Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir

0
425

TANITIM: Ankara (17 s.), Erzurum (49 s.), Konya (35 s.), Bursa’da Zaman (31 s.), İstanbul (129 s.) bölümlerinde Ahmet Hamdi Tanpınar, yaşadığı, gezdiği bu kültür ve medeniyet tarihimizde çok önemli yeri olan şehirleri bir gezgin gibi olduğu kadar gözleyen ve inceleyen bir bakışla kaleme alır. Ama rehber niteliği taşımasından eseri gezi yazıları arasına aldım. Tarih, coğrafya, folklor, yaşayan ünlüler geçmiş-şimdi-gelecek zaman aralıklarına göre işlenir. 1960’lı yılların Türkçesiyle yazılan eserdeki yoğun üslûp da okuyucuyu zorlar. Şairce şehirleri anlatan Tanpınar geçmişle, tarihle bağları koparmaz. Önsöz’deki şu satırlarla amacını açıklar:

“Beş şehir’in asıl konusu hayatı hızla kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir. Bu itibarla, onların arkasında kendi insanımızı ve hayatımızı, vatanın manevî çehresi olan kültürümüzü görmek daha doğru olur… Sade millet ve cemiyetlerin değil, şahsiyetin de asıl mana ve hüviyetini, çekirdeğini tarihilik denen şeyin yaptığı düşünülürse, bu iç didişme hiç de yadırganmaz. Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz… Her düşünen insanımız gibi, ben de hayatımızın değişmesi için sabırsızım. Daima hayranı olduğum yabancı bir romancının hemen hemen aynı şartlar içinde söylediği gibi “eski bir Garpçıyım”. Fakat canlı hayata,yaşayan ve duyan insana, cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalp adamı olarak yaklaşmayı istedim. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Ancak sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar.”

METİN: İSTANBUL II.

Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türlü değişti. Her nesilden bir Paris’li, bir Londra’lı, doğduğu yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni âdet, eğlence tarzı, mimarî üslûbu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.

Baudelaire en güzel şiirlerinden birinde “Eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir fâni­nin kalbinden daha çabuk değişiyor” diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki sairinden biri ol­duğu Paris’in değişmesine döğünür.

Birinci Dünya Harbi’nden sonraki Fransız nes­rinde hemen on yıl önceki Paris’in hasreti belli başlı bir temadır.

İstanbul böyle değişmedi. 1908 ile 1923 arasın­daki on beş yılda o eski hüviyetinden tamamıyla çık­tı. Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, malî buhran­lar, imparatorluğun tasfiyesi, yüzyıldır eğiğinde ba­şımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti niha­yet 1923’de olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hü­viyetini tamamıyla giderdi.

1908’den önce bütün cenup Akdeniz’in bir İslâm çevresinde zevk, sanat içinde yaşamak isteyen zen­ginleri İstanbul’a gelirlerdi. Rumeli ve Arabistan vi­lâyetlerinin zengin çiftlikleri, büyük, verimli toprak­ları, Çamlıca’nın, Boğaziçi’nin sonraları Kadıköy ve daha ileri taraflarının köşklerini, yalılarını besler­di. Büyük bahçe ve korularını yeşertirdi. Yangınlar yüzünden otuz kırk senede bir şehrin yeni baştan yapılmasını temin eden şey bu servetti. Bilhassa Tanzimat’tan sonraki devirde bu akın daha artmış­tı. Hele nispeten Avrupa usulleri ile istismar edilen Mısır’ın servetinin mühim bir kısmı Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinde İstanbul’a akı­yordu ve bu yalılar, bu köşkler, şehir içindeki ko­naklarla beraber, henüz çok yerli bir zevk, hattâ müstebit denebilecek bir örfle çarşıya, asıl şehrin temelini kuran yerli esnafa bağlıydı.

Bugün Saraçhane, Okçular, Sedefçiler, Çadırcı­lar gibi sadece bir semti gösteren adlar bundan yet­miş seksen yıl önce bile an kovanı gibi intizamla is­leyen, şehrin hayatında, refahında mühim bir yer tutan, titiz el işleriyle gündelik eşyaya bir sanat çeş­nisi veren bir yığın küçük sanatın hususî çarşı ve atölyeleriydi. Çoğu kendimize mahsus yaşama şekil­lerine bütün bir cevap veren bu çarşılar şehrin asıl belkemiği idi. İstanbul’u onlar besliyor ve yine onlar şehrin iç çehresini yapıyorlardı.

Kapitülâsyonların ardına kadar açtığı gümrük­lere rağmen imparatorluk bu çarşıların sayesinde ayakta duruyordu. Büyük Çarşı ve Bedesten bu faa­liyetin toplandığı hazne idi. Avrupa XVII. asırda Galland’ın dilinden Binbirgece’yi tatmadan önce bu Çarşı ve Bedesten’de onun havasını, hayata sindiril­miş, gündeliğe indirilmiş rüyasını yaşıyordu.

Bu çarşılarda çok değişik kıyafetlerinin arala­rındaki mezhep, dil, ırk, hattâ kıt’a ayrılıklarını ilk bakışta kavranacak hale getirdiği rengârenk bir in­san kalabalığı akardı. Bütün eski şark bu sokaklar­da idi. Seyrek, çember sakallı, çıkık elmacık kemik­li, yüzleri riyazet ve takva ile süzülmüş, elleri uzun kollu şal hırkalarında kilitli Türkistanlılar, kim bilir kaç senesinin Hac kervanından — tıpkı sürüsünden ayrılmış hasta bir leylek gibi — bu şehrin bir köşe­sinde kalıvermiş. Ayvansaray’da veya Hırka-i şerif’te evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, bizim kıyafeti­mizi uzviyetlerinin itiyadı hâlâ yadırgayan Çin müslümanları, siyah kalpaklı, belleri gümüş tokalı kemerlerle sıkılı Kafkaslılar, beyaz harmanilerine bü­rünmüş endamlarıyla eski hacılara Arafat’ı hatırla­tan Yemenliler, nihayet biz yaştakilerin çoğunun ha­yatına bir ikisinin şef kati ve esirliğinin acıklı masalı behemahal girmiş bir yığın zenci. Çocukların “Gün­düz feneri” diye uzaktan alay ettikleri, fakat garip bir tezatla evlerde en fazla bağlandıkları kalfalar, hadım ağaları, lalalar, hülâsa, kimi Türkçe’yi bir hin­di edasıyla gırtlaktan yumurtlayan, kimi yarım ya­malak öğrendiği her kelimeyi genzinin mengenesin­de ezip büzdükten sonra iplik iplik ortaya atan, ki­misi memleketinin dilinden başka hiç bir dil bilme­den sadece büyük şehirlerin verdiği o acayip imkânla aramızda geçinip giden, çoğunun hakikî hemşerisine ancak pazarlarımızda yahut o zamanın zengin kuşçu dükkânlarında tesadüf edilen bir kalabalık.

Eskiden İstanbul’da orta sınıf evlere varıncaya kadar hemen her yerde tesadüf edilen zenciyi şimdi garp hayatının bir icabı gibi büyük otel kapılarında, cazlarda görüyoruz; hayatımıza yabancı modalarla beraber ve yeni baştan girdiği için üzerimizde çok lüks bir ithalât malı tesiri yapıyor.

Daha garibi her büyükçe evde hanımları ve ço­cukları eğlendirmek için sık sık oynanan ve oyna­yanların ırktan gelen o korkunç, insana hurafevî korkular veren, cezbesi tutmasın diye çok defa ya­rıda bırakılan oyunlarına benzeyen raksları §imdi para ile dans hocalarından öğreniyoruz.

Hayır! Eski hayatımıza Afrika bugünden çok başka şekilde ekliydi.

Bayezid sergisi bu kalabalığın senede bir ay en feyizli şekilde birleştiği yerdi. Sarığın, kalpağın, fesin her çeşidi, en yenisi Sargon kabartmalarıyla ya­şıt bir yığın kıyafet ve her dilde şakıyan bütün bir şark Babil’i burada, birbirine karışan bin türlü ba­har kokusunun kurduğu âdeta metafizik bir Şark ve Asya havası içinde birbirine kenetlenmiş çalkalanır­dı.

Bu alaca kalabalığı sadece “pittoresque”(resimsel) bir un­sur diye kabul etmemelidir. O, şehrin iktisadî imkân­larına dayanıyordu. Arkasında dünya ticaretinin bü­yük bir parçası vardı. Bütün Akdeniz, Karadeniz ka­bara kabara İstanbul’a geliyordu. Hattâ 1900 yılına doğru bile İstanbul dünyanın birinci sınıf limanların­dan biri olarak tandırdı. Bütün Boğaz, Marmara açıklarına kadar her cinsten ve her bayraktan gemi ile dolu idi. Devrin bütün seyyahları İstanbul lima­nından bahsederken Londra’yı hatırlarlar, onunla ölçerlerdi. Lamartine 1833’de, İngiliz seyyahı Delahey 1850’de bu benzetişte ısrar ederler.

Bütün bunlar, arkalarındaki hususi medeniyet­le birlikte çekilince, İstanbul gerektiği gibi düzen­lenmesi zaman isteyen bir istihsal hayatiyle geçin­meye başladı. Kısacası, büyük müstehliklerin şehri, küçük müstahsilin şehri oldu. Yarınki İstanbul bu istihsalin şartlarına, şekillerine bağlıdır. Yurttaki gelişmelerin, kendi toprak ve imkân zenginliğinin, coğrafya vaziyetinin bu şehre yepyeni bir hayat, hür çalışma zevkini almış, insanların hayatını vereceği muhakkaktır. Bugünün İstanbul’u oldukça uzun sü­ren bir geçiş devresinden sonra bu hayata adımını atmış sayılabilir. Ama istediğimiz gibi geniş, verim­li çağını idrâk ettiği zamanda da eskiyi tamamıyla unutmuş olmayacağız. Çünkü o bizim ruh maceralarımızdan biridir.

( Ahmet Hamdi TANPINAR, Beş Şehir, Devlet Kitapları, İstanbul 1969, s.145-150)

Ahmet Hamdi TANPINAR (1901-1962) Deneme, roman, hikâye, edebiyat tarihi yazarı ve şair.

İlkokuldan sonra lise öğrenimini Vefa, Kerkük,Antalya’da tamalayarak girdiği İ.Ü.Edebiyat Fakültesi’ni 1923’te bitirdi.1923-1939 arasında Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul Kadıköy liselerinde, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde edebiyat ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik ve sanat tarihi öğretmenliği görevini yaptı. Tanzimat’ın 100. yılı üzerine İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’ne Yeni Türk Edebiyatı profesörü kadrosuna atandı. Bir dönem milletvekili, bir süre Fransa’da eğitim müfettişliği yaptı. 1949-1962 yılları arasında İ.Ü. Edebiyat Fakültesinde öğrenciler yetiştirdi. Bütün eserleri Dergâh, Yapı Kredi yayınlarınca basılmakta.

Deneme: Beş Şehir, Yaşadığım Gibi, Roman: Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü Hikâye: Abdullah Efendinin Rüyaları, Yaz Yağmuru. Edebiyat inc. ve tarihi: 19 ncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Üzerine Makaleler (hzl.Zeynep Kerman), Yahya Kemal, Şiir:Şiirler.

(5179)