Naki Tezel, Türk Masalları I II

0
1273

TANITIM: Masal, iyiliği öğütlemek, merak uyandırmak amaçlarıyla anlatılan sözlü edebiyat türüdür. Olağanüstü, büyüye, sihre dayalı kişiler, olaylar bulunur. Küçük çocuklara başarılı olmaları ve onların yetişmeleri için anlatılır.

METİN:

KIRK ARAP

Vakti zamanında bir padişahın üç kızı varmış. Padişah bir gün vezirini -anma alarak geziye çıkmış.

Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yürümekten yoruldukları sırada gözlerine bir kale ilişmiş. Biraz daha gayret ederek kalenin yanına varmışlar. Bakmışlar ki görünürde kimsecikler yok. Kalenin nasıl bir şey olduğunu merak etmişler. Açık buldukları kapıdan içeriye girerek kaleyi gezmeye taşlamışlar. Güzel bahçelerden, halılarla süslenmiş sofralardan geçip dayalı döşeli odalar gördükleri halde kimseye rastlamamışlar. Padişahla vezir, burası neresi gibi birbirlerinin yüzüne bakmışlar. İkisi de bir şey anlamamışlar. Tam kalenin balkonundan geçerlerken orada duran bir altın sandalye gözlerine ilişmiş, şaşırıp kalmışlar.

Padişah:

-Allah allan, demiş, bu nasıl yer böyle? Burası mükemmel bir köşk, bir saray olduğu halde ortalıkta kimseler yok…

Vezir, padişaha demiş ki:

-Doğru söylediniz padişahım. Hele bu altın sandalyenin burada duruşunu bir türlü anlayamadım…

Padişahla vezir böyle konuşarak kaleden çıkıp geriye dönmüşler. Yolda pa­dişah vezirine demiş ki:

-Bizim kızlar gezmeyi, görmeyi çok severler. Onları birer birer buraya gönderelim. Hepsi birer gece kalsınlar. Bakalım burasının kimin sarayı olduğunu anlayabilecekler mi?

Vezir:

-Olur padişahım, demiş, saraya varır varmaz büyük kızınızı buraya getirip bırakayım. Sonra ortanca kızınızı, onun arkasından da en küçük kızınızı getiririm.

Akşama doğru padişahla veziri saraya dönmüşler. Padişah yemekten sonra gördüklerini karısı ile kızlarına anlatmış. Üç kızı da kaleyi görmek istediklerini söylemişler.

Ertesi sabah padişah büyük kızını veziri ile beraber kaleye göndermiş. Kalenin içine girdikleri zaman, vezir, padişahın büyük kızına her tarafı gezdirmiş, ondan sonra kızı balkona çıkarıp altın sandalyeye oturtarak:

-İşte kızım, demiş, sen bu sandalyede oturup bekleyeceksin. Bakalım bu kalede kimler var? Yarın sabah gelip seni alarak saraya götüreceğim. Gördüklerini babana anlatacaksın!

Vezir çıkıp gitmiş. Kız beklemeye başlamış. Hem bekliyor, hem de çok korkuyormuş. Tam o sırada bir gürültü kopmuş. Korkudan az daha bayılacakmış. Karşısında çok uzun boylu, iri yarı, insandan ziyade deve benzeyen birini görmüş. Devin elinde kesilmiş bir kuzu varmış. Yavaş yavaş kızın yanından geçerek bir yere girip kaybolmuş. Kız korkusundan sandalyede büzülüp kalmış. Sabahı dar etmiş.

Sabah olunca, vezir gelmiş. Kıza:

-Söyle bakalım, demiş, ne gördün?
Kız demiş ki:

-Gördüklerimi söyleyemem. Korkudan az daha ölecektim. Aman beni çabuk sarayımıza götür!..

Vezir, kızı oradan çıkarıp saraya götürmüş.

Ertesi sabah vezir, padişahın ortanca kızını alıp kaleye getirmiş, bırakmış. Ona da:

-Dikkat et, demiş ne görürsen yarın anlatacaksın! Ben sabahleyin gelirim.

Vezir çıkıp gittikten sonra padişahın ortanca kızı kalenin balkonundaki altın sandalyede beklemeye başlamış. Kendi kendine, ben ablamdan cesurum, hiç bir şeyden korkmam, beklerim, diyormuş.

O böyle düşünürken, büyük bir gürültü ile balkonun kapısı açılmış. Elinde kesilmiş bir kuzu ile dev balkona çıkmış. Kız, korkudan ne yapacağını şaşırmış. Dev koca gözlerini buna çevirince, zavallının dili tutulmuş, sandalyede iki büklüm olup kalmış, kafasını bir daha kaldıramamış.

– Ah bir sabah olsa… Ah bir sabah olsa… diyerek sabahı etmiş. Sabahleyin vezir gelince, bu kıza da ne gördüğünü sormuş. O da ablası gibi:

– Gördüklerimi söyleyemem, demiş, aman beni çabuk sarayımıza götür! Vezir, bu kızı da alıp doğru saraya götürmüş. Babasına onun da bir şey görmediğini söylemiş. Onun üzerine padişah, en küçük kızını vezirle beraber kaleye göndermiş. Kız kalenin balkonundaki altın sandalyeye oturduktan sonra, vezir geriye dönmüş.

Biraz sonra dev, elinde kesilmiş bir kuzu ile balkona girmiş. Fakat, küçük kız ondan hiç korkmamış. Nereye gidecek acaba diye gözleriyle onu takip etmiş. Dev, elindeki kesilmiş kuzu ile her zaman girdiği kapıdan içeriye girmiş. Kuzuyu orada bıraktıktan sonra çıkıp gitmiş. Dev gidince, kız sandalyeden kalkıp devin çıktığı yerden içeriye girmiş. Bakmış orası mutfak. Hemen kollarını sıvayıp kuzuyu asılı olduğu yerden indirmiş. Ocağı tutuşturmuş. Birkaç saat içinde pek güzel yemekler yapmış. Yaptığı yemeklerden biraz yiyip karnını doyurduktan sonra, çekilip bir kenarda uyumuş.

Ertesi sabah vezir gelince, kız ona demiş ki:

-Çok şeyler gördüm ama şimdi hiçbirini söylemem. Ben iyiyim. Babamın, an­nemin ve ablalarımın ellerinden öperim.

Kız böyle söyleyince, vezir şaşırıp kalmış. Dönmüş, saraya gitmiş. Kızın söylediklerini anlatınca, padişah da, kızların annesi de, kızlar da bu işten bir şey anlamamışlar. Küçük kızın devden korkmadan orada kalışına hayret etmişler.

Biz gelelim kaleye: Meğer elinde kesilmiş bir kuzu ile balkona giren adam, dev kıyafetine girmiş bir padişahmış. Kaleye giren insanları deniyormuş. Kızın pişirdiği yemekleri bu padişah güzelce yemiş. Kendi kendine:

-Bu kız galiba hem cesur, hem de sabırlı, demiş. Ama daha denemem bitmedi.

O akşam, dev kıyafetindeki padişah gene elinde kesilmiş bir kuzu ile balkona girmiş. Altın sandalyede oturan kıza şöyle bir baktıktan sonra, homurdanır gibi:

-Sabreden sonunda kazanır! diyerek mutfaktan içeriye girmiş. Kuzuyu bırakıp gitmiş. Kız gene mutfağa girmiş. Kuzudan güzel yemekler yapıp karnını doyurmuş. Sonra yatmış.

Ertesi sabah vezir tekrar gelmiş. Bakmış ki, kızda hem korku yok, hem de gitmeye niyetli değil. Üstelik kız ondan mutfakta giymek için takunya İstemiş. Vezir kalkıp gitmiş.

Bir gün sonra tekrar gelen vezir, kıza bir altın takunya getirmiş. Demiş ki:

-Bu takunyayı büyük ablan gönderdi. Çok kıymetli imiş. Yüz altına satın almış. Parasını istiyor.

Kız takunyayı almış ama parasını nasıl vereceğim diye düşünmeye taşlamış. Vezir gittikten sonra altın sandalyesine oturmuş. Düşüne düşüne bir çare bulamayınca ağlamaya koyulmuş. O sırada içeriye giren dev, gene “Sabreden sonunda kazanır” diyerek mutfağa girmiş, kuzuyu orada bırakıp çıkmış, gitmiş. O gidince kız gene kolları sıvayıp mutfağa girmiş, yemekler yapmış. Karnını da doyurmuş. Gidip yatmış.

Sabahleyin kalktığı zaman, takunyaların yanında bir torba bulmuş. Açıp bakmış ki, içinde sarı sarı tam yüz altın var. Sevinerek almış. Biraz sonra gelen vezire vermiş. Çoktan beri saçlarını tarayamadığı için bu sefer vezirden bir tarak istemiş.

Vezir bir gün sonra kıza tarak getirmiş. Demiş ki:

-Bu tarağı küçük ablan gönderdi. Fildişindendir. İki yüz altına almış. Parasını istiyor…

Vezir gidince kız gene düşünmeye başlamış. Sandalyesine oturup saçlarını taramaya koyulmuş. Hem tarıyor, hem de ağlıyormuş. O böyle ağlayıp du­rurken, dev, elinde kesilmiş bir kuzu ile gelmiş, “Sabreden sonunda kazanır!” di­yerek mutfağa girmiş. Kuzuyu bırakıp çıkmış, gitmiş.

Dev gittikten sonra kız gene kalkıp yemekleri pişirmiş. Karnını doyurmuş, yatmış.

Sabahleyin kalktığı vakit saçlarını taramaya başlamış. Tarağı başında her gezdirdiğinde kucağına bir altın düşmez mi? Kız başını taradıkça kucağına altın düşüyormuş. Taradıkça düşmüş, taradıkça düşmüş. İki yüz altın tamam olunca bir daha düşmemiş. Kız bunları entarisinin eteğine doldurarak biraz sonra gelen vezire vermiş.

Vezir bakmış ki, kızın saraya dönmeye hiç niyeti yok. O zaman:

-Üç gün sonra bütün saray halkı sana misafir gelecek, demiş, babanı mahcup etme!

Kız bu haberi duyunca, aklı başından gitmiş. Eyvahlar olsun, o kadar insanı nerede oturtacak, nerede yatıracak? Onların karnını hangi yemeklerle doyuracak, o yemekleri kim pişirecek? Kızcağızı gene bir düşüncedir almış. Böylece akşamı etmiş.

Akşam üzeri dev her zamanki gibi gelip aynı sözleri söyleyerek çıkıp gitmiş. Kız gene mutfağa girip işlerini görmüş. Tam yatacağı sırada yastığının üzerinde bir kâğıt bulmuş. Kâğıtta, “Ocağın yanındaki sopayı üç defa yere vur!” diye yazılı imiş. Hemen ocağın yanına giderek oradaki sopayı almış, yere üç defa vurmuş.

Vurmasıyla beraber karşısında kırk tane arap görünce, korkudan az kalsın küçük dilini yutacakmış. Bereket versin bu kırk arabın da yüzü gülüyormuş. Hepsi birden, kıza:

– Emret! demişler. Kız o vakit kendini biraz toparlamış. Onlara:

– Ne İstersem yapabilir misiniz? diye sorunca, araplar:

– Evet, diye cevap vermişler, ne istersen hemen yaparız…
Kız o zaman:

-O halde, demiş, size dileğimi söyleyeyim: Üç gün sonra bizim bütün saray halkı babamla beraber bana misafir gelecekler. Bu kalede yatıracak yer de yok, yemek yapacak adam da… Kalenin yanına hemen büyük bir köşk yapınız. İçinde adamlarıyla beraber her şey tamam olsun!

Kırk arap:

-Baş üstüne! diyerek gözden kaybolmuşlar. Kız da gidip yerine yatmış. Üç gün içinde kalenin yanında büyük bir köşk kurulmuş. Köşkte herkes için ayrı yatak odaları hazırlanmış. Birçok yemekler yapılmış. Kızın babasıyla beraber bütün saray halkı gelip buraya yerleşmişler. Küçük kızın böyle bir köşk sahibi olduğunu, emrinde birçok adamlar bulunduğunu görünce, hepsi de hayretler içinde kalmışlar. O akşam herkes yatmak için odasına çekildiği zaman kız da kaleye dönmüş. Merdivenlerden yukarıya çıkarken ayağı bir şeye takılmış. Eğilip bakmış, bir demir halka… Halkayı tutar tutmaz merdivenin olduğu yere kocaman bir kapı açılmaz mı?

Kendisini o anda göz kamaştıracak kadar aydınlık, halılarla, ipekli kumaşlarla süslü bir oda bulmuş. Genç bir adam da ayakta gülerek kendisine bakıyormuş. Kızın şaşkın şaşkın baktığını görünce:

– Korkma, demiş, yabancı yerde değil, kendi evindesin! Ben buraların padişahıyım. Denediğim genç kızlar içinde yalnız seni beğendim. Sen hem cesur, hem de sabırlı çıktın. Her akşam dev kıyafetine girerek getirdiğim kuzulardan güzel yemekler yaptın. Anladım ki aynı zamanda tam bir ev kadınısın. Artık benim eşim, buraların da sultanı olacaksın. Hazır babanla annen, kardeşlerin,
bütün saray halkı burada iken yarın düğüne başlarız.

Kız evvela bunları bir rüya sanmış. Hakikat olduğunu görünce sevincinden uçacak gibi olmuş.

Ertesi gün düğüne başlanmış. Kırk gün kırk gece süren bir düğünden sonra, padişahın küçük kızı bir padişah karısı olmuş. Cesaretinin, sabrının mükâfatını görmüş.

Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza…

(Türk Masalları, Cilt l, Haz: Naki Tezel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları; 632, 2. basım Ankara, 1985, ss. 222-230}

Naki TEZEL (1915-1980)

(9011)