Nihad Sâmi Banarlı, Türkçe’nin Sırları

0
302

TANITIM: 43 gazete ve dergi yazısında sade, yaşayan dil anlayışı işlenir. Öğretmen yazar, Türkçe’nin İstanbul Türkçesi’nden uzaklaşmasını ve kurala uymadan yeni kelime yapmanın zararlarını anlatır. Divan şiirinden seçtiği örnek beyitlerle ses yapısının bozulmamasını ister. Temel aldığı nokta ise dilin kültür aktarıcısı olmasıdır. Uydurma kelimeler klasik yazar ve eserlerimizin unutulmasına okunmamasına sebep olacaktır. Gelişme, yenileşme de gereklidir. Nihad Sami Banarlı soyadını d harfiyle yazarak bu tutumununda kararlı olduğunu  gösterir.

METİN: “BENİM DÜNYAM”

Sabun kokusunu yahut sabundaki hafif ve güzel kokuyu sever misiniz?

Sanırım çok insana bu koku, doğrudan doğruya temizliğin kokusu, onun tüten buğusu imiş gibi, hoş ge­lir.

Ben, bir sabun fabrikatörü olsam ve Türkiye’de iyi ve güzel kokulu bir sabun yapmayı düşünsem; bu sabu­nun adını Guta yahut Küra koymaz; Kekik yahut Köpük koyardım. .

Evlerimize, çamaşırlarımıza yalnız koku olarak de­ğil, isim olarak da vatan topraklarından, vatan sularından yükselen bir ses’ dolsun isterdim: Üstelik, bu sabu­nu, çabucak erimeyen, sağlam, dayanıklı, bol köpüklü, tam bir Türk sabunu halinde yapmayı düşünürdüm,

Sabun, Latince sapo ve Fransızca savon kelimesinden Türkçeleşmiş bir sözdür. Fakat ben sapo sesinde aslaa duymadığım temizliği, iç açıcı, ferah kokuyu, sabun’un daha telaffuzunda duymaya, koklamaya başlarım. Bu kokuyu ve bu sesi savon’da da bulamam. Savon, bana fazla alafranga gelir: Onda, kirlerini aşırı kokularla örtbas etmek isteyenlerin geniz yakıcı parfüm’lerini du­yarım. ­

Türk Halk zevki bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona öyle sihirli bir ses, öyle ahenk verir ki kelime, elde et­tiği mananın adeta notası, musikisi olur; bazan rengi, kokusu ve buğusu olur. Sabun ve sabun köpüğü de böy­ledir.

Eski Yunan tahayyülü, güzellik tanrıçası Venüs’ü, Tanrı kanıyla deniz köpüğünün birleşmesinden yara­tılmış sanıyordu. Bir Akdeniz medeniyeti milleti olan eski Yunan için bu tahayyül güzeldir.

Ya Türk’ün güzellik sembolü kadın?

Bana öyle gelir ki bizim güzel’sizde yalnız Türk kanı ve deniz köpüğü değil, onlar ölçüsünde bir rayiha ve bir nur vardır: Türk’ün güzellik ve temizlik sembolü kadın, belki’ de sabun köpüğünden, gün veya ay ışığın­dan ve yayla çiçeği kokusundan yaratılmıştır.

Kokulu sabun, tuvalet sabunu yerine halkın mis.s sabunu demesi de bir hayli manalıdır. Bu isim, Farsça müşk ve Arapça misk sözüyle Latince sapo veya Fran­sızca salon’dan Türkçeleşmiştir. Fakat ne müşk’de ne de misk’de miss kelimesinin uzun ve devamlı ‘güzel kokusu vardır. Bu devamlılık Türk telaffuzunun mis ‘in sonunda­ki uzun se ile sabun’un başındaki kalın sa’yı sihirli bir ahenkle birleştirmesinden doğuyor.

*

Bir kadın çorabı yapacak olsam, adına Sülün yahut Ceylan ya da Elif derdim. Duru veya Nilüfer de diyebi­lirdim. İlk üç kelime ile tılsımı bozulmamış kadın gü­zelliğinin zarif çizgilerini dördüncü ile, temiz, mat renk­lerini; beşinci ile, bir vatan ırmağı akar gibi, yürüyüp gidişlerindeki alımlılığı belirtmek isterdim. Kadın gi­yeceğine kat’iyyen şu veya bu yabancı kelimeyi kullanmazdım. Vatan; kadınlarının eteklerine kelime olarak da bir yabancı söz dolanmasını isterdim. Bu çoraplara Akar­su gibi ahenkli, su veya kıymetli taş isimleri de koyabi­lirdim. Ancak bunu, kız, erkek, bütün vatan çocuklarına bu vatanın çocuğu olmak ve bu milletin dilini sevmek­teki gururu bir iman gibi tattıracak bir kültür ve terbi­ye devresinde yapabilirdim. Çünkü böyle hareketlerde üzerlerine titrediğiniz insanlar tarafından anlaşılmamak kadar hayal kırıcı hadise yoktur.

*

Bir dudak boyası yapsam, adını al yahut gül, ya da mercan koyardım. Mesela Karmen demezdim, diyemez­dim. Doğrudan doğruya dudak demeyi tercih ederdim. Yahut gonca gibi, nar gibi renkli adlar seçerdim. Hatta her dudağa sürülmeyeceğini bilsem, bayrak bile boyama ad olurdu. İsterdim ki onu seven kadınların dudakları bayrak gibi temiz kalsın. Kendi çocuklarından, yakınla­rından, kendi erkeklerinden veya gerçekten sevdikleri er­keklerden  başkasına değmesin.

Bir tırnak boyası yapacak olsam, adı kına olurdu. Kına tırnak cilası, Kına tırnak boyası gibi sözler bulur­dum.

Kına sözünün, Türkçe’ye Arapça, hınna’dan geldiğini bilirdim. Fakat benim kına’m o ıhlar gibi söz yanında, halis Türkçe’dir: Kına sesinde Anadolu ve Rumeli asırla­rının düğün neş’eleri, kına geceleri’nin şevki, rengi ve sesi vardır. Kına, Julie‘lerin, Marie‘lerin tırnak cilası de­ğil, asırlarca Ayşe’lerin, Nazlı‘ların, Selvi‘lerin, Elif’lerin ellerini süslemiş, bir başka kırmızıdır.

*

Kadınların boynunda inci, mercan dizileri güzeldir. Gerdan kelimesini sevmediğim için gerdanlık sözünden de hoşlanmam.  Hele değeri ne olursa olsun kadın boy­nun da kolye kelimesinin  alafranga tafrasına dayanamam, bu yabancı zinciri, Fikret’in tavk-ı esaret’i gibi, bizden  sonraki kültürlere boyun eğmiş başların alameti sanırım.

Parmağına yüzük takacağım bir kadın ona alyans dediği gün benden ayrı düşebilirdi. Nişan yüzüğü hatta nikah yüzüğü kelimelerinin “şan”lı veya mukaddes gü­zelliğini bu kadar çiy bir firenkçe ile değiştiren kadına elbette bağlanamazdım.        

Her millete kendi kadını en güzel gelmelidir… Ben Türk kadınının giyindiği kumaşın da adı Türkçe olsun isterdim. Mesela krep demez, bürümcük, bürünecek ya da bürün derdim. Arkasından da 19. asır şairi Vasıf’ın:

O gül-endam bir al şala bürünsün, yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün  yürüsün

mısralarını söylerdim.

*

Giyinişte ince bir üslup, kibar bir eda, sanatlı bir çizgi aradığım zaman bunu bulan duyguma gout ve gus­to demez zevk konuşur, tad derdim Buna hava da rüz­gâr da derdim: Elbisenizin çizgileri çok zevkli, dikilişi çok havalı bu duruş, bu dökülüşte bir başka rüzgâr var, dediğim zaman ince ve zeki Türk kadını benim bu mecaz­larla bir sanatın zevk ve zafer dilinden konuştuğumu el­bette çok iyi anlardı.

Bu giyeceklere manto demek, rob, roba demek, tay­yör demek de istemezdim. Bu arada dökar, turvakar gibi firenkçe sözlerin dilimize musallat olmasını iyi karşıla­mazdım. Belki İtalyanca roba sözünün Türk halk ağzında büründüğü urba kelimesinde yerli ve masum bir telâf­fuz güzelliği bulur, fakat yine de üstümüze giyeceğimiz şeyler için Türkçe sözler arardım.

Ancak bunun için geysi veya giysi sözünü diriltmez­dim. Bilirdim ki bu sözler eğer güzel olsaydı bizim zevk­li atalarımız onları bırakmaz, yerlerine başka sözler al­maz ve bulmazlardı.

İnsanın üzerinden düşüyor, dökülüyormuş gibi tu­haf bir ses veren bu sözler yerine halkımızı giyecek ve hamamlarda kurulanmak için silecek gibi tabirler kul­landığına dikkat ederdim. Tek kelime bulamazsam, baş örtüsü gibi, iki kelimenin izdivacından doğan, yeni fakat mutlakaa zevkli ve rüzgârlı kelimeler bulurdum.

Hele iç çamaşırlarımıza ait isimler mutlakaa Türk­çe olsun, yahut Farsça çameşuy sözünden yarattığımız çamaşır gibi milli bir ses taşısın isterdim.­

Sonra başımı önüme eğer, üstümüze giydiklerimi­zi daha derin düşünürdüm. Kadın veya erkek giyimine ait çeşitli eşyamızın yüzde doksan firenkçe oluşuna, hele bizim eski çağlardan beri büyük milleti olduğumuz Şark medeniyeti’nden koparak kötü bir Batı medeni­yeti taklitçiliği içinde, kılığımızın kıyafetimizin isim­lerini bile başkalarından alacak hale gelişlerimize bir hayli üzülürdüm.

Arada bir gecelik gibi kelimelerin rüzgârı, içimi okşarsa da bunu yeter göremezdim. Kadınlarımızın etek’lerine yabancı bir kelimenin dolanmaması da şüp­hesiz bana ferahlık verirdi. Bir de gömlek sözü vardı ki Yakub Peygamber’in kamis-i Yusuf’un kokusunu duy­duğu zamandaki sevincine benzer bir hisle benim ru­humu okşardı.

Fakat şu son yıllarda şehir kızlarımızın giydiği ka­ba, iri makine dikişli, soluk renkli, dar Amerikan pan­talonlarının zevksizliği yanında, Yörük kızı Ayşe’nin ha­la çok güzel ve çok milli bir hava ile dalgalanan zarif şalvar’ını ondan da, yani gömlek’ten de cana yakın bu­lurdum.

*

İnsanlar vardır ki dünyaları, böyle, hep kelimeler’­le örülmüştür. Onlar, kelimelerle duyar, kelimelerle dü­şünür; kelimeleri birer mücevher dizisi gibi, her kıyme­tin üstünde hissederler.

Ben de onlardan biriyim.

Çünkü kelimeler, birtakım boş sözler değildir. Şu­nun, bunun uydurmasıyla piyasaya sürülen sahte bon­cuklar da değildir.

Kelimeler asırların ve asırlarca o kelimeleri konu­şan, onlarla duyan, düşünenlerin; onlarla seven ve se­vilenlerin yaratıp güzelleştirdiği; beğenip Türkçeleştir­diği, canlı, ruhlu ve musikili varlıklardır.

Cemşid  eli dökmüşse nasıl cama sabuhu

Manayı odu lafza koyan, maddeye ruhu

diyen şairin çok doğru söylediği gibi, kelimeler, içlerine uçsuz bucaksız zaman sanatkarının doldurduğu zengin ve renkli mana şaraplariyle tesirli değerler ve asırların biriktirdiği aziz ve tılsımlı mücevherlerdir.

( Nihad Sami BANARLI, Türkçe’nin Sırları, İstanbul 1972. s.60-65)

Nihad Sâmi BANARLI (1907-1974) Edebiyat tarihçisi, incelemecisi. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu mezunu.İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde 1947-1969 yılları arasında öğretmen yetiştirdi ve emekli oldu. Lise edebiyat kitabı yazdı: Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı I, II, III. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabında destanlardan 1960’a kadar edebiyatımızı yüzyıllara,  topluluklara göre inceler. Yahya Kemal’in eserlerini düzenler ve Kubbealtı Vakfı Yayınları arasında bastırır.  Sular Kararırken, Yabancı, Dumanlı Dağlar okul temsilleri de yazan Banarlı’nın Hürriyet, Meydan ve Kubbealtı Akademi Mecmuası’ndaki makale, deneme ve inceleme yazılarını kitaplarda toplar: Şiir ve Edebiyat Sohbetleri, Bir Dağdan Bir Dağa, Kültür Köprüsü.

(4297)