Ahmet Rasim, Şehir Mektupları

0
623

TANITIM : Ahmet Rasim, 1895-1903 yılları arasında Musavver Malumat dergisinde yazdığı gazete fıkralarını dört ciltte1910’da Şehir Mektupları adıyla toplar. İstanbul yaşamının genel görünüşünü anlatan yazarın canlı, akıcı, folklor öğeleriyle yüklü dili de önemlidir. İstanbul’un yaşayışı, mevsimlere, semtlere, mesleklere göre sıralanır. Halkçı anlayışla yazan Ahmet Rasim’in bu eseri;  toplum hayatı, folklor, tiyatro araştırmaları için başlıca kaynaklardan biridir. Sadece seçmelerin yayımlanması bir eksikliktir.

Konuları sıralayayım: Şehir haberleri, Günlük haberler, Yaz mevsimi gezinti ve eğlence yerleri, Kışın karlı günlerin oyunları ile meyhane, çayhane… gibi mekanların özellikleri, Ramazana ilişkin yaşam sahneleri,  Beyoğlu’nda alafranga, Direklerarası’nda Türk sahne sanatlarıyla ilgili gösteri, oyun, oyuncuları anlatma ve tanıtma, Kurban ve Ramazan bayramları görenekleri, Saz takımlarını tanıtma ve anlatma, Ulaşım araçlarının (yandan çarklı vapur, atlı tramvay, bisiklet, tulumbacılar, arabalar) anlatılması,  Edebiyat-ı Cedide diye de bilinen Servet-i Fünun dergisi şairlerinin yeni şiirleriyle alay etme, Şarkı, türkü, mani  örnekleri…

METİN:

Sıcaklar artıkça serin yerler aramak, adeta, tabii bir ihtiyaç haline geliyor. İnsan, Boğaz’da yükseldikçe yükseliyor. Ben bile, kısa zaman için Gök Su’yu bırakarak, Sulara (Çırçır, Hünkar, Fıstık suyu) doğru aktım. Büyük Dere’de (Boğaziçi’nde uzak semt) biraz oturup karnımı doyurayım diyerek uzunca, bahçesi denize kadar uzanan bir lokantaya girdim. Sofrada alafranga, beyaz, kar gibi örtü. Takımlar temiz. Ortada bir liste.

Ben, zaten, deniz havasını bilirim. Beni her zaman acıktır. Lüzumundan fazla masrafa sokar. Listeyi ele alır almaz, içindekilerin her birinden birer tabak yemek istedim. Ne de güzel, ne de ustalıkla yazılmış:

Piliç suyuna çorba,piliçli pilav, pirzola, tas kebabı, orman kebabı, şiş kebabı, dağ kebabı, Büyükdere kebabı, İzmir köftesi… Bunlar, etli yemekler. Gelelim sebzeler: Patlıcan beğendi, patlıcan musakka, patlıcan oturtması, patlıcan silkmesi, patlıcan imam – imam – bayıldı, patlıcan tavası, ayşe – kadın, barbunya, çalı fasulyeleri. Bamya (etli), domates dolması, türlü (güveç ile).

Balıklar: Barbunya (tavası), kefal (pilakisi). Yemişler: Kavun, karpuz, şeftali, armud (akça). Şarab ve türlü peynirler (?)

Tamam! Her şey var. Fakat, hangisini yiyeyim? Çorba: hava sıcak. Tereyağlı pilav: sonra. Piliçli pilav: birdenbire tıkar. Piliç kızartması: kupkuru. Piliç soğuğu: söğüşten ne çıkar? Piliç ekşisi: kim bilir nasıl bir şey? Biftek: burada pişirmezler. Fileto:(Hayvan sırtı eti)  insan Yani’de olup da  yemeli. Pirzola: bizde de yapıyorlar. Tas kebabı: yemeden bıktım. Orman kebabı: burası yeri değil. Şiş kebabı: biraz durdum. Dağ kebabı: işitmediğim bir yemek. Büyükdere kebabı: şaştım. Patlıcan kebabı: şiş kebabından ne farkı var? Kuzu ciğeri: vakti geçti. Kuzu başı. İşkembeci dükkanında mıyım? Kuzu fırında: şimdi tatsızdır. İzmir köftesi: hiç sevmem. Patlıcan beğendi: patlıcanı ez, üzerine tas kebabı koy, ver müşteriye!yenmez. patlıcan silkmesi: o da öyle. Patlıcan imam- bayıldı: zeytinyağlıdır. Patlıcan tavası: bir tanesi yenir. Ayşe- kadın:, barbunya, çalı fasulyeleri: sebze dedik a! Bamya (etli): sıvışık. Domates dolması: iyi pişiren olsa! Türlü: karmakarışık şeyden hoşlanmam. Barbunya: bu fena değil, hem alafrangada önceden balık yenir. Kefal pilakisi: şimdi hiç yenmez.. kavun: acaba Topatan mı? Karpuz: soğu mu? Şeftali: sulu mu? Armud: porsiyonu kaça? Şarab: yerlidir. Türlü peynirler: malum a, kaşar, beyaz, gravyer, Felemenk.

Ben bu düşünce, bu tereddüd içinde iken cingöz bir garson:

– Efendim ne buyuracaksınız?dedi. artık, “ düşüneyim” olmaz. “Şiş kebabı” dedim. Dedi ki:

– Yanına biraz fasulye koysun mu?

– Peki, fakat önceden  bir barbunya ver. Şarap getir. Yemiş de getir, dedik. Emirlerim sırasıyle yerine getirildi.

Yemek yerken sordum: “ Buraya ne derler?”

– Pamuk Yani!

Pamuk yani mi? Dikkat ettim: Topuz gibi biri. Beyaz bıyıklı, karnı çenesinden ziyade ileriye fırlamış. Pekala! Ağzımızı sildik. Borcumuzu sorduk. Herif pamuk değil, çelik imiş. 35 demesin mi?zengin ahbaplarımdan biri ile bazan  böyle yerlere gelip de ben garsonun hesabını incelemeğe kalkıştığımda:

– Dokunma. Buralarda hesap sormak ayıptır.derdi. keşke demez olaydı! Her sözü tutmam da  bu zararlı öğüdü tutarım. Kuzu gibi, iki mecidiyeyi verdim. Silik bir çeyreği cebe atarken, düşünüpte hazım kabiliyetim bozulmasın diye,birden bire dışarıya fırladım.

Daha kapıdan çıkar çıkmaz, bir araba durdu. Benim “zengin ahbaplardan” dediğim bir zat içinde. İçimden “biraz önce gelseydin ne olurdu?” diye söylendim. İki taraftan, bir “vaay!” dır gitti. Sordum:

– Nereye?

– Bendler’e ( Belgrat ormanına yakın küçük baraj) haydi, beraber gideceğiz.

– Olur.

Arabaya atladık. Daha ömrümde Bendler’e gitmemiştim. Bu ilk ziyaretden doğacak sevincin pek çok olacağını tahmin ediyordum. Her ne ise! Araba zıplar, biz zıplarız. Maltız mahallesinden geçtik. Karakol’un önünden Büyükdere çayırına girdik. İnce, pürüzlü bir zurna sesi, gürültülü bir davul bizi karşıladı. Eski tunç renginde iki Kıbti, birden temenna ederek arabaya yaklaştılar. Arkadaşım biraz şık, adeta hoppaca olduğundan:

– Biraz dinleyelim, dedi. Durduk. Zurnacı boğazının yan damarlarını şişirerek bir “medet!”   kopardı, yahey! Davulda baso tutuyor. Uşşak (klasik müzik makamı) üstünden biraz gezinir gezinmez:

Allının allısıyım ben,

Kara kızın ablasıyım ben!

diye bir feryadtır koptu.Meğer üç dürt nazenin yüzlü, etrafımızı sarmışlar. Başlarından tabii çiçeklerle süslü örtüler, rengi atmış, önü yırtık mavi yeldirmeler, kırmızı renkte şalvarlı entariler,  o kınalı parmaklar, rastıklı kaşlar, kar gibi dişler, sicim gibi örgülü perçemler. Arada bir göbek hoplaması –nasıl tarif edeyim?- bir name, bir cümbüş ki hakikaten çingenece.

Hava değişti, yine hep bir ağızdan:

Sevdiğim Bursalı, Bursalı

Bana gel her Salı, her Salı!

Türküsüne girdiler. Arada bir mani :

Adam aman ne derde

Ne belaya uğradı garip başım, ne derde

Ben onun kurbanıyım

Beni sevmez ne ederde ?

Ooh Yahey! Yaşa!

Yarım saat böylece dinlendikten sonra, yine yolumuza revan olduk. Sultan Suyu denilen yere geldik. Bir alay da orada koptu. Zurna, klarinet, davul, çiftenara (çift dümbelekli çalgı), laterna (kollu müzik kutusu ). Bir çalgı topluluğu ki alaturkası da var, alafrangası da. Orada da birkaç hava dinlendikten sonra, yine yollandık. “Kambur” deniyor, bir yere geldik. Burası sakin, gürültü yok. Karşımıza koca bir su terazisi: yapılır şey değil. Tam bir alçakgönüllülükle altından geçerek yürüdük.

Bendler, hakikaten Osmanlı medeniyeti eserlerinden örnek verecek heybetli te’sislerden imiş. Hayret içinde kaldım. Çevrenin latifliği, o ormanların güzelliği, şairce düşünenler için epeyice sermaye  verir. Ne çare ki, zurna bizi orada da yakaladı.

Büyükdere piyasası çok güzel oluyor. Akşamın saat on ikisinde (ezan saatine göre gün batımı)  başlayan bu gezinti, gecenin üçüne, hatta dördüne kadar sürecek, gündüzün cayır cayır yanan ateş-zedeler, gecenin kararsız tazeliğinden şöylece istifade ediyorlar. Çevrenin gözlere ve düşünceye bahş ettiği tatlılık dolayısıyle, bu piyasaların parlaklığı çoğalıyor.

Fakat gazinoda oturmak için epeyce yürek ister.Kendine güvenmeyen içeri girmesin. Ne diyorlar, biliyor musunuz?

İnsan Büyükdere’ye para yemeye gelirmiş. Doğru. Fakat vapur parasına kadar soyulursa, burası biraz endişe vermez mi?

Meşhur kemancımız Tatyos (Ermeni asıllı besteci ), bu sene yine Çırçır ‘da (Büyükdere’de su kaynağı) kemanını öttürüyor.Fasıllar yapıyor.Karakaş (Yahudi asıllı ses sanatçısı), Kanuni Şemsi , Tamburi Yuvakim (Rum asıllı)  birleşmişler. Fakat geçen Pazar günü gibi yağmur yağacak olursa, tente altında oturmak hoş kaçmıyor. Ne var ki, dinlenecek bir saz takımı varsa o da ancak bu takımdır. Çırçır sahibinin yüksek zevkini zaten işitmişiz: Derme çatma şeylere iltifat etmez.

Ne dersiniz? Tuzlu şeyler yiyip de sulara gitmek adeti henüz kaybolmamış. Ben bile, bir iç güdüyle, sardalya yiyip gitmeyeyim mi? İç bire, iç! İnsan kırbaya (deri damacana) dönüyor.  Bereket versin su durmuyor, akıyor. Yoksa ben de İstanbul’a davul gibi bir karınla dönecektim.

(hzl.Ahmet KABAKLI, 1.baskı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1971)

Ahmet Rasim (1864-1932) Deneme, makale, anı, roman, tarih yazarı, besteci.

Darüşşafaka mezunudur. Bir süre çalıştığı devlet memurluğundan sonra hayatını kalemiyle yaza yaza kazandı. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde başladığı yazarlığa  ölümüne kadar devam etti. Halkın kolay okunan yazarı oldu. Milletvekilliği son göreviydi.

Roman: Hamamcı Ülfet,  Anı: Gülüp Ağladıklarım, Muharrir Bu Ya,  Gazete yazıları: Eşkal-i Zaman, Şehir Mektupları, Romanya Mektupları.

KAYNAKÇA: 1. Agah Sırrı LEVEND, Ahmet Rasim, Ankara 1965. 2. Hikmet DİZDAROĞLU, Ahmet Rasim, 1965,  3. Muzaffer GÖKMAN, Ahmet Rasim I, II. 4. Hikmet ALTINKAYNAK, Nükte ve Fıkralarıyla Ahmet Rasim, 1984. 5. İsmail YERGUZ, Şehir Mektupları.

(8169)