M.Kemal ATATÜRK, Nutuk

0
261

M.Kemal ATATÜRK (1881-1938) NUTUK

TANITIM: Türk milletinin kurtuluş ve yeni devletin kuruluş aşamalarını Atatürk’ün anlatımıyla Nutuk’ta öğreniriz. Bu eser birçok bakımdan ilktir. Savaşı ve mücadeleyi, yeni devlete karşı çıkanları, karakterleri birinci ağızdan okuruz. Bir söz söyleme, hitabet sanatı örneği olan eser hikâyeleştirmelerle başarılı bir anlatı metinler toplamadır. Sekiz yılın olayları, kahraman ile hainleri, fedakâr ile çıkarcıları, milliyetçiler ile evrenselcileri bir arada anlatılmıştır. Nutuk yurt dışında ve içindeki kötülemelere bir karşılık vermedir aynı zamanda. Türk genci ancak yakın tarihi, Cumhuriyet’in kuruluş aşamalarını öğrenerek bilinçli olabilir.

Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk adlı tarihsel eseri 15-20 Ekim 1927 günlerinde Cumhuriyet Halk Partisinin İkinci Kurultayı dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclis’te her gün altışar saat konuşmasıyla oluştu. 1927’de ilk baskısı Türk Tayyare Cemiyeti’nce iki cilt, ikinci baskısı ise 1934’te Devlet Matbaası’nda üç cilt olarak yapılır. 1938’deki üçüncü baskı Kültür Bakanlığı’nca dizinli olarak yapılır ve Atatürk okuyup beğenir. 1928’de Fransa’da 1929’da Almanya’da, İngiltere’de ve 1929-1934 arasında Rusya’da kendi dilleriyle dizinli, dizinsiz basılır. Atatürk Araştırma Merkezi’nin Prof.Dr. Zeynep KORKMAZ ‘ın hazırladığı dizinli baskısı en uygun Nutuk, Hıfzı V. VELİDEDEOĞLU’nun hazırladığı Çağdaş Yayınlarının bastığı Sövlev kolay anlaşılan kitaplardır.

Birinci cilt 19 Mayıs 1919’dan 22 Nisan 1920’ye; İkinci cilt 23 Nisan1920’den 15 Ekim 1927’ye kadarki durum ve olayları kapsar. Üçüncü cilt belgelerdir.

İstiklal Savaşı’nın romanı, Cumhuriyet’in günlüğü gibi değerlendirmeler yapılan Nutuk, gerçekten temel eserdir. Gazeteci Yunus Nadi’nin Kurtuluş Savaşı Anıları, Meclis katibi Hıfzı V.VELİDEDEOĞLU’nun Milli Mücadele Anıları kitaplarında da dönem anlatılır.

Afet İNAN’ın “M.Kemal Atatürk’ün ‘Büyük Nutku’nu Söylediğinin Ellinci Yılı makalesinin girişi şöyle :

“M.Kemal Atatürk 1919-1922 yıllarında Türk yurdunu düşman istilasından kurtarmak için örgütlenen ordunun başkomutanı, Türk ulusunun birliğini sağlayan bir önder olarak tarihte yer alır. 1923-1938 yılları arasında ise Türkiye Cumhuriyeti kurulur ve Türk devrim hareketleri yasalarla yürürlüğe girer.

Çeşitli belgeler bu dönem tarihimizi aydınlatacak niteliktedir.

Ancak belge bakımından 1919-1927 arasındaki dönemin bir özelliği de vardır. Bu olayların başında bulunan ve resmi sorumluluk taşıyan kişinin bir tarihi inceleme ile bunları değerlendirmesidir.

İşte 1927’de kamuoyuna açıklanan ve başka dillerde de yayımlanan Büyük Nutuk bu yönden inceleme konusudur.

Bu bir devlet kurucusunun ulusuna hesap verme örneğidir. Tarihte de örneğine az rastlanır.

Bu Nutuk’u iki bölümde incelemek gerekir:

1. Resmi belgeler ve bunlara dayanan yayınlar.

2. Olaylar ve kişiler üzerinde Atatürk’ün düşünceleri ve açıklamaları.

İşte bu bakımlardan birinci elden bir tarihtir bu Nutuk.

Bunun hazırlanması çeşitli resmi belgelerin bir araya toplanması olduğu gibi, o dönemde bu işlerle sorumlu olan kişilerden de bilgi alınmıştır ve Ankara’da hazırlanmıştır. “

(Türk Dil Kurumu, Türk Dili Okunuşunun 50. Yılında Söylev Özel Sayısı, Kasım 1977, s.362)

METİN:

TÜRK  MİLLETİNİN TAKİBETMESİ  LÂZIM  GELEN SİYASÎ PRENSİP: MİLLÎ SİYASET

Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak, takip ve tatbikini uygun gördüğüm görüşlerimi arzettim. Bu görüşlerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi lâzım gelen siyasî prensibe dairdi.

Bilirsiniz ki, Osmanlılar devrinde, çeşitli siyasî prensipler takip olunmuş ve olunuyordu. Ben, bu siyasî prensiplerin hiçbirinin, yeni Türkiye siyasî yapısının prensibi  olamayacağına inanmıştım.  Bunu, Meclise anlatmağa çalıştım. Bu nokta üzerinde, daha sonra da çalışmağa devam olunmuştur. Bu hususa dair, öteden beri söylediklerimin esas noktalarını, burada hep beraber hatırlamayı faydalı bulurum.

Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, savaş demektir.  Hayatta  başarı,  mutlaka  mücadelede başarıyla mümkündür. Bu da, manevî ve maddî  kuvvete,  kudrete  dayanır  bir  husustur. Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, kazandığı başarılar, kollektif, umumî bir mücadelenin dalgaları içinden doğagelmiştir. Doğu milletlerinin, Batı milletlerine taarruz ve hücumu,  tarihin belli başlı bir  safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türk unsurunun başta geldiği ve en kuvvetli olduğu bilinmektedir. Gerçekten ‘Türkler, İslâmiyet’ten önce ve sonra, Avrupa içerisine  girmişler,  taarruzlar,  istilâlar  yapmışlardır. Batı’ya taarruz eden ve istilâlarını İspanya’da, Frensa sınırlarına kadar genişleten Araplar da vardır. Fakat, Efendiler, her taarruza karşı, dâima, karşı taarruz düşünmek lâzımdır. Karşı taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir tedbir bulmadan hareket edenlerin akıbeti, yenilmektir, bozguna uğramaktır, yok olmaktır.

Batı’nın, Araplara karşı – taarruzu, Endülüs’te acı ve ibret verici bir tarihî felâketle başladı. Fakat orada bitmedi. Takip, kuzey Afrika’da devam etti.

Atillâ’nın,  Fransa ve Batı Roma toprakların kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıkta sonra, gözlerimizi Selçuk Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu  devirlere  çevirelim.  Osmanlı  hükümdarları içinde Almanya’yı, Batı Roma’yı zapt ve istilâ ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olan vardı. Yine bu hükümdarlarda biri, bütün İslâm âlemini bir merkeze bağlayarak sevk ve idare etmeği düşündü. Bu gayeyle Suriye’yi, Mısır zaptetti. Halife unvanını takındı. Diğer bir Sultan da hem Avrupa’yı zaptetmek, hem İslâm âlemini hükm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batının devamlı karşı – taarruzu İslâm âleminin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böyle cihangirce tasavvurların ve gayeleri ayni sınırlar içine aldığı çeşitli unsurların uyuşmazlıkları, neticede, benzerleri gibi Osmanlı imparatorluğunu da, tarihin sinesine gömdü.

Efendiler, dış siyasetin, en çok ilgili olduğu ve dayandığı husus, devletin iç teşkilâtıdır. Dış siyasetin, iç teşkilâta uygun olması lâzımdır. Batıda ve Doğuda, başka başka karaktere ve kültüre ve gayeye sahip birbirinden farklı unsurları içinde toplayan bir devletin iç teşkilâtı, elbette temelsiz ve çürük olur. O halde, dış siyaseti de esaslı ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin iç teşkilâtı, bilhassa milli olmaktan uzak olduğu gibi, siyasî prensibi de milli olamaz.  Buna göre, Osmanlı  Devleti’nin siyaset millî değil, fakat belirsiz ve istikrarsızdı.

Çeşitli milletleri, ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu çeşitli unsur kitlelerini ayni haklar ve şartlar altında bulundurarak kuvvetli bir devlet kurmak, parlak ve cazip bir siyasî görüştür. Fakat aldatıcıdır. Hattâ, hiçbir sınır tanımayarak, dünyada yaşayan bütün Türkleri de bir devlet halinde birleştirmek, varılması imkânsız bir hedeftir. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı hadiselerle meydana koyduğu bir hakikattir.

Panislâmizm (İslamcılık), Panturanizm (Turancılık) siyâsetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk farkı gözetmeksizin, bütün insanlığı içine alan cihangir bir devlet kurma hırslarının neticeleri de tarihte görülmüştür, istilâcı olmak hevesleri, konumuzun dışındadır, insanlara her türlü şahsî duygu ve bağlılıklarını unutturup, onları tam bir kardeşlik ve eşitlik içinde birleştirerek, insanî bir devlet kurmak nazariyesinin de kendine mahsus şartları vardır.

Milletimizin kuvvetli, mesut ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin tamamen millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, iç teşkilâtımıza tamamen uyması ve dayanması lâzımdır. Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim mana ve muhteva şudur: Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı korumakla,  millet ve memleketin hakikî saadet ve refahına çalışmak… Genel. olarak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak ve ona zarar vermemek… Medenî dünyadan, medenî ve insanî muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir.”

 

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI VE EN HAİN KAFALARIN ESERİ OLAN PROGRAMI

Muhterem Efendiler, “komplo” konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki safhasını anlatırken, önemsiz gibi sayılabilecek bazı ayrıntılara girdim. Bunda beni haklı göreceğinizi ümit ederim.

Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman gensoru önergesi verilerek sorguya çekilir. Bir gensoruya bu karar önem vermek doğru mudur? Arz etmeliyim ki, söz konusu olan gensoru, normal bir gensoru değildi. Komplonun özel bir safhasıydı. Bu gensoru sahnesinden sonradır ki, muhalifler, maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği gibi, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası – İlerici Cumhuriyet Partisi” diye bir parti kurdular. Bu partinin gizli eller tarafından çizilen programını da ortaya attılar.

Cumhuriyet kelimesini ağızlarına almaktan dahi kaçınanların, Cumhuriyet’i doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet” ve hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, nasıl ciddî ve ne dereceye kadar samimî sayılabilir?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, “Muhafazakâr-Tutucu” adı altında meydana çıksaydı, belki manası olurdu. Fakat bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları, elbette doğru değildi.

“Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır.” prensibini, bayrak olarak eline alan kimselerden iyi-niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahil ve mutaassıpları, hurafelere inananları kandırarak özel menfaatler sağlamaya kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkları gerektiren pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?

Cumhuriyetçi ve ilerici olduklarını zannettirmek isteyenlerin ayni bayrakla ortaya atılmaları, dinî taassubu coşturarak, milleti, Cumhuriyet’in, ileriliğin ve yeniliğin büsbütün aleyhine kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinî düşünce ve inançlara saygılı olma perdesi altında “Biz Hilâfet’i yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bizce Mecelle yeter; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle beraber olunuz; çünkü Mustafa Kemal’in partisi Hilâfet’i kaldırdı, İslâmiyet’e zarar veriyor; sizi gavur yapacak; şapka giydirecektir” diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı slogan, bu ‘ gerici haykırışlarla dolu değildir, denilebilir mi?

Bakınız Efendiler, bu slogan etrafında toplananlardan birinin daha çok önce (10 Mart 1923 tarihinde) asılarak idam edilmiş olan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere: “İslâm dünyasının ebedîliğini sağlayan prensiplere saldırıyorlar”. “Bu husustaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin gayretlerini arttırdı”. “Batıya benzemek, tarihimizi, medeniyetimizi kaybetmeyi” zarurî kılar. “…Hilâfet müessesesini yıkmak lâik bir idare kurmayı düşünmek, hep İslâm’ın geleceğini tehdit edecek sebepleri yaratmaktan başka bir netice veremez.”

Efendiler, olay ve hadiseler de gösterdi ve ispat etti ki, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın programı en hain kafaların eseridir; bu parti, memlekette suikastçıların, gericilerin sığınağı, sarıldıkları bir ümit oldu. Dış düşmanların, Yeni Türk Cumhuriyetini yıkma kastı güden planlarının, kolaylıkla uygulanmasına hizmet etmeye çalıştı. Tarih (gizlice hazırlanmış, genel, gerici mahiyette) olan Doğu isyanının sebeplerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli sebepleri arasında “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nın dinî vaatlerin ve doğuya gönderdiği sorumlu sekreterinin kurduğu teşkilâtı ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.

Hâtıra defterini, “nafile ve teheccüt namazları –fazladan ve gece kılınan namazlar-nın sevabından bahseden hadislerle dolduran bu sorumlu sekreter doğu vilâyetlerimizde dinî kışkırtmalarda bulunurken, partisinin programını uygulamıyor mu? Masum halka, beş vakit namazdan başka, gece fâzla namaz kılmayı vaaz ve nasihat etmek; ömründe namaz kılmamış olan bir politikacının marifeti olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?

Efendiler, yaptığımız Inkılâb’ın genişliği ve büyüklüğü karşısında, eski hurafe ve müesseselerin birer birer yıkılışını gören mutaassıp ye gerici unsurlar “Dinî düşünce ve inançlara saygılı” olduğu bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri şöhret bulmuş kimselere dört elle sarılmazlar mı? Yeni parti kuran kimseler, bu hakikatı kavramış değil midirler? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken cevap da iyi niyet, gaflet, kayıtsızlık gibi sözler, memleketi ileriye götüreceğim diye ortaya atılan bir partinin liderleri için mazeret olamaz!

Efendiler, yeni parti, ad olarak seçtiği “Terakki” ve “Cumhuriyet” kelimelerinin tam tersi manalarıyla gelişmiştir. Bu partinin liderleri, gerçekten gericilere ümit ve kuvvet vermiştir. Buna misâl olarak arz edeyim: Ergani’de, âsilerin valiliğini kabul eden ve sonunda asılan Kadri, Şeyh Said’e yazdığı bir mektupta: “Millet Meclisi’nde, Kâzım Karabekir Partisi, Şeriat hükümlerine saygılı ve dindardır. Bize destek olacaklarına şüphe etmem. Hattâ Şeyh Eyüp’ün yanında bulunan sorumlu sekreterleri, partinin tüzüğünü getirmiştir…” diyor. Şeyh Eyüp de, yargılanması sırasında: “Dini kurtaracak tek partinin Kâzım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olup Şeriat hükümlerine uyulacağının, parti tüzüğünde ilân edildiğini” söylemiştir.

Efendiler, “ilerici” ve “Cumhuriyet” kelimelerini kullanarak, bize ve milletin aydınlarına karşı din bayrağını gizlemek tedbirinde bulunanların, memlekette umumî bir gericiliğe ve isyana yol açmak için içerde ve dışarda, tertipler ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığından habersiz oldukları düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin, bütün üyeleri söz konusu olmasa bile, dinî vaatleri, başarıya ulaşmak için etkili unsurlar kabul eden ve bununla ilgili sloganı tüzüklerine koyan ‘kimseler, memlekete yönelmiş, şahıslarımıza yöneltilmiş suikastlerden habersiz kabul edilemezler!

İsyanın patlak vermesinden aylarca önce, memleketin şurasında, burasında yapılan gizli toplantılardan ve “Cemiyet–i Hafiye-i İslâmiye – Gizli İslam Cemiyeti ” teşkilâtından,  İstanbul’da  Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı  toplantıda hazırlanacak ayaklanmaya yardım vaad edildiğinden  ve nihayet milli sınırlarımızın dışında, bulunup Doğu isyanını kışkırtanların beyannamelerinde  Kâzım  Karabekir Paşa’nın partisinden  ümitle  söz  edildiğinden  haberleri olmadığını düşünelim. Fakat Fethi Bey Hükumeti zamanında, bizzat  Fethi  Bey  vasıtasıyla kendilerine partilerinin zararlı ve isyan ve gericiliği kışkırtıcı bir tutum ve vâsıfta olduğu bildirildiği zaman olsun hakikâti görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükumetin ve benim  büyük bir iyi niyetle hatırlatmamızdan sonra olsun, hakikati anlamaları ve ona göre hareket etmeleri gerekirdi. Onlar da tam tersine,bu defa da “Dinî düşünce ve inançlara saygılıyız büsbütün aksi mânâda yorumlamaya kalkıştılar. Sözde, bu sloganla, her dinin ve her dinden olanların düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını ifade etmek, ….geniş hürriyetçi olduklarını anlatmak istiyorlarmış… Efendiler, bu tutuma dürüst, samimi denemez!

Politika dünyasında birçok  oyunlar  görülür. Fakat kutsal bir ülkünün tecellisi olan Cumhuriyet rejimine, çağdaş harekete karşı cahillik ve taassup düşmanlık ayağa kalktığı zaman, bilhassa ilerici ve Cumhuriyetçi olanların yeri hakikî ilerici ve Cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin ümit ve çalışma kaynağı olan saf değil!..

Ne oldu Efendiler? Hükümet ve Meclis, olağanüstü tedbirler almaya lüzum gördü. Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzur ve asayişi sağlama kanunu) çıkardı, İstiklâl Mahkemelerini faaliyete geçirdi. Ordunun sekiz dokuz, savaşa hazır tümenini, uzun müddet, isyanı bastırmakla görevlendirdi. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” denilen zararlı siyasî teşekkülü kapattı.

 

CUMHURİYET DÜŞMANLARININ SON ALÇAKÇA TEŞEBBÜSLERİ

 

Bütün bunlar, elbette  ki Cumhuriyet’in başarısıyla sonuçlandı.

Asiler  yok  edildi. Fakat, Cumhuriyet düşmanları, büyük komplonun bütün safhalarıyla sona erdiğini kabul etmediler. Alçakçasına son teşebbüse giriştiler. Bu teşebbüs, İzmir suikastı şeklinde kendini gösterdi. Cumhuriyet mahkemelerinin kahredici pençesi, bu defa da Cumhuriyet’i suikastçıların elinden kurtarmayı başardı.

Muhterem Efendiler,

Şimdiye kadar arz ettiğim hususlar, şahsım ve Hey’et-i Temsiliyye adına, karşılaştığım olay ve hadiseleri açıklamak içindi. Bundan sonra söyleyeceklerim ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından ve gerektiği şekilde hükümetin kuruluşundan bugüne kadar, meydana gelmiş olan hadiseleri ve yapılan inkılâpları içine alacaktır. Bu beyanlarım, esasen herkesçe açıkça bilinen veyahut kolaylıkla bilinmesi mümkün olan olayların safhalarına aittir.. Hakikatte, Meclis zabıtlarında, bakanlıkların dosyalarında, basın koleksiyonlarında, bu olay ve hadiselerin vesikaları kayıtlı ve saklı bulunmaktadır. Bu. itibarla, ben, bütün bu olayların yalnız umumî gidişatını işaret ve tespit etmekle yetineceğim. Maksadım, inkılâbımızın incelenmesinde tarihe yardımcı, olmaktır. Bütün bu olay ve hadiselerin akışında, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı sıfatlarını taşımış olmaktan çok, teşkilâtımızın genel başkanı sıfatıyla bu vazifeyi yerine getirmeğe kendimi mecbur sayarım.

( hzl. Birol EMİL- Melin HASER, NUTUK 2.cilt, MEB İstanbul 1975 )

M. Kemal ATATÜRK (1881-1938) Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Nutuk ve dil kitabı yazarı.

Selanik’te doğdu. Askeri liseyi ve Harbiyeyi bitirdi. Bu okullarda fen ve edebiyat derslerinde başarılıydı. Toplantılarda yaptığı etkili konuşmaları beğenildi. Dergilerde şiir ve yazılarını takma adla yayınladı. Kitap okumayı çok seven Atatürk, kültürünü bireysel okumalarla derinleştirdi. 1919’dan sonra yaptığı konuşmalar, verdiği demeçler dile hakimiyetini ve konuyu açıklama yeteneğini gösterir: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Yazık ki bunlar düzenli ve sürekli basılmıyor, kitapçılarda bulunmuyor. 1932’den sonra Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda ve kurultaylarda yaptığı konuşmalar, yazdığı Geometri, Vatandaşlık Bilgileri kitapları edebiyat, toplum ve dil ile ilgili önemli eserleridir. Nutuk ise Atatürk’ün özlü söyleyici, eleştirici, savunucu, hikâye edici, tartışmacı özelliklerini kullandığı en önemli ana kaynaktır.

KAYNAKÇA: 1. Necati CUMALI, “NUTUK” Niçin Aşk, İmbat İstanbul-1971, s.180-187; Vatan, 10 Kasım 1961. 2. Türk Dil Kurumu, Türk Dili Okunuşunun 50. Yılında Söylev Özel Sayısı, S.314 Kasım 1977, 3. Taha PARLA, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmî Kaynakları cilt 1: Atatürk’ün Nutuk’u, İletişim, İstanbul 1994, 4. Sadi BORAK, Atatürk ve Edebiyat, Kırmızı Beyaz, 2004, 5. Sadi BORAK, Atatürk’ün Özel Mektupları, 2004.

(4176)