Panait Istrati, Akdeniz

0
433

TANITIM:

Romanya’dan başlayan dostluk yolcularının İstanbul’da konaklayıp İsenderiye, Kahire, Beyrut ve Suriye’de geçen serüvenleri anlalılır. Yaşar Nabi Nayır Varlık Yayınları arasında Roman asıllı Fransızca yazan Panait İstrati’nin neredeyse bütün eserlerini çevirip yayınladı.Balkan edebiyatçılarının en tanınmışlarından olan yazarın Doğu Akdeniz insanlarını, denizcilerin yaşamlarını ele aldığı bu eseri bizden de çizgiler ve renkler taşır.

Gün Doğusu ve Gün Batısı bölümlerine ayrılan eserin ara bölüm başlıkları şöyle:

ÖZET:

GÜN DOĞUSU: 1. Musa, 2. Sara ve Barları, 3.Mısır’ın İyi ve Kötü Tarafları, 4. Suriye’de Salomon Klein,

GÜN BATISI: 1.Şam’da Bir Tiyatro Alemi, 2. “Hamlet”in Yazarı Kimdir?, 3.Aynaroz Keşişleri, 4.Tuzlu-Göl’ün Aşkları, 5.Mihail’in Ölümü, 6.Batı’nın Çağrısı.

Başlıklardan da anlaşılacağı gibi gençler serüven, işsizlik, haksızlık dolu bir dönem yaşarlar. Yazarın romanın başındaki açıklaması da özet gibi:

“ Adrien Zografi, yirmi iki yaşındayken, ilk defa 1906 yılı Aralık ayında memleketinden ayrılıyor. İskenderiye’ye gitmek üzere Köstence’de vapura biniyor.

Bu, onun hayatında sayılı bir gündür. Büyük Savaşın başlangıcına kadar genç idealistimiz, Akdeniz’in âşığı olacaktır. Romanya, annesinin üzüntü içinde dindirdiği İbrail, onu ancak kırlangıçların yuva kurmalarına yetecek kadar kısa süreler içinde yeniden görebilecektir.

Bu sayfalarda, Adriyen, Akdeniz’deki masal âlemini kendi ağzından anlatıyor.”

 

METİN:  MlHAİL’İN ÖLÜMÜ

Mihail öldü, ben şimdi ruhunu kaybetmiş bir gölge gibi dolaşıyorum.

Akdeniz! Artık seni sevmiyorum. Üstüste üç yıl o, senden güneşli bir kulübecik dilendi. Bitlerden ve yılanlardan yana pek cömert davranan sen, ondan bunu esirgedin. Yeryüzünde bulunuşu yaradılışın hatalarını mazur gösteren ve düzelten o az bulunur insan, hastalıktan donmuş kemiklerini ısıtmak için senin güneşin altında mütevazi bir köşecik bulamadı.

Tuh!.. Hayat tanrısal bir dolandırıcılıktan başka bir şey değilmiş.

1909 Ağustosunda bir gün İbrail’den ayrıldık. Bir bastona dayanarak iki büklüm yürüyordu. Mavimtrak yüzünden sürekli yağlı bir madde sızıyordu. Hiç durmayan öksürük ve balgam nefesini kesiyordu. Bununla birlikte, sık sık benimle konuşmak istiyor, ama ancak otururken konuşabiliyordu.

Gözlerime, kulaklarıma inanmak istemeyerek, canevimden vurulmuş bir halde onu dinliyordum. Mihail gidiyordu. Mihail ölüyordu. Artık yaşamayı sürdürmem için ne sebep vardı?

Bu acı da bir yalan! Bugün bunu anladım: Dört yıldanberi umuyorum. Oysa, gemi Odesa’ya hareket ederken bana açıkça söylemişti:

– Şunu iyi bil: Eğer deniz kötü olursa, çok acı çekersem, kendimi denize atacağım, benden mektup almazsan, bil ki, nedeni budur. Aksi halde, Odesa’ya varır varmaz sana yazacağım, sonra Kazan’a kadar yoldaki tüm kentlerden mektuplarımı alacaksın.

Bana bunları 1909’da söylemişti. Şimdi 1913’teyjz. Hâlâ Odesa’dan gelecek ilk mektubu bekliyorum. Şu halde en büyük dostun kemikleri Karadenizin dibinde yatıyor!

Hâlâ, günde birkaç kez, sokakta yalnız gezerken, birdenbire dönüp sol yanıma baktığım oluyor: Mihail hep orada bulunurdu. Altı yıl orada hissettim. Küsüşmelerimizin, bir iki aylık ayrılışlarımızın “dostluk tatilleri”nde bile, hayali hep solumda hazır bulunurdu.  O kadar hazır bulunurdu ki, uzun uzun görüşürdük.

Çünkü asla kırgınlıklarımız birbirimize ne derece bağlı olduğumuzu bize unutturamamıştı. Bağlıydık. Burada, sevgi, dostluk kavramları bizim ruh birliğimizi tarif etmekten acizdir. Bu, bize özgü bir yaşama tarzıydı. Yıllarca şuna inanmıştık: kimsenin bize gereksinimi yoktu ve bizim de birbirimize olduğu kadar kimseye gereksinimimiz yoktu.

Etrafımızda insanların seviştiklerini, sonra da sevişmeyiverdiklerini görüyorduk. Bazıları da severken ayrılıyorlardı. Çoğunlukla bir kadının hırçınlığı yüzünden. Ama her iki halde de, bir süre geçince, zamanla birbirlerini sevmiş olan gözleri kayıtsızlık, hatta unutma kaplıyordu.

Ey sevgi gururu, oysa sen sade gururdan ibaret de değilsin! Yaratana bin şükür: Her şeyi ezen, her engeli yengi olan sevgiyi yüreğim tanıyor, MihaiPin yüreği de tanımıştı. Yazık ki bu yengi, ayrıldığımız gün Mihail’in yüzü gibi, ölüm terleri dökerek elde ediliyor!

Kavgalarımızdan sonraki ayrılışlarımızın bize deneyimler edindirdiği sıralarda bu yenginin daha çok farkına varıyordum. Bunlar, bizim birbirimizi en çok sevdiğimiz, yani hiç katışıksız, tam bir anlaşma ile seviştiğimiz zamanlardı. Kırgın yüreklerimiz, o zaman,birbirini arar ve yuvalarına dönen kırlangıçların kolaylığıyla buluşurlardı. Mihail’in ruhunu solumda duyumsardım. O da benimkini sağında duyardı. Ölmez kuvvetler arasında engel olur mu?

Bu sessiz görüşmelerde, ruhlarımız birbirine neler söylerdi? -Hiç… Boş şeyler- Bugün ben otuzuna yaklaşan bir adamım, Akdeniz’de enine boyuna altı yıl yolculuk yaptım, çok okudum, çok gördüm, çok hissettim ve çok iyi anlıyorum ki, Mihail’in bilgisinin beni büyülediği, düşüncelerini çoğunlukla benimsediğim doğru olmakla birlikte, ona karşı sevgimin asıl nedeni, arkadaşımın kişiliğindeki bu özellikler değildi, tıpkı, onun da beni aynı derecede büyük bir sevgiyle sevmesinin nedeninin, bende bulduğu herhangi elle tutulur, tarif edilir, değişmez vasıflar olamayacağı gibi.

Hayır. Biz karşıtlıklarla doluyduk. Başlangıçta karşıtlıklar ondan çok bendeydi. Sonraları, verem ve ölüm korkusu vicdanını kararttığı ve onu, bazen kendisini katolik yapmasına ramak kalan Kahire’deki seksenlik Yahudi ve Katolik milyoner patronunda, bazen Aynaroz keşişlerinde, bazen Tuzlu-Göl oteli sahibinde kurtuluşu aramaya sevkettiği zamanlar, güzel yüzünü kaplayan çirkinliği görmemek ve ruhumda onu kusursuz saklamak için kendimle ne mücadelelerde bulunmam gerekti!

O zamanlar, iyi yürekli Kir Nikola’nın o iğrenç börekçi dükkanında, Jack’ı aslından koruyan bitli uşağı anımsıyordum. Bir lokma ekmek için en zahmetli işlere katlanan bu genç soylu kişinin geçici serseriliğini düşünüyordum. Yaşamın kendisine sunduğu çirkinliklere karşın, güzel ve iyiyi bir din gibi yaymak isteyişini de terazinin gözüne atıyordum. Bu din, kendi imanımı doğruluyordu, delikanlılık çağının annemden başlayarak en bayağı ayyaş kadına kadar, tüm mahallenin bana deli demekte ağız birliği ettiği bir anında, beni umutsuzluktan kurtardı.

O zaman ruhlarımızı birbirine lehimledik.

Hepsi bundan ibaret. Ruhlarımızın birbirine söylenecek çok şeyleri yoktu. Edebiyat dünyasında uyumun, mutlak sessizlikten doğduğunu sanıyordum. Söz, Tanrının, yeryüzünün tek kibirli hayvanına yüklediği bir çile olmalıdır.

Mihail’le benim aramızda dostluğu besleyen dinamo, konuşma değildi, hatta bizim maddi varlığımız da değildi, yalnızca birbirimizin bilincinde var oluşumuzdaydı, belki de bakışlarımızın ilk kez karşılaştığı an, aramızda kesin bir uyum oluşmuştu.

O zamandan beri, sözler bizi çoğunlukla kırdı ve birbirimizden ayırdı, sessizlik ise asla. Çünkü bizim her zamanki konuşmalarımız, bütün ölümlülerinkinden başka türlü olmuyordu, yani bu konuşmalara aynı iyi niyeti ve yine aynı gurur duygusunu katıyorduk. Biz birer aziz değildik. Dostluğumuz için, koca bir mihenk taşı rolünü görmüş olan parayı, birlikte kazanıp harcanan parayı da unutmamalı. O, birçok kez ruhumuzu zehirledi. Birbirimizi haksız olarak bencillikle suçladık. Ağzımızdan oldukça ağır sözler kaçtı.

Ama anlaşmazlığımızın nedeni ne olursa olsun, vicdanlarımızın ruh birliğini silemedi. Bu ruh birliği, tam altı yıl etrafımızda gördüğümüz, dostluk bağları arasında, eşsiz bir örnek oluşturuyordu.

(Panait Istrati, çev.Yaşar Nabi, Akdeniz, 6.bs. 1988)

(5631)