Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır

0
359

TANITIM : Beş kitaplık Salah Bey Tarihi’nin üçüncüsü Boğaziçi Şıngır Mıngır adıyla yayınlanır. Sel Yayıncılık, 2003’te 5. baskıyı basar. 496 sayfalık eserde otuz altı yazı vardır. Ön söz yerine Başlarken baştadır en sonda da kitaplar ve dergilerden oluşan altı sayfalık  Kaynakça yer alır.

BÖLÜMLER:

Üç Baba Torik / Sarıpapa / Boğaziçi Şıngır Mıngır / Sümbülzade’nin Ölümü

Türk Kırmızısı Kayıklar  / Deli Saraylı  / Kanlıca’da Bir Sadrazam / 800 Teneke Kavurma

İçli Çocuk / Şair Leyla Sokağı  /Sultan Mecit’in Kedileri  /Kitaplardaki Resimler

Valı Şair Valı Sana  / Ölüm Canlılık Demektir  / Meşruta Yalı  / Göksu Şemsiyeleri

Göksu’da Ayna Var  / İnce Saat  / Gaddar Aliço  / Bir Kedi Niçin ve Nasıl Vaftiz Edilir?

Ben Bir Küçük Sultanım / Ahmet Rasim’e Karşı Salâh Birsel  / Fot Mir Peto Pota

Arnavutköy 1979  / İstinye’ de Gondollar / Bir Edebiyat İmamı  / Bülbüliye  / Şir Şamar Olayı

Bir Nane Şekerci  / İshak Kuşu Garip Garip Öter  /  Beykoz’da Bir İmparatoriçe

Kandilli Alabandası / Karavezir Yalısı  /  Boğaziçi’nin Gizli Tarihi

Yahya Kemal İş Başında   / Piyanolu Ases.

METİN:  ARNAVUTKÖY 1979

1946 Şubatında, bir pazar günü, üç adam, Şişli’den yola çıkıp, Mecidiyeköy-Zincirlikuyu üzerinden derelere, tepelere vurmuşlar -O sıralar ortalarda Levent ya da Etiler adını taşıyacak tek bir ku­lübe bile yoktur- ve Baltalimanı çayırına inmişlerdir. Bu üç adam bizim Sait Faik, Oktay Akbal ve Salâh Birsel’den başkası değil­dir.

Yolda Sait bir ara Oktay’la Salâh’ı durdurmuş, eliyle uzaktaki bir koyuluğu göstererek:

-İşte Menekşeli Vadi orası…demiştir. Sait bir öyküsünde bu Menekşeli Vadi’yi şöyle anlatır:

-Sabahleyin uyandığım zaman dışarıya baktım. Önümde, sis içinde bir bahçe uzanıyordu. Kenarda yansı cam, yansı hasır örtü­lü “ser” gibi bir şey vardı. Pencereyi açtım. Güzel bir menekşe ko­kusu burnuma doldu. Hava ılık, ılıktı. Sonra sis ağır ağır açıldı. Gö­zümün önüne bir bostan serildi. Lahanalar, çiçekler, maydanozlar, salatalar şaha kalkmıştı. Ötelerde, çiçeklerin arasında, başka bah­çeler, başka yamrı yumru binalar gözüküyordu. Her taraf aynı bit­ki, aynı hayvan, aynı çarpık ve birbirinden epey uzak binalarla do­lu idi. Menekşe, her taraf menekşe kokuyordu. Yolun tam ortasın­dan şarıl şarıl bir de dere akıyordu. Akşam eve gelirken bu dere­nin içinden mi geçmiştik? Ayaklarım bile ıslanmamıştı.

Doğrusu şu ki, Menekşeli Vadi, Sait’in kafasında yaratılmış bir yerdir. Oktay’la Salâh, o gün, Sait’in elinin doğrultusunda hiçbir şey görememişler, ama Sait’in düşle gerçek arasında, bir ping­pong topu gibi gidip gelmesine engel olmamak için de hiç boz­mamışlar. “Evet, evet, gördüm, orada,” sözünü bir bir yinelemiş­lerdir.

Üç adam Baltalimanı’na kavuştuktan sonra, oradan da, uygun adım marş, Arnavutköy’ü tutmuşlardır. Oraya vardıklarında da, birden yorulduklarını anlayarak, vapur iskelesinin ordaki bir mey­hanede, Karamiço’da, önlerine lengerle getirilen gümüş balıkları­nın eşliğinde, kafalarını bir güzel tütsülemişlerdir.

O zamanlar, hemen hemen her hafta Arnavutköy’e gidilir. Sa­it, orada oturan sevgilisini -Vedat’ı- görebilecek mi, göremeye­cek mi?

Arnavutköy seferleri salt bunun için düzenlenmektedir. Kafi­leye katılanlar arasında, çokluk Sabahattin Batur da görünür. Sa­it, onunla, kimi zaman ikili seferler de kaldırır. O zaman, Bebek-Eminönü tramvayının son arabasında -üçüncü araba- ve de sa­hanlıkta yer alır.

Bir kez, Sait’le Sabahattin, yine böyle bir seferi oluştururken, tramvay Kuruçeşme’ye gelir gelmez, kendilerini aşağı atmışlar­dır. Kuruçeşme’deki Keman Sokağı meraklarını kaldırmaktadır.

Keman Sokağı, Tatar Güzeli Sulhiye’nin sokağıdır.

Sulhiye, buradaki bir evden Bülent adındaki -üniversite öğ­rencisi- sevgilisine boyuna aşk mektupları yazıyordur.

-Susman beni öldürecek Bülent.

Tatar Güzeli, son namelerinden birine de böyle başlamıştır.

Gelgelelim, Sulhiye evlidir. Hem de bir polisin eşidir. Kocası da, yapılacak iş mi bu, son mektubu egavlamıştır. Dan, dan, dan, dan, dan. İki kurşun sana, üç kurşun da sana. Polis görevlisi karı­sını da, sevgilisi Bülent’i de, al kanlar içinde yere serer.

-Susman beni öldürecek Bülent.

O hafta, Nurullah Ataç da, bu içten kopup gelen seslenişin üzerinde mi durmuştur ne?

İki ahbap çavuş Keman Sokağı’nı birkaç kez arşınlayıp “Sus­man beni öldürecek Bülent” çığlığını, boş yere, kapı önlerinde, bahçe duvarlarında, ağaç dallarında aramışlar, bütün umutlarını yitirince de, üzgün ve somurtuk, yeniden kendi seferlerine dön­müşlerdir.

Vedat o gün, kuşluk vaktinden ikindiye değin fakültede, ders­hane kapılarında beklenmiştir. Ortalarda görünmeyince de Sait, Sabahattin’e yanaşmıştır.

-Sefere çıkalım, var mısın?

Sabahattin’in, Sait’e “Hayır yokum,” diyecek halini kimseler görmemiştir.

İşte şimdi Arnavutköy’dedirler. Vedat’ın, Arnavutköy’ün ne­resinde oturduğunu Sabahattin bilmez.

İşin tuhafı, Sait de bilmez.

Birdenbire karşılarına çıkabileceği umuduyla köyün sokakla­rında taban teperler hep. Sait de, yuvalarında pek rahat durmayan gözleriyle -bu gözlem Sabahattin’indir- boyuna çevresini, pen­cereleri tarar. Ama deniz kıyısında, iki dirhem bir çekirdek kızla­ra rastladığı vakit, Vedat onların arasında mı, değil mi, bunu anla­mak için en küçük bakışlarından birini bile kullanmaz. Kızları ha­ber vermek için kendini dürten Sabahattin’e de şu karşılığı kon­durur:

-Ne sanıyorsun? Bunlar gibi sinema dergilerinin kopyacısı mı bellersin sen onu? O, olsa olsa, şu karşıdan gelen kız gibi, koltu­ğunda bir kitap, annesinin ya da babasının yanında, şöyle bir ha­va almak için çıkar piyasaya. Sen onda, hiç öyle züppe bir yan gördün mü?

Sait, o gün her zamandan karamsardır.

Tatar Güzeli Sulhiye’nin öyküsü de onu hurdalamıştır.

Kuruçeşme’den gelirken, yolda yine şarkılar söylemişler, şiir­ler çekmişlerdir ama, Sait içindeki kuruntuları dökememiştir. Arada, arada Sabahattin’e olmadık şeyler soruyordur:

-Bana bak Sabahattin, bu kız benimle evlenir mi dersin?

-Evlenmemesi için bir neden var mı?

– Var tabii enayi… O kadar güzel kız hiç bana varır mı? Hem sonra, o kaç yaşında, ben kaç yaşındayım. Üstelik bir evi geçindi­recek iş sahibi de değilim. Etrafında dolaşan delikanlılar gibi ya­kışıklı da değilim. Yok, yok azizim, bu işin de sonu gelmez.

Sabahattin, Sait’in kafasındaki burgaçları çıkarıp atamayacağı­nı biliyordur. İster istemez sus-pus olur. Ama Sait, onu suçüstü yakaladığını sanır:

-Ne susuyorsun be? Yani ben evlenilmeyecek kadar çirkin miyim?

-Yahu Sait, sen deli misin, nerden çıkarıyorsun bunları?

Arnavutköy’de harmanlanmadık sokak kalmamıştır. Bir ara, kendilerini yine o demir parmaklıklı deniz kıyısında bulurlar. Bun­dan sonrasını bırakalım Sabahattin Batur anlatsın ki, biz de bir ya­lıya yaslanıp Sait için umarsız gözyaşları dökmeye vakit bulalım:

-Sait birdenbire durdu, sırtına yola çevirerek denize bakıyor­muş gibi yaptı. Ben de yanında durdum. Ne olduğunu sordumsa da karşılık alamadım. Bu sırada, yanımızdan kolkola, bir erkekle bir kadın geçiyordu. Ben, “Sakın sokağını, evini bilmediğimiz sevgili olmasın!” diye dikkatle baktım. O değildi. Bunlar orta yaşlıcaydılar. Karı-koca gibiydiler. Bizden, bir hayli uzaklaştıkla­rında Sait ürkek ürkek iki yanına baktıktan sonra: “Enayi gibi, ne diye oyalanıyoruz sanki buralarda? Haydi gidelim artık,” dedi.

Sait’le Sabahattin yine üçlü tramvaydadırlar. Sabahattin bir sü­re hiçbir şey söylemeden durur. Ama içi içini yiyordur. Bir an ge­lir ki dayanamaz:

-Hayrola Sait, ne oldun böyle birdenbire?

-Ananın örekesi oldum. Anlamasan olmaz değil mi?

-Yahu, bunda kızacak ne var? Seninle beraber, senin için ta buralara gelmişim, ne olur sorarsa?

– Ne olacak, elinin körü olur. Benim bu halim hoşuna gidiyor değil mi?

– E, aşkolsun Sait?

-Aşkolsunu, maşkolsunu var mı bunun? Düpedüz meydanda işte.

Tramvay Beşiktaş’a yaklaşmaktadır. Bu kez, işi Sait kurcalar:

-Hani, o deniz kıyısında dururken, yanımızdan geçen kadınla erkek bize baktılar mı?

-Hangi kadınla erkek Allah aşkına?

– Şu mahsustan anlamazdan gelmelerin yok mu, adamı deli eder. Hangisi olacak, parmaklıklara dayandığımız zaman geçen kadın. Bilmiyordun sanki değil mi?

– Haa, evet anladım. Yooo, hiç baktığını filan görmedim. Ne­den sordun, bir şey mi var?

Sait, daha sözün ortasında içine gömülmüştür. Hiç mi hiç kar­şılık vermez. İçinde kıpırdayan bir şeyin görünmemesini mi isti­yordur ne? Şimdi burada Oblomov adlı romanın yazarı olsa bize şöyle diyecektir:

-Ne fena bu erkeklerin duygularından utanmaları! Sahte bir benbenlik! Zekalarından utansalar daha iyi ederler.

Ne var, Sait de ona şu karşılığı dikecektir:

-Azizim Gonçarov, ben duygularımdan utansam da, utanma­sam da artık geçmiş ola. Sevgiliye açılmak ya da açılmamak bir an işidir. Evlenmek ya da evlenmemek de öyle. Ben bu anı da, bu fırsatı da yitirdim. Bundan sonra heyecanlar içinde başladığım her aşkı, korkular içinde bitirmek zorundayım. Dayanacağım tek şey benbenlik. O da olmasa, ben de Sait Faik olmam.

Ne ki, Sait, bir gün Sabahattin’e, bütün gururunu bir yana ite­rek, Arnavutköy’de, deniz kıyısında, bir erkeğin kolunda rastladı­ğı kadının kim olduğunu açıklamaktan kendini alamayacaktır:

-O kadın benim en çok sevdiklerimden, deli gibi aşık olduk­larımdan birisiydi.

Biz burada sözü yine Sabahattin’e bırakalım ki öykünün canlı­lığı yitmiş olmasın:

– Sait bu açıklamayı yaptıktan sonra, eve gidinceye değin, o aşkın umutsuz öyküsünü uzun uzun anlatı durdu. Sesinde şaşıla­cak bir yumuşaklık vardı. Sait’i o akşamki kadar halim-selim gör­düğümü anımsamıyorum. Anıların malı olmuş bir şeyle savaş­maktan vazgeçmiş gibiydi. Kızgın da değildi. Üzgün, dokunaklı bir hali vardı. Yenilginin hiçbir biçimine gönlünü yatırmayan Sa­it, aşk işinde de kendine göre bir yol bulmuştu. Sevdiği kimseyi, öykülerinden birinin baş kişisi gibi düşünebiliyordu. Sevgilileri istedikleri kadar ona yüz vermesinler. Onlar, Sait’in kafasında, gerçekteki kimliklerinden bambaşka bir yaşam sürüyorlardı. Ni­tekim, o gece, ilk aşkının, o büyük aşkının baş kişisi için, bana söylediklerinden büyük bir bölümünün gerçeğe uymadığını, son­radan bir rastlantıyla öğrendim.

Biz dönelim yine Arnavutköy’e.

Vapur İskelesi’nden çıkıp sola saparsak sağda Arnavutköy Mumhanesi Sokağı’na rastlarız ki burası bir merdivenli yokuştur. Birden çok dikleşerek, ilkin sola, sonra sağa kıvrılır. Daha sonra, hafif bir meyille, yeniden eski yönünü alır. Birkaç basamak tır­mandıktan sonra da Adalıfettah Sokağı’na kavuşur. Sokağın bu durumunu 1947 Kasımında Muzaffer Esen’le birlikte saptayan Reşat Ekrem Koçu sular kararmaya başladığı vakit de sokağın yu­karılarında arkadaşıyla meşveret kurmuş ve karşısında Beylerbe­yi arkalarından Kandilliburnu’na kadar uzanan dağlarla, Bey­koz’u çevreleyen tepeleri görünce bunların neresinden maşallah çekeceğini şaşırmıştır.

Arnavutköy’ün tam karşısına rastlayan Vaniköy’ün yaslandığı tepe siyaha yakın zeytuni renkte görünmektedir. Köyün evleri de bu kara lekenin eteğinde belli belirsiz bir çizgi oluşturmaktadır. Vaniköy camiinin beyaz minaresi ise bu koyu renklerle tam bir çatışma halindedir. Minarenin sulara düşen gölgesine gelince, bu da değerli taşlarla işlenmiş bir peri masalı ülkesini andırıyordun

Arnavutköy Mumhanesi Sokağı’ndan ileri gidersek, bu kez de karşımıza Üvez Sokak çıkar. Sokağın alt başı ince bir meyildir ki Renaultlar, Muratlar, Anadollar burada çadır kurarlar. 30-40 metre sonra ise sokak merdivenlere sarılarak tepeye kadar öylece çı­kıp gider.

Basamakların başladığı yerde bir sahanlık da görünür ki bura­da bir an durup Boğaz’a bir göz atmamızda yarar vardır. Çünkü, biraz sonra, buradaki 11 numaralı Ümit apartmanına daldığımız vakit manzara diye bir şey kalmayacaktır.

Ümit apartmanının alt katında Demir Özlü oturur.

Demir’i, evin arkasındaki küçücük bir odada yakalayabiliriz. Burası onun çalışma odasıdır. Kuledibi Bitpazarından alınmış, iki çekmeli minnacık masa, pencerenin önündedir. Demir, bir yan­dan, bahçenin bilimindeki duvarla, yandaki apartmanın duvarını seyreder, bir yandan da yazısını yazar. Oda, bir hapis damından pek hallice değildir. Yalnız yandaki setten sarkan ağaç dalları pen­cereye kadar uzanır ki bu, Demir’e özgürlüğünü hâlâ sürdürdüğü­nün muştusunu bağışlar. Duvardaki bir Yüksel Aslan’la, odayı çepçevre kaplayan kitaplar da özgürlük iletkenleridir. Alman ya­pısı, uzun mu uzun bir radyo ile bir somye de odanın eşyalarını bü­tünler. Bunlar “odayı dolaşılmaz hale koyar”sa da Demir’e büyük tadlar verir.

Demir, buraya 1977 yazında taşınmıştır.

( Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır,5. bs. İstanbul 2003)

(4180)