrası, gecenin bu saatinde, şu karşıda serilen denizden daha derin bir karanlığa gömülüyordu. Ben eve girince polisler harekete geçtiler, onları sükûnetle karşıladım. Tevfik muamelesi tamam olup da, evin bulunduğu sırttan iskeleye doğru inerken, artık hür bir insan değildim. Çıktığım bu yolculuğun sonunun nerelere varabileceği de bilinmezdi.

O sıralarda İstiklal Mahkemesi Ankara’da çalışıyordu. Haydarpaşa’dan bir öğle sonu sıralarında hareket ettik. Ertesi sabah tren Ankara’ya yaklaşıp da, şehri uzaktan ilk gördüğüm zaman, mektep sıralarındayken bize okutulan bir “Osmanlı Coğrafyası” nı hatırladım. Bu kitapta Ankara şöyle tarif ediliyordu:

“Şehrin hariçten, kasvetli bir manzası vardır ve en meşhur şeyleri şunlardır. Tiftik keçisi Oğüst mabedi ve bal”

(Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 144, 168, 361, 367)

Şevket Süreyya AYDEMİR (1897-1976)

Edirne’de öğretmen okulunu bitirdi. Azerbaycan’da öğretmenlikten sonra Moskova’da yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye’ye dönünce komünist partisinin görüşlerini yazı ve eylemlerle savundu. 1925’te on yıl  hüküm giydi. Bir süre sonra bağışlanınca devlet hizmetinde çalışmaya başladı. 1928-1937 arasında Ticaret Lisesi müdürüdür. Yakup Kadri ve Vedat Nedim ile birlikte Kadro dergisini yayımlayarak ekonomiye daha fazla önem verilmesini savundular. Kemalizmin ekonomik teorisyenidir.

Biyografi: Toprak Uyanırsa,Tek Adam, İkinci Adam, Menderes’in Dramı, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa. İnceleme:İnkılap ve Kadro, Kırmızı Mektuplar.

KAYNAKÇA: Halil İbrahim GÖKTÜRK, Bilinmeyen Taraflarıyla Şevket Süreyya Aydemir, 1977

(4584)