Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı

0
343

TANITIM: 19. yüz yılın başında Orta Doğu’daki siyasi, ekonomik ve kültürel değişimi gerçekleştiren güçleri Zeytin Dağı’nda tanırız. Arapların İngilizlerin etkilemesi, yönlendirmesiyle Türklere düşmanlıklarını okuruz. Çadır, göçebe devletçikler, emirliklere bölünen İslam dünyasının durumu günümüzde de farklı değil. Ancak  ibret almak için değil olayları yaşayan bir gazeteci yazarın kaleminden gerçekleri öğrenmek için Zeytin Dağı’na okuma yolculuğuyla ulaşmalıyız.

ÖZET ve BÖLÜMLER : Ölberg, İlk Söz (Ön söz), 1915–1918 adlı ilk üç yazı başta eserle ilgili yazılan tenkitler de sondadır.  Kitap dört ana bölümdür :

1. Bazı Hatıralar: Kukla, Lider, Bir Tanışma, Savaş.

2. Zeytin Dağı : Mısır Sıtması, Karargâh, Bizim İmparatorluk, Arap Saçı, Bir Suvare, Hacı, İsa’nın Mezarı, Musa Oğulları, Portreler, Yanlış Kapı, Çadır, Altın ve Odun, Bir Başka Suvare, Visrua, Kanun, Konak ve Konuklarımız, Çadır Devleti, Krösnah, Altı Nişan, Çatlak,  Allaha ısmarladık, Son.

3. Çöl Destanı

4. Ateş  ve Güneş : Birinci Defter, Bozgun, İkinci Defter, İstanbul

METİN : PORTRELER

O zamanlar Halide Edip Hanım, Ermeni politikasın tenkit eden birkaç kişinin başında idi. Türk Ocağında bir de konferans vermiş olduğunu hatır­larım.

Ziya Gökalp ise Türkocağı’nı Hamdullah Suphi ve Halide Hanım’dan kurtarmak ister, Hamdullah için:

– Fertçi.

Halide Hanım için de:

– Bozgun edebiyatı yapıyor, derdi.

Ziya Gökalp parti için itikatlaştırmak  istediği esas fikirleri on emre benzer bir şiir kitabında top­lamıştı. Rahmetli bu kitabında Allah’tan, Peygamber­den, Talat’tan ve Enver’den bahseder ve partinin Yalnız bu iki şahsiyetini putlaştırır. Ona göre Cemal Paşa da fertçi idi.

Politika hırslarının zamanının başlıca fikir adam­1arından birini bile ne kadar galata düşürdüğünü, görüyorsunuz: Gerçek ise Merkez-i Umuminin her, azası, sipsivri bir fert idi ve fert’in, fert kibrinin ve benlik ihtirasının  en iyi heykeli, Enver’in alçı kalıbı alınarak dökülecek bir statü olacağına şüphe yoktu.

Merkez-i Umuminin yan baktığı Türkocağı’nı Ce­mal Paşa tutar oldu ve kenara atılan iki kişiye de ­bilakis hürmet etti,

Suriye’yi Osmanlılaştırmak fikrine saplanan Ce­mal Paşa, Beyrut’taki Amerikan ve eski Fransız kol­eji ve liselerine benzer, modern Türk okulları aç­mak istiyordu. Bu okullar sırf öğretim ve eğitim üs­tünlüğü ile kız ve erkek Beyrut çocuklarını kendi ku­caklarına çekeceklerdi.

Ben o aralık İstanbul’da idim. Kumandandan Halide Hanım’la onun beğeneceği birkaç Türk terbiyecinin Şam’a gelmeleri için uğraşmalarımı tavsiye eden bir telgraf aldım. Halide Edip Hanım bir müddet düşündükten ve bir iki kişiye sorduktan son­ra İstanbul’ dan ayrılmaya karar verdi.

Kadın hocalarla yola çıkmıştık. İdeal kız mek­tebi için, Beyrut’ta Fransızların terk ettiği bir bina ayrılmıştı. Suriye kızlarına yeni terbiye vermeye giden çarşaflı sörlerin hazırlık planlarını dinliyordum.

Adana’dan ileride bir istasyonda kompartımana rahmetli Bahaettin Şakir geldi. Halide Hanım’a tak­dim ettim. Kendisi Bahaettin Şakir’in ismini ve ehem­miyetini biliyorsa da, Ermeni politikasında rolü ne olduğunun o güne kadar farkında değilmiş. Bahaettin Şakir ise gene o güne kadar bu işte kendisi gibi dü­şünmeyecek bir Türk milliyetçisine rasgeleceğini ha­tırına bile getirmemişti.

Uzun bir konuşmadan sonra Bahaettin Şakir tren­den indi. Halide Hanım beni alıkoyarak:

– Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız, dedi.

Aşağıda vedalaştığımız Bahaettin Şakir ise ku­lağıma eğilerek:

– Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri, bu ka­dınla temas etmekten menetmelidir, diyordu.

Halide Edip daha Haleb’e giderken, Suriye’ye muhtariyet verilmesi fikrini bize müdafaa etmişti. Bu fikir Lübnan’ı Konyalılaştırmak1a öğünen Cemal Paşa’nın düşüncesine ne kadar ters olduğunu düşü­nüyordum. Görülüyordu ki Halide Hanım Beyrut ço­cuklarının terbiyesini küçük hemşirelerine bırakarak kendisi büyüklerin terbiyesiyle uğraşacaktı.

Halide Edip Hanım Beyrut’ta okulun şusunu bususunu düzdü; ben subay, o kadın, kupa arabasına binerek çarşıdan sofra takımları satın aldık. Bir ak­şam Arap çocuklarının bitlerini nasıl ayıkladığını; başka bir gün Lübnan müstakil mutasarrıfını, yolun üstünde yatan bir aç’ı görmediği için, nasıl azarladı­ğını dinledim. Cemal Paşa’ya rağmen, okulun için­deki kiliseyi olduğu gibi saklamaya muvaffak oldu.

Cemal Paşa’ya istediği zaman çekeceği bir kılıç gibi, o göz ve hevesle baktı. Fakat Cemal Paşa’nın, sert ve dik kafası, ele sığar kabzalardan değildi.

Cemal Paşa, gençlik ve yenilik akımı içinde ha­tırı sayılır olduğunu bildiği için, sonuna kadar Hali­de Hanım’ın nazına katlandı. Beyrut okulu da ger­çekten, temiz, düzenli ve eski Fransız müessesesine üstündü.

Cemal Paşa’da anlamadığı işi ehline bırakmak ve güvendiği kimseye her türlü yardımı yapmak me­ziyeti vardı. Halide Hanım’ın birlikte çalışmaya mec­bur olduğu Beyrut Valisi ise bomboş aklını taslayıp durur, garip bir kişi idi.

Halide Hanım’ı gördükten sonra onu da okul, ilim ve teftiş merakı sarmıştı. Bir gün Beyrut Ame­rikan kolejini geziyordu. Hiçbir dersten hiçbir şey anladığı yoktu. Tenkit etmeksizin, büyük bir anlayış misali göstermeksizin okuldan ayrılmak da işine gel­mezdi.Akşamüstü kumandana bir marifet anlatma­lıydı.

Teftiş sırası Amerika’da riyaziye okumuş, gerçekten bilgin, fakat ürkek, vehimli ve bu sebepten her gördüğüne:

– Ekselans, diye bel büken, bir profesör geldi. Profesör en son icat aletlerinden birini, iki büklüm, yüzünde derin bir  övünme gülüşü ile Valiye izah et­meye çalışıyordu. Bilginin bu çekingen tavırlarını kusurlu ve zayıf oluşuna verdi ve Beyrut abluka al­tında olduğu için aletin yeni gelmiş olamayacağını düşünerek, kolay bir av yakaladığını zannetti:

– Olmaz, olmaz, dedi. Size ve böyle bir mües­seseye modası geçmiş aletler kullanmayı yakıştıra­mam.

Amerikalı ihtiyar profesörün elinde tuttuğu si­lindir, canlı bir mahluk gibi zıpladı. Bilgin, tebessü­münü, yediği güzel bir yemişin çekirdeği gibi yutup morardı.

Türk hocaları ise yerin dibine geçtiler.

( Falih Rıfkı ATAY, Zeytin dağı, Milli Eğitim Yayınları, İstanbul 1989, s.71-75)

(4220)