Gustav Flaubert, Madam Bovary

0
222

Rouault Baba’nın, bacağının iyi edilmesine karşılık olarak hindi gönderdiği günlerdeydiler. Armağan hep bir mektupla birlikte gelirdi.

Emma mektubu sepete bağlayan ipi kesti, şunları okudu:

“Sevgili yavrularım,

“Umarım ki mektubum sizleri tam sağlıklı bulacaktır; hindi de bundan öncekileri aratmayacaktır, çünkü sanırım bu biraz daha yumuşak, daha da besili. Gelecek sefer, değişiklik olsun diye, ho­roz yollayacağım; gene hindi isterseniz, o başka. Sepeti, bundan önceki iki sepetle birlikte, bana geri gönderin lütfen.

“Benim arabalığın başına bir felaket geldi: Bir gece fırtınada damı ağaçların üzerine uçtu. Bu yıl elde ettiğimiz ürün de pek öy­le ahım şahım değil. Kısacası, sizleri görmeye ne zaman gelece­ğim, bilemiyorum. Yalnız kaldım kalalı evden ayrılmak benim için öyle zor ki, Emma’çığım!”

Burada satırlar arasında bir boşluk vardı. İhtiyarcık bir süre düşlere dalmak üzere kalemi elinden bırakmıştı sanki.

“Bana gelince, iyiyim. Yalnız, biraz nezleyim. Geçen gün Yve-tot panayırında üşüttüm. Çoban bulmaya gitmiştim oraya, çünkü eski çobanı kovdum; pek boğazına düşkündü. Bu haydutlardan dolayı ne acınacak haldeyiz! Ayrıca, namussuzun biriydi!

Gezici bir satıcı bu kış sizin oralarda dolaşmış, bir dişini çektir­miş. Ondan Öğrendiğime göre, Bovary gene sıkı çalışıyormuş. Hiç şaşmam. Adam bana dişini de gösterdi. Karşılıklı birer kahve İçtik. Seni gördü mü acaba, diye sordum. Görmemiş. Yalnız, ahırda iki at görmüş. Bundan anladım ki işler yolunda gidiyor. Çok iyi, yav­rularım. Tanrı size düşünülebilir en büyük mutluluğu versin.

Sevgili torunum Berthe Bovary’yi göremedim daha; buna çok üzülüyorum. Bahçeye, senin odanın altına onun için bardacık erik ağacı diktim, kimseyi dokundurtmuyorum; ancak, daha son­ra torunuma komposto yapmak için el süreceğiz bu ağaca. Kom­postoyu dolapta saklayacağım, torunumun geleceği güne dek.

Esen kalın, sevgili yavrularım. Seni bol bol sarılıp öperim, kı­zım. Sizi de, damadım, torunum, yanaklarınızdan öperim. Derin sevgilerimle, Babacığınız

Theodore Rouault”

Mektupta yazılış yanlışları birbirine dolanıyordu.

Emma, elinde o kaba kâğıt, birkaç dakika öyle kaldı. Kafasında

dikenli bir çitin içine yarı gizlenmiş bir tavuk gibi, guruldayıp du­ran bir düşünceye dalmıştı. Yazı ocaktaki küllerle kurutulmuştu; Emma’nın elbisesinin üzerine kül rengi tozlar döküldü. Babası­nın maşayı almak için ocağın üzerine doğru eğilişini görür gibi ol­du. Ne kadar zaman olmuştu, babasının yanında, iskemlede, bir değneğin ucunu ocakta çıtırdayarak yanan deniz kamışlarının alevinden yakmayalı!

Güneşli yaz akşamlarını hatırladı. Birileri geçerken, taylar kis-nerler, dörtnala bir kolu koparırlardı… Pencerenin altında bir ko­van vardı. Kimi vakit anlar, ışıkta fırdolayı dönerlerken vurup sıç­rayan birer altın mermi gibi, camlara çarparlardı. Ne mutlu gün­lerdi o günler! Ne büyük özgürlük, ne büyük umutlar, ne düş bol­luğu! Şimdi bunların hiçbiri kalmamıştı! Hepsini ruhunun türlü serüvenlerinde, ardı ardına doğan çeşitli koşullar altında, genç kızlıkta, evlilikte, aşkta tüketmişti. Böylece hepsini, yol üzerinde­ki hanlardan her birinde servetinden bir şeyler harcayan bir yol­cu gibi, yaşantısı boyunca birer birer yitirmişti.

Peki ama, onu böylesine mutsuz kılan kimdi? Onu altüst eden olağanüstü felaket nereden geliyordu? Başını kaldırdı; kendisine acı çektiren şeyin nedenini arar gibi, çevresini bakındı.

Bir nisan güneşi ışını, raftaki çiniler üzerinde oynaşıyordu. Ocak yanıyordu. Terliklerinin altında halı yumuşacık geliyordu. Gün parlak, hava ılıktı. Kızının kahkahalarla güldüğünü işitti.

Kızcağız, o sırada, biçilip taranan çimlerin ortasında yuvarla­nıp duruyordu. Bir çim yığınının tepesine yüzükoyun yatmıştı. Dadısı onu eteğinden tutuyordu. Lestiboudois, yanında, çimleri tarıyordu. Adam yaklaşınca, çocuk ellerini sallayarak öne doğru eğiliyordu.

Annesi: “Getirin onu bana!” diyerek koştu, sarıldı. “Nasıl sevi­yorum seni, yavrucuğum! Nasıl seviyorum!”

Sonra baktı ki kızın kulakları biraz kirlenmiş, aldı eve götürdü, çıngırağı çaldı, sıcak su getirtti, kızı temizledi, çamaşırını çorap­larını, ayakkabılarını değiştirdi; sanki yolculuktan gelmiş gibi, sağlığı konusunda bin bir soru sordu. En sonunda, gözleri yaşara­rak, bir daha öptü, yeniden hizmetçi kızın ellerine bıraktı. Hiz­metçi bu aşırı sevgi karşısında şaşırakalmıştı.

Rodolphe, o akşam Emma’yı her zamankinden daha ağırbaşlı buldu. Kendi kendine: “Geçer… Bir heves” diye yorumladı.

Ardı ardına üç buluşmaya gelmedi. Gelince de, Emma soğuk davrandı; Hor görür gibiydi.

Rodolphe, içinden: “Ah! Vaktini boşuna harcıyorsun, yavrucu­ğum!” diyordu.

Onun baygın baygın iç çekişlerini, elindeki mendili görme-mezlikten geliyordu.

Emma işte o zaman pişman oldu!

Kendi kendine, “Charles’den niçin tiksindiğini” bile sordu. Onu sevebilse daha iyi olmaz mıydı? Ne var ki Charles duygunun bu dönüşlerine pek olanak sağlamıyordu. Öyle ki, Emma, özveri isteği İçinde, ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.

Derken, eczacı bu konuda bir fırsat yaratıp onun imdadına yetişti.

(G.Flaubert, Madame Bovary, Çev.Şima Rondinelli, s.193-196)

(2820)