Ahmet Haşim, Bize Göre

0
1039

TANITIM: Gazetelerde yazdığı kısa fıkraların, kroniklerin toplandığı Bize Göre kitabı öteki iki düz yazı eseriyle birlikte basılmıştır: Mehmet KAPLAN, MEB/ hzl. İnci ENGİNÜN- Zeynep KERMAN, Bütün Eserleri Bize Göre Dergah Yay./ Ahmet Haşim Bütün Eserleri Oğlak Yay./ hzl. Ömer Ünlü, İnkılap Yay. Sanat sorunları, kültür kişi ve olaylarını ele aldığı bu yazıları ilgi çekici örneklerle süslüdür. Bizi güldürmekten çok düşündürür Ahmet Haşim. Bu yönüyle edebiyatımızda çığır açmıştır.

METİNLER :

MÜTHİŞ BİR BÖCEK

Gece, uykumun en derin yerinde, keskin bir ısırılışla fırladım. Elektrik düğmesini çevirdim. Karnı, patlayacak kadar taze kanla dolu bir tahtakurusu, odayı bir anda dolduran göz kamaştırıcı ışık içinde, ne yapacağını, nereye gideceğini, nasıl saklanacağını bilmeyerek, sırtında koca yükle yakalanmış bir hırsız telâşıyla, beyaz örtülerin kıvrımları arasında aptal aptal kaçıyordu.

Küçük böceğe dokunmadım ve çetin talihi, müthiş cesareti hakkında hayretle düşünceye daldım:

Hiç şüphe yok ki arslan bile, bu bir kahve damlası kadar küçük hayvandan daha fazla cesur değildir. Tırnakları hançerlerden daha kesici, dişleri en müthiş kılıçlardan daha delici, sesi gök gürlemeleri gibi hava tabakalarını  dalgalandıran,  kuyruğunun her darbesi yerleri sarsan koca arslan için, boş çöllerde ince ayaklı ceylânlar ve âciz öküzler boğazlamak bir iş mi?

Her hayvanın avı, kendisinden daha küçük ve daha müdafaasız bir yaratık iken, tahtakurusunun gıdası, kendisinden bir milyon defa büyük olan insanın derisi altındadır. Ne ağlanacak talih!

Uzanmış yatan bir adam, bir tahtakurusu için nedir? Muhakkak Himalaya dağlan gibi korkunç bir girinti ve çıkıntı âlemi! Her kımıldanışında bin tahtakurusunu ezip patlatmağa muktedir olan bu müthiş avın burnu ucundaki tatlı kan damlasını emmek için küçük böceğin silâhı nedir? Ezilirken parmağa bulaştırdığı yalnız bir iğrenç koku zerresi!

Ne müthiş cesaret!

LEYLEK

Senelerden beri leylek görmüyordum. Hattâ bu kanatlı yaz seyyahlarının son senelerde İstanbul’a az rağbetleri herkesin dikkatini çekmişti. Sonradan öğrendik ki Mısırlılar, bilmem ne sebepten dolayı bu saygı değer kuşları arsenikli yemlerle öldürüyorlarmış.

Geçen gün sokakta, gölgeleri mor ve keskin yapan bir Afrika güneşi aydınlığında yürürken, birden damlar tarafından gelen bir leylek gagası takırtısıyla durdum. Senelerden beri hasret kaldığı dost sese kavuşan kulağım, âdeta mes’ut ağızların geniş tebessümüyle gerilmişti.

Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. Kırmızı gagasının takırtısı, ses haline gelmiş bir sıcak temmuzdur. Bir baca üstünden ufka çizilen bir leylek şekli, muhayyileye neler hatırlatmaz: Maviliği içi bayıltan sonsuz, derin gökyüzü… Yeşil bir vadide gizlenmiş minareli, küçük, beyaz bir şehir… Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam… Sıcak bir Asya gecesi: Damların yan duvarlarına dayanarak, gizli gizli konuşan ve doğacak bakır bir ayı bekleyen siyah zülüflü,  kırmızı dudaklı,  altın  ve mercan  gerdanlıklı kadınlar… Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar…    Bütün bu yıldızların içinde bir leyleğin düşünen gagası…

Muhakkak, leylek, ressam ve şâiri birtakım karışık ve mevzun hayâllere davet etmek üzere yaratılmış bir kuştur, işte onun içindir ki maddeye tapan Mısır köylüsü, kendisine yaramayacak kadar güzel olan bu hayvanı öldürmek cesaretini kendinde buluyor.

GECE GEZİNTİSİ

Karanlık bir gece, saat ona doğru, Haydarpaşa’dan Beykoz’a kadar otomobil ile bir gezinti yaptınız mı? Yapmadınızsa, otomobil zevklerinin en kuvvetlilerinden birini hiç tatmadınız demek!

İhtiyar yalıların arkasında, denizi takiben bütün Boğaz’ı kateden uzun caddenin karanlıkları kadar zengin  bir  gece   karanlığı   bilmiyorum.   Mercanlar, süngerler, yosunlar ve bin türlü sedefler ve balıklarla dolu bir denizaltını andıran zengin bir karanlık! Otomobillerin nadiren geçtiği bu yollarda fenerlerin kuvvetli ışık demeti geceyi  süpürdükçe, yorgun merkebi yeşil  dallarla yüklü  rençperlere, kollarında yiyecek taşıyan gecikmiş işçilere, bir evden diğer bir eve misafir giden, başka bir asırdan kalma küme küme hanımlara, öpüşmeleri yarıda kalmış ve yüzlerini  dökülen  saçları  içinde  saklamağa  çalışan genç  âşıklara  çarpmamak  için  adım  başında  freni sıkmak mecburiyetindesiniz. Fakat bu el değmemiş karanlığın en garip yolcuları  kedilerdir. Fenerlerin ışık konileri  harekete geldikçe gecenin  her noktasında, çifte çifte fosforlu noktaları kuvvetle yanıp söndüğünü görürsünüz. Sanki karınlarını ağzına kadar dolduran erimiş bir ateşi gözlerinden, yeşil bir alev halinde akıtan bu garip yaratıkların arasından geçtikçe,  insan mukaddes  bir karanlığın  mahremiyetini dağıtıyorum  vehmiyle     âdeta günah  işlemiş gibi korkuyor. Sanki yere yıkılmış bir sema parçası üzerinde yürüyorsunuz   ve sanki   bütün   bu  yanan esrarengiz kedi gözleri, bu semanın yere dökülmüş hiddetli, korkunç yıldızlarıdır.

BAŞ PARMAK

İnsanın en asil uzvu hangisidir? diye sorsalar hepimizin vereceği cevap budur: Dimağ! Halbuki, dimağdan daha yüksek ve hattâ insanı diğer yaratıklardan ayıran ve onu bütün hayvanlara nazaran üstün bir mevkie çıkaran dimağ değil, sadece elinin baş parmağı imiş. Baş parmağın diğer parmaklarla birleşip iş görebilecek bir vaziyette olmasıdır ki in-sana unsurlar üzerinde üstünlük imkânını veriyor. Bunu söyleyen tabiat tarihi ilmidir.

Gerçekten birçok hayvanların parmaklan yoktur, parmakları teşekkül etmiş olanlarda ise baş parmak, insanda olduğu gibi elin diğer parmaklarıyla uyuşamadığından faydalı bir iş görecek vaziyette değildir.

İlk insan, zekâsıyla değil, sırf elinin biçimi sayesinde taştan bir balta yapmağa muvaffak olarak ağaç dallarını kesmiş ve mağara dışında, güneş ve gökyüzü altında, ilk mimari eseri yaratabilmiştir. insan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. Dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan yaratıkların hepsi baş parmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve neticede bir medeniyet kurmağa muvaffak olamamıştır.

Baş parmak, insan medeniyetinin yansım vücuda getirdikten sonradır ki, dimağ, kemik mahfazasında tabiî uykusundan silkinerek konuşmağa baslamış ve belki insan işlerine karışması faydadan ziyade zarar vermiştir.

Aklın baş parmağa nazaran esaret veya galibiyetine göre medeniyet ilerlemiş veya gerilemiştir. Bütün taş ve demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. Ortaçağı akü, bugünkü Amerika’yı ise baş parmak yapmıştır.

Bizde de baş parmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kudsî bir vazifesi olmalı.

(Ahmet Haşim, hzl. Mehmet Kaplan, Bize Göre, Milli Eğitim Bakanlığı,)

Ahmet HAŞİM (1884-1933) Deneme, fıkra yazarı, şair.

Bağdat’ta annesi veremden ölünce Galatasaray Lise’nde on yıl sürecek öğrenim hayatı başlar. 1915’te Çanakkale’de cephe gerisinde görevlidir. Lise ve yüksek okullarda öğretmenlik, banka ve özel kurumlarda çevirmenlik yapar. Yakup Kadri ile her bakımdan uyuşan şairi yerenler toplum dışı olduğunu ileri sürerler. Oysa arkadaş toplantılarında şen ve uyumludur Ahmet Haşim. “Dergah”,  “Akşam” düz yazılarının da çıktığı dergi ve gazetelerden önemli ikisidir. Sembolizm ile izlenimcilik etkisinde şiirler yazan şairin düz yazıları da özlü ve şiirlidir.

Deneme: Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabehane-i Laklakan. Şiir: Piyale,  Göl Saatleri, Bütün Şiirleri

KAYNAKÇA: 1.hzl. Dr. Müjgan CUNBUR, AKDTYK, Atatürk Kültür Merkezi, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ahmet Hâşim, Ankara- 1987. Dr. Müjgan CUNBUR: Ahmet Haşim Bibliyografyası  2. Beşir AYVAZOĞLU, Ömrüm Benim Bir Ateşti Ahmet Haşim‘in Hayatı Sanatı Estetiği Dramı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003. 3. İnci ENGİNÜN-Zeynep KERMAN, Bütün Eserleri 2. Dergah, 2003.

(13480)