Tolstoy, Savaş ve Barış

0
301

TANITIM

Tolstoy, Savaş ve Barış’a 1864 yılında başlamış, büyük emekler sonunda, 1869 yılında tamamlamış, dünyanın en büyük romanlarından birini yaratmıştır. Savaş ve Barış, bir çok kahramanların romanı olduğu kadar, bir çağın ve bir halkın romanıdır da.

ÖZET :

1805 yılında, çoğu Ruslar, Napoléon’la er-geç savaşa gireceklerine inanmışlardır. Avusturya’yla birlikte Rusya da onunla savaşmaktadır, ama savaş uzaklardadır. Bu yüzden, kibarlar çılgın eğlencelerine gönül rahatlığıyla devam etmektedirler. Eğlenceler devam etmektedir, ama askerlik de o sıralarda pek kazançlı, pek şerefli bir meslektir. Asil bir ailenin çocuğu olan Nikolay Rostov da bu mesleğin çekiciliğine kapılıp hassa subayı olur. Kız kardeşi Nataşa, o ayrılıp giderken ağlar, akrabası Sofia ise onu subay kılığında görünce kendisine abayı yakıverir. Bu arada, Rostov ailesinin dostlarından olan Piyotr Bezukov can sıkıntısı içindedir. Paris üniversitesinde okuduktan sonra, yeni dönmüştür. Hayatına nasıl bir yön vereceğini bilmez. Askerlikten hoşlanmadığı için, orduya girmeyi düşünmez bile, babasının verdiği paraları kumara yatırmaktan başka işi yoktur. Babası ölüp de milyonluk serveti kendine kalınca, Piyotr, sosyetenin gözbebeği oluverir birdenbire. Şimdi en yakın dostu prens Vasili Kuragin’dir. Güzel bir kız olan Ellen’in babasıdır bu prens. Bir çok oyunlar oynar Bezukov’a. Bezukov bu oyunlar sonunda prensin kızıyla evlenmek zorunda kalır. Evlilik ona hiçbir mutluluk getirmez. Prens Andrey Bolkonski, Bezukov’un en yakın arkadaşıdır, o da karısından memnun görünmemektedir. Karısı Liza hamiledir ama prens evliliği devam ettiremeyeceğini anlamıştır. Orduda bir görev alıp, karısını kız kardeşi Maria ile sert yaratılışlı babasının yanında bırakır. Liza bir oğlan doğurur, hemen sonra da ölür. Prens Andrey Austerlitzs savaşından döner. Ama serbest hayatta da umduğu mutluluğu bulamaz. Dostu Bezukov’u arayıp bulur, yalnızlıkla pişmanlığın, bu iki değişmez derdin sebeplerini, çarelerini sorar ona. Bezukov, Mason derneğine girmiş, onların felsefesini bir hayat hayat felsefesi olarak kabullenmiştir. Masonlar arasına sırf zenginliği yüzünden alınmıştır, ama bunu bilmez.

 Arkadaşlarına bazı faydalı öğütler verip onu bazı dertlerinden kurtarır. Özgür düşünceli bir adam olduğuna inandığı için, topraklarındaki köylğleri serbest bırakır. Bu toprakları daha verimli hale getirmek için çabalar harcar. Ama çabaları ona para kaybettirmekten başka sonuç vermez. Topraklarını kiraya verip uzaklaşmaktan başka çıkar yol göremez. Prens Andrey’in köşküne gider.

 

Nikolay Rostov, birçok savaşlara katılmıştır. Naoléon’la Çar Aleksandr arasındaki anlaşmayı göz önüne alarak savaşın sona erdiğine inanır. Naoléon’un İspanya’ya yönelmesi üzerine iki yıl boyunca rahat ve neşeli bir ordu hayatı yaşar. Bu arada prens Andrey de dönmüştür. Bazı işler için Rostov ailesinin Otradno’daki köşküne gider. Burada Nataşa’yı görür, ona hemen âşık olur. Gene Piyotr’a gidip ondan akıl danışmak ister. Piyotr’un karısı yüzünden başı derttedir, bir düelloya girişmiştir. Prens Andrey’in halini görünce ona çok acır. Nataşa’yı kendisi de eskiden beri beğenmektedir. Ona Nataşa’yla evlenmesini öğütler. Nataşa, kendisine yapılan bir çok evlenme tekliflerini geri çeviriştir. Ama şimdi o da Andrey’e vurulmuştur. Ailesi de Andrey’i benimsemektedir. Ama Andrey’in babası aradan bir yıl geçmeden bu birleşmeye razı olmayacağını söyler. Andrey’in kız kardeşi de Nataşa’yı kıskandığı için bu işin olmasını hiç istemez. Nataşa bütün bunlara boyun eğer. Moskova’ya Piyotr’un karısının yanına gider. Burada Ellen’in kardeşi Anatol’un ağına düşer. Anatol daha önce baştan çıkardığı bir köylü kızıyla evlidir. Bu yüzden Nataşa’yı alıp kaçtığı zaman, nikâhlarını kıyacak sahte bir papaz bulur. Ama Nataşa’nın annesi işi anlayarak kaçacağı gece onu hapseder. Nataşa derinden hastalanır, Andrey’e bir mektup yazarak verdiği sözü unutmasını diler. Piyotr meseleyi öğrenerek Anatol’u şehirden çıkmaya zorlar. Nataşa’nın çekinmeden konuşabildiği, güvenebildiği tek insandır Piyotr. Genç kıza her gün biraz daha ısındığını hissetmektedir. Ama bunu doğru bulmaz, ne de olsa evli bir insandır. Bu arada Nataşa, iyileşmiştir, ama eski neşesi, eski canlılığı uçup gitmiştir. Prens Andrey’in gönlü yaralanmıştır, ama orduda derdini düşünmesine zaman kalmamaktadır. 1810 yılıdır. Fransa-Rus antlaşmasının yerinde yeller esmektedir. İki yıl sonra, Naoléon ordularının başında, hiçbir engelle karşılaşmadan Smolensk’e kadar gelir. Yakılıp yıkılmış evlerle karşılaşır burada. Direnme de başlamıştır. Rus generali Kutuov, Naoléon’u durdurmaya kararlıdır. Çarpışmada iki yandan da büyük kaıplar olur. Her iki ordu da bitkin bir hale düşer. Ama Fransızlar biraz daha ağır basmaktadır. Kutuzov, Moskova’yı savunmanın imkansızlığına inanmıştır. Prens Andrey, ağır şekilde yaralanmış, Rostov’lar Rusya’nın içlerine doğru kaçmaya karar vermişlerdir. Gitmek üzeredirler. Bu sırada bir çok yaralı getirilir evlerine. Andrey de yaralılar arasındadır. Nataşa özenle bakar ona. Kızkardeşiyle oğlunu da çağırtır. Nataşa ile Andrey’in sevgileri tazelenir ama Andrey bir gece ölür. Andrey’in kız kardeşi Marya ile Nataşa dost olurlar. Nikolay da Marya’dan hoşlanır. Bu arada Piyotr Bezukov, Moskova’da kalmak, Naoléon’u öldürüp ulusal bir kahraman olmak ister. Ama başka bir olay dolayısıyla hapsedilir. Derken Moskova önünde Naoléon bozguna uğrar. Çarla barış yapmayı boşu boşuna bekledikten sonra, memleketine dönmeye karar verir. Perişan bir halde dönerken, Fransızlar esirleri de götürürler. Çokları ölür. Ama Piyotr sağlamdır. Mutluluğun yalnız ısınmak, bir de karın doyurmak olduğunu düşünür. Olgun bir adamdır artık, sorumluluğunu bilir, cesaretlidir. En sonunda özgürlüğüne kavuşup Orel’e döner. Ağır bir hastalığa tutulur burada. Prens Andrey’in de kendi karısının da öldüğünü öğrenir. Ama iyileştiği zaman sevincinden uçmaktadır. Artık serbesttir, benliğine de kavuşmuştur. Tanrı’ya bütün varlığıyla inanır. Moskova’ya gelir. Gene Nataşa’nın çekimine kapılır. Onunla evlenmek ister, evlenir de. Nikolay Rostov da Marya’yı alır. Sekiz yıllık bir evlilikten sonra, Piyotr ile Nataşa’nın dört çocuğu olur. Mutluluk için yaşayıp giderler.

 

( Tahsin Yücel (hzl), Tolstoy, Varlık Yayın evi, İstanbul 1962, s.4951 )

 

METİN:

PİYER’İN DÖNÜŞÜ  MOSKOVA-1813

Çoğu zaman olduğu gibi Piyer tutsaklığı süresince çektiği yoksullukların ve iç gerginliklerinin baskısını ancak sıkıntıları sona erince anladı. Özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz da, doktorların dediğine göre ateşli bir sarılığa tutuldu. Gördüğü çeşitli bakımlara, kan almalara, doktorların verdiği ilaçlara rağmen iyileşti.

Elen’in ölüm haberini alınca Piyer şaşırdı, ama çok üzülmedi. İnsanların birbirini öldürdüğü bu cehennemden uzaklaşma isteği öyle yoğundu ki, bu olayın kendisi için taşıdığı değeri birden değerlendiremedi. Tek isteği bir yere çekilip dinlenmek, düşüncelerini düzene sokmak, görüp öğrendiklerini sakin sakin düşünebilmekti.

Piyer’in uzun süren iyileşmesi sırasında üzerindeki etkiler yavaş yavaş silinmeye başladı. Sabah olunca, arasında bulunduğu sürüyle birlikte kovalanmayacağı, yatağını kimsenin elinden almayacağı, öğle ve akşam yemeklerini yemesinin kesin olduğu düşüncelerine güçlükle alıştı. Uykuda, düşlerinde hep geçmişi, tutsaklık günlerini ayrıntılarıyla yaşıyordu.

Piyer’in eski bir alışkanlığı vardı: “Şimdi ne yapacağım?” diye sorardı hep kendi kendine. Artık bu soruya karşılık aramıyor, “hiç… yaşayacağım… Tanrım, yaşamak ne güzel!” diye düşünüyordu. Piyer’in hayatta bir amacı olmamıştı. Eskiden içine dert olan bu amaçsızlık, şimdi sonsuz bir özgürlük duygusu veriyordu ona. Niçin amacı olsundu? Bugün bir inancı vardı artık. Bazı kurallara, bazı törelere değil de, yaşayan ve her an yanında var olan bir Tanrı’ya inanıyordu.

Piyer, Ocak sonunda Moskova’ya geldi ve konağının yıkılmamış bir bölmesine yerleşti. Ertesi gün Petersburg’a hareket etmeyi düşünüyordu. Gidip eski tanıdıklarını gördü. Herkes zaferin kesin olarak kazanılmasının heyecanı içindeydi. Piyer’i sevinçle karşılıyor, başından geçenleri anlatmasını istiyorlardı. Kendisine çok yakınlık göstermelerine rağmen, Piyer onlardan uzak duruyor ve gelecek hakkındaki tasarıları konusunda sorulan sorulara belirsiz karşılıklar veriyordu.

Prenses Mariya’nın Moskova’da olduğunu öğrenen Piyer, o akşam onu ziyarete gitti. Yol boyunca durmadan Prens Andrey’i andı. Çektiği acıları, ölümünü, dostluklarını ve hele Borodino Savaşı’ndan önce son karşılaşmalarını düşündü, durdu.

“ O zaman gördüğüm gibi öfkeli mi öldü, yoksa hayatın sırrı ölüm anında gözlerinin öüne açıldı mı?” diye düşünüyordu. Sonra Karatayev geldi aklına ve ister istemez ikisini kıyasladı. Birbirinden çok farklıydı bu iki insan. Öyleyken, her ikisine duyduğu sevgi Piyer’in düşüncelerinde onları birbirlerine yaklaştırıyordu.

Bolkonskiy’lerin konağına girerken Piyer üzgün ve düşünceliydi. Yaşlı bir uşak prensesin odasına çekildiğini ve konuklarını Pazar günü kabul edeceğini söyledi.

–Sen geldiğimi haber ver. Belki beni kabul eder!

–O halde salona buyurun efendim.

Birkaç dakika sonra uşak, öğretmen Dessales ile birlikte içeri girdi. Prenses kendisini görmekten çok mutlu olacağını söylemişti ve Piyer’in odasına çıkmasını rica ediyordu.

Piyer, Prenses Mariya’yı üst katta, tek bir mumla aydınlatılmış bir odada buldu. Karalar içindeydi. Yanında, ine karalar giymiş başka bir kadın vardı. Piyer bunun, Prensesin yanında kalan kadınlardan biri olduğunu sandı.

Prenses Mariya ayağa kalktı ve elini Piyer’e uzattı.

–Evet, dedi Piyer’n değişmiş yüzüne bakarak. Evet, kısmet burada karşılaşmakmış. Son günlerde sizden çok söz etmişti bana…

Ve biraz bozularak siyahlar giymiş kadına baktı.

–Sizin kurtuluş haberiniz uzun zamandan beri aldığımız ilk sevinçli haber oldu.

Prenses Mariya yeniden yanındaki kadına endişeyle baktı.

–Düşünün, dedi Piyer. “O”ndan hiç haber alamadım. Öldürülmüş olduğunu sanıyordum. Durumu sonradan başkalarından öğrendim. Rostov’larla karşılaşmış, ne garip rastlantı!

Piyer heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. Yabancı kadını bir süzdü ve gözlerindeki dostça meraktan, bu matemli hanımın iyi ve cana yakın bir kadın olduğunu, onun yanında prensese içini dökmesinde bir sakınca olmadığını anladı. Prenses Mariya ise Rostov’ların adı geçince kızarıp bozardı ve yine bir Piyer’e bir siyahlı kadına baktı.

–Tanıyamadınız demek? Dedi sonunda.

Piyer o solgun ve incecik yüze dikkatle baktı ve birden çoktandır yoksun olduğu tatlı bir sıcaklık yayıldı içine. “Hayır, olamaz!” diye mırıldandı. “Bu solgun, zayıf, sert, yaşlanmış yüzlü kadın Nataşa olamaz! Düş görüyor olacağım!..” diye düşündü.

Prenses Mariya:

–Nataşa bu! Dedi.

Dikkatli gözlerle Piyer’e bakan o yüzde paslı bir kapı gibi zorlukla bir gülümseme açıldı. Piyer’i bir mutluluk soluğu sarmıştı. Evet, bu gülümseme karşısında kuşkusu kalmamıştı artık. Nataşa’ydı bu! Ve Piyer onu her zamankinden çok seviyordu.

Piyer’in bu şiddetli duyguları yüzüne öyle bir vurdu ki, Nataşa ve Prenses Mariya, Piyer’in kendisine bile güçlükle açıklayabileceği bu aşkı anladılar. Heyecanına sevinç ve acı karışıyor ve Piyer gizlemeye çalıştıkça açığa çıkıyordu. “Şaşkınlıktan böyle oldu!” diye düşündü Piyer. Ama konuşmayı sürdürmek isteyince sözlerini şaşırdı ve birden sustu.

Piyer’in şaşkınlığı Nataşa’yı etkilemedi. Yüzü sadece tatlı bir sevinçle aydınlandı.

–Nataşa bir süre benimle kalmaya geldi, dedi Prenses Mariya. Kont ile Kontes de bugünlerde gelecekler… Nataşa’nın bir doktora görünmesi gerekiyordu; ben de onu aldığım gibi getirdim.

Piyer’in sıkıntısı az sonra geçti ama bu sıkıntıyla birlikte o kusursuz özgürlük duygusunu da yitirmişti. Her sözünün, her davranışının onun için dünyada en değerli varlık olan bir yargıcı vardı artık. Konuşurken, Nataşa’nın üzerinde nasıl bir etki bıraktığını düşünüyor ve kendini onun açısından değerlendiriyordu.

Prenses Mariya, Piyer’in, ağabeyinin ölümü konusunda sorduğu ayrıntıları anlatmaya istemeyerek razı oldu.

–Ya, demek sakinleşti, huzura kavuştu… dedi Piyer. Tek bir amacı vardı onun, bütün gücüyle gerçekleştirmeye çalıştı… O da iyi bir insan olmaktı. Ölümün nesinden korksun… Bir kusur olsa bile bu onun suçu olamazdı ki… Sizi görmek onun için ne büyük mutluluk olmuştur! Diye ekledi Nataşa’ya dönerek.

Nataşa’nın gözleri dolmuştu. İrkildi ve başını önüne eğdi. Konuşup konuşmamak arasında kararsızdı.

–Evet, dedi sonunda, alçak ve boğuk bir sesle. Benim için büyük bir mutluluk oldu…

Heyecanını bastırmaya çalıştı:

–O da istiyordu bunu!…

Ve soluk soluğa, kimsenin sözünü kesmesine fırsat vermeden üç haftalık yolculuk boyunca, Yarolav’da çektiği acıları, kimseye anlatmadığı şeyleri anlattı.

Piyer onu dinliyordu ama aklı ne Prens Andrey’de ne de Nataşa’nın anlattıklarındaydı. Geçmişi anarken Nataşa’nın ne kadar acı çektiğini düşünüyordu sadece. Nataşa konuşurken, dayanılmaz bir dürtünün etkisi altındaydı sanki. En gizli düşüncelerini, en çocukça ayrıntılar katarak aydınlatıyor, bir söylediğine birkaç kez dönüyor ve susmak bilmiyordu.

O sırada, öğretmen Dessals kapıyı araladı ve içeri girmeden, küçük öğrencinin onları rahatsız edip etmeyeceğini sordu.

– İşte böyle! Dedi Nataşa.

Birden yerinden kalktı, kapıya doğru koşarken, başını kapının bir kanadına çarptı ve acıdan inleyerek kendini dışarı attı. Bu, somut bir acı belirtisi miydi, yoksa yüreğinde duyduğu acı mı inletiyordu Nataşa’yı?

Nataşa odadan çıktıktan sonra Piyer yine dünyada bir başına kalmış gibi oldu. Prense Mariya dikkatini içeri giren çocuğun üzerine çevirerek onu dalgınlıktan kurtardı. Küçük Nikolay Bolkonskiy babasına öyle benziyordu ki, Piyer şaşakaldı. Çocuğu öptükten sonra kalktı ve mendili gözlerine bastırarak sırtını döndü. Tam gitmek için izin isteyecekti ki, Prenses Mariya:

– Kalın ne olur? Diye alıkoydu. Nataşa ile biz üçe kadar oturuyoruz. Ben şimdi yemeği hazırlatırım. Siz aşağıya buyurun, biz şimdi ineriz.

Sonra:

–Biliyor musunuz Nataşa ilk kez böyle içini döküyor, diye ekledi.

(Lev Tostoy, Çev. Elâ Gültekin Savaş Barış Gençler için uygulanmış, İstanbul 1986 s.313, 319)

(3096)