Mehmet Selimoviç, Derviş ve Ölüm

0
470

TANITIM:

Bosnalı yazarın bu insanın iç dünyasını, kendisi ve çevresindekilerle hesaplaşmasını anlattığı eseri çözümleme ve psikoloji yönünden başarılıdır. Durağan olan kitapta konuşmalar da az. Yugoslavya’da dört yılda 9 baskısı yapılan roman 15 Avrupa diline de çevrilir.

ÖZET:

Ayetlerin, hadislerin epigrag:bölüm sunuşu seçilen 16 bölümlük romanın kahramanı Mevlevi tekkesi şeyhi Ahmet Efendi’dir. Kardeşi Harun, yakın adamlarından Şeyh Yusuf’un  ihbarı  üzerine tutuklanır bir süre sonar da idam edilir. Şeyhin dünyası kararır. Yusuf’un af isteğini geri çevirince genç adam iple intihara kalkışır, Hasan kurtarır.  Kardeşinin cenazesinde cemaate etkili bir konuşma yapar, tepkisini, yapılan haksızlığı dile getirir.

Jandarmaların sorgusunu dayanır. Yardımcısı Hasan ile bir iki dostu onu ziyaret eder. Acılarını unutmaya çalışır ve köşesine çekilir. Hasan’ın gayretleriyle topluma yararlı olmaya karar verir. Hasan ticaret için deniz kıyılarına gider.  Zenginlik ve hür yaşamakla beraber bu genç ve becerikli adam yurdunu, tarihini de sever. Mevlevi şeyhinin böyle bir hedefi yoktur. Gençliğinde bir kadını sever o başkasıyla evlenince kimseyle evlenmez. Hasan onun bir çok işini görür.

Hasan’ın kızkardeşi Kadı ile evlidir. Kadı ölür. Ahmet Efendi. Kadına ilgi duyar, karşılık görmez. Kadılık görevi Ahmet Efendi’ye verilir. Din ile yöneticiler arasında kalır. Sıkıntılıdır.

19. yüzyılda geçen romanın son bölümlerinde Hasan düzenle tutuklanıp götürülür. Ahmet Efendi, kaymakamdan durumu düzeltmesini rica eder. Başaramaz. Hasan’ı kurtarmak için direnen müslümanları düşman korulukta çembere alır. Müslümanlar elbiselerini yakarlar, beyaz iç çamaşırlarıyla kalırlar. Düşman çekinir. Sabah korkunç, kara bir çarpışma başlar. Ahmet Efendi esir olur.Üç ay sonra  ilkbaharda kurtulup köyüne döner, ölümü düşünür.

METİN:

Hem ona, hem kendime karşı insafsızca davran­dım. Ama başka çarem yoktu. Öğrenmek istiyordum. Başka türlü insanlarla, başka bir hayat süren Hasan’a, her şey kolaylıkla açıklanıyordu. Kimse bir şey söy­lemiyordu bana. Gerçeğe ulaşabilmek için hem kendi­min, hem Yusuf’’un yüreğini ters yüz etmek zorunda kaldım. Uzun bir yoldu bu. Olanları, azar azar, kısım kısım öğreniyordum. İlk alelade insanın bir sokağın dönemecinde, bir anlık bîr karşılaşma sırasında bir­birlerine fısıldadıkları bir şeyi öğrenebilmek için be­nim çok vakte ihtiyacım oluyordu. Bunun nedenlerini öğrenince, insanlardan ne kadar uzak, ne kadar yalnız olduğumu anladım. Beni iyice etkilediği halde, bu dü­şünceyi kafamdan atmayı başardım. Her şey bittik­ten sonra bu düşünce üzerinde durabileceğim.

Yağmurlar dinmiş, sürekli sıcak, güneşli havalar başlamıştı. Sokağa çıkıp, dere kenarında uzun yürü-yüşler yapıyor, gür otların altındaki toprağın buhar­laşmasını seyrediyor, gökyüzünün berraklığında da­lıp gidiyordum. Düzlüğün de, memleketimin de gök­yüzü tıpkı böyleydi..Ama oralara gitmek içimden gel­miyordu. Karanlıktaki o taşkın suların tehdit edici uğultusu, korkusu kalmamıştı. Güçsüz değildim artık. Sağ olmanın bile. bir tehdit olabileceğini bilerek- kötü niyetle: «İşte buradayım!» diye, birine s esleniyor muş gibiydim. Hareket etmek, belirli, yararlı bir şey yap­mak gereğini duyuyordum.

Hedefim vardı artık.

Sessiz, sakin, sabırla insanların arasına karışı­yor, sitem, istihza, malumat dahil, bana sundukları her şeyi minnetle kabul ediyordum.

Gece bekçisiyle, Kara Zaim’le, nöbetçilerle, sof­talarla, dervişlerle, gadra uğrayanlarla. memnun olma­yanlarla, şüpheli bazı kimselerle; birey olarak az, ama toplu halde çok şey bilen birtakım insanlarla konuşu­yor, üzerime yağdırılan sitemler karşısında bile, ba­dece dünya ile kesilen ilişkilerini yeniden kurmak, Tanrı’ya karşı duyduğu sevgiyle huzura kavuşmak isteyen, tatlı bir insan yüzü gösteriyordum. Bunların ço­ğu, kaba bir davranış içinde beni kuşkuyla, umursa­mazlıkla karşılıyorlardı. Ben yine de dengemi bozmu­yor, üzerime yağdırılan sitemler karşısında bile, ba­şımı öne eğerek, ses tonlarından, küfürlerinden, söz­de ya da gerçek acımalarından, hattâ beni kötülükten daha çok şaşırtan asil davranışlarından, gerçeğin bir zerresini yakalamaya çalışıyor ve her şeyi hatırlıyor­dum.

Bu zahmetli, güç yolu aşıp, benim için gereği olma­yan şeyleri de öğrendikten sonra, saflığım utancından öldü.

Böylece   son, okulu da bitirip, işin ucuna  geldim. Benim için artık olacak yeni bir şey kalmamıştı. Yenilgiye uğramıştım. Uysal bir dervişin güzel hikâyesi   kaldı insanlar arasında. Bu derviş, insanları çevresine toplar,  hayat üzerine sükûnetle konuşur, onlara sevmeyi, affetmeyi öğütler, Tanrı’ya bağlılık ve dinî bütünlükleri  sayesinde, bu dünyadan daha güzel olan öteki dünyada huzura kavuşacaklarından söz ederdi,

Sinan tekkesinin şeyhi Abdullah Efendi’den dönerken, Molla Yusuf’u dere kenarındaki bahçede gördüm. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde irkildi, tedirgin, hasta bir insanın ateşli gözleriyle bana baktı.

Nereye gittiğimi ve ne aradığımı biliyordu.

Selâmlaşmadık. Kendi odama çıktım. Pencere ke­narında durup, dalgın bir şekilde güneşle parıldayan günü seyrettim. Mantıksız olduğunu bildiğim halde, yapabildiğim tek şey bu oldu..

Kapı açıldığında, içeriye kimin girdiğini biliyor­dum. Hiç ses çıkarmadım. O da bîr şey söylemedi. Kapı yanında derin nefes alışını duyuyor gibiydim.

Bu can sıkıcı bekleyiş, uzun bir süre devam etti. Kara düşüncem gibi, arkamda bekleyip durdu. Böyle çağrılmadan geleceğini biliyordum. Çoktandır bu anı bekliyordum. Oysa şimdi, gitmesini istiyordum. Ama o, gitmiyordu.

Sakin ve anlaşılır bir sesle ilk konuşan o oldu.

– Nereye  gittiğinizi ve  ne aradığınızı biliyorum, dedi.

– Öyleyse ne istiyorsun?  diye sordum.
– Aramanız boşuna değildi. Beni ya mahkûm edin ya da yapabilirseniz, buradan uzaklaştırın.

– Molla Yusuf, beni yalnız bırak.

– Benden nefret ediyor musunuz?

– Lütfen git.

 

–    Benden nefret ettiğinizi bilsem, buna, daha ko­lay dayanırdım.

–    Biliyorum.  Kendinin de  nefret etmeye  hakkın
olduğunu hissederdin.

 

– Susmakla  beni  cezalandırmayın.   Yüzüme   tü­kürün ya da bağışlayın!

– Hiçbirini yapamam.

– Bana neden dostluktan söz ettiniz? Daha o za man her şeyi biliyordunuz.

– Yaptıklarını tesadüfen ya da  korkunun etkisi altında yaptığını sanıyordum.

– Beni bu şekilde göndermeyin!

Küçülerek yalvarmıyor, istiyordu. Teessüre ka­pılmış bir insanın cesaretine benziyordu bu tutumu. Soğuk davranışım karşısında cesaretini yitirerek sus­tu. Kapıya doğru birkaç adım ilerledikten sonra tek­rar durup bana döndü. Bu anda kararlı ve âdeta şen bir görünüşü vardı

– Dostluktan  söz  etmekle, bana ne kadar eziyet ettiğinizi bilmenizi isterdim, dedi. Bunun gerçek ola­mayacağını biliyordum. Oysa, olmasını çok isterdim.Bir mucize olsun istiyordum. Ne yazık ki, mucize diye bir şey yoktur. Hafifledim şimdi.

– Git Yusuf.

–    Elinizi öpebilir miyim?

–    Rica ederim git. Yalnız kalmak istiyorum.

– Peki. Gidiyorum.

Pencerenin yanına gidip ,nereye baktığımın far­kında olmadan, batmakta olan güneşe bakmaya baş­ladım. Molla Yusuf’un odadan ne zaman çıktığını, kapı­nın ne zaman kapandığını duymadım. Ne hoşgörü, ne istihza duymadan fareyi kapandan salıvermiştim.

Bakışlarım kentin üstündeki bayırlarda ve akşam güneşinin parıldadığı evlerin pencerelerinde dolaşıyor­du.

İşte böyle. Sonunda ne oldu? Hiçbir şey. Akşam karanlığı, gece, günün ilk ışınları, gün; sonra yine ak­şam karanlığı, gece… Hiçbir şey.

Düşüncemin fazla akıllı  olmadığını   bildiğim halde, hiçbir şey umurumda değildi. Hattâ kendime, ya­bancı birine bakıyormuş gibi, alaylı bir şekilde bakıyor dum. Kovuşturma devam etse, daha iyi olur, bir he­derim olurdu.

Ben böyle düşünürken, hafız Muhammet telâş, he­yecan ve korku İçinde odaya girdi. Tedirgin olduğu an­lardaki gibi, bu an da öksürmeye başlarsa, yüzünde­ki korku ifadesinin sırrını kendim çözmek zorunda ka­lacağım, diye düşündüm. Şükürler olsun ki kendini tuttu ve öksürmeyi daha sonraya erteleyerek; Molla Yusuf’un, odasında kendini astığını fakat tesadüfen ye­tişen Mustafa’nın, ipi keserek onu kurtardığını söyledi.

Hafız Muhammet’le birlikte aşağıya indik.

Molla Yusuf, yüzü mor-kırmızı, gözleri kapalı bir halde, yatağın üzerinde ölü gibi yatıyordu.

Yanında çömelmiş olan Mustafa, kenetlenmiş çe­nelerini kaşık ve sol elinin kalın parmaklarıyla açarak Molla Yusuf’a su içirmeye çalışıyor, bir yandan da başıyla bize dışarı çıkmamızı işaret ediyordu. Onun İşaretine uyarak odadan çıkıp, bahçeye indik.

— Talihsiz delikanlı,   -diye hafız Muhammet, içi­ni çekti.

— Ölmemiş… -dedim.

– Tanrı’ya şükür, Tanrı’ya şükür. Ama bunu ne­den yapıtı? Aşk yüzünden mi dersiniz?

— Hayır.

— Sizin odanızdan çıkmıştı. Onunla ne konuştunuz?

— Kardeşim Harun’la arkadaştı. Harun’u o ihbar etmiş Kendisi itiraf etti.

– Kardeşinizi neden ihbar etsin ama?

— Kadı’nın hafiyesiydi de ondan.

— Ne korkunç şey Tanrım!

—  Dürüstlüğünü tecrübe sizlikle besleyen bu iyi yü­rekli ihtiyarın, tecrübesini bu pis şeylerle artırmayıp da, suratına bir tokat atsan, buna daha kolay taham­mül ederdi.

Hafiz Muhammet, bitkin bir halde sıranın üzerine çöktü ve sessizce ağladı.

Bütün yapabildiklerimizden en iyi, en akıllıca olanı buydu belki.”

Mehmed Selimoviç (1910- ) Roman, hikâye yazarı.

Memleketi Tuzla’da ilk ve orta öğrenimini tamalayınca Belgrat’ta Dil ve Edebiyat Bölümü’nü bitirip Partizanlarla kurtuluş savaşına katıldı. 1945’te Kültür Konseyi üyesi ve  yöneticisi oldu. Felsefe  doçenti, halk tiyatrosu ve yayınevi yöneticiliği yaptı.

Hikaye: İlk Birlik, Yabancı Ülke. Roman: Derviş ve Ölüm.

(7610)