Dostoyeski, Suç ve Ceza

0
311

METİN: SUÇ VE CEZA

Yaralı birdenbire müthiş bir heyecan ve dehşet için­de, gözleriyle kızının durmakta olduğu kapıyı göstererek kısık bir sesle ve nefes nefese:

– Kim bu?. Kim bu? diye sordu ve doğrulmaya çalıştı.

Katerina İvanovna:

– Yat!.. Yat…   diye bağıracak oldu. Ama yaralı ola­ğanüstü bir  çaba  ile elleri  üzerinde doğruldu. Âdeta onu tanımıyormuş gibi tuhaf ve dik bakışlarla, bir süre kızma baktı. Kızını asla bu kılıkta görmemişti. Derken birdenbire onu tanıdı.  Genç kız,  alçalmış,   perişan, süslü  püslü  ve utangaç, ölmekte olan babasıyla vedalaşmak için boynu bü­kük, sırasını  bekliyordu.   Marmelâdov’un  yüzünde, sonsuz bir acı anlatımı belirdi.

– Sonya! Kızım!  Beni  affet!., diye  bağırdı, ona elini uzatmak istedi. Ama, dayanağını kaybettiği için düştü, di­vandan aşağı, yüzükoyun yere yuvarlandı. Kaldırmaya koş­tular. Yatırdılar. Ama artık ölmek üzereydi. Sonya hafif bir çığlık kopardı. Babasının yanına koşup,  kucakladı, öylece kalakaldı.  Marmelâdov, kızının  kolları arasında  can verdi.

Kocasının ölüsünü gören Katerina İvanovna:

– Lâyığını buldu! diye bağırdı. Ama şimdi ben ne ya­pacağım!.. Cenazesini neyle kaldıracağım? Yarın şu çocukların karnını neyle, neyle doyuracağım?

Raskolnikov, Katerina İvanovna’nın yanına sokuldu:

– Katerina İvanovna, diye söze başladı. Geçen hafta, kocanız bana, bütün hayatını ve durumunu anlatmıştı. Emin olunuz ki sizden, aşırı bir saygıyla söz ettiydi. Hepinize ne kadar bağlı olduğunu, hele size, Katerina İvanovna, ne kadar saygı ve sevgi beslediğini öğrendiğim o geceden beri, onunla dost olmuştuk. Şimdi… bir hizmette bulunmama… dostuma olan borcumu ödememe izin vermenizi rica edeceğim. Burada… galiba yirmi ruble olacak… Bunun size bir yardımı olabilirse… ben… bir kelimeyle, ben yine uğrarım. Hem mutlaka uğrarım. Hatta belki de yarın gelirim… Allaha ısmarladık.

Raskolnikov, hızla odadan çıktı. Kalabalığı yararak acele merdivenlere yürüdü. Kalabalığın arasında, kazayı öğre­nen ve direktif vermek için gelen Nikodim Fomiç’le bu­run buruna geldi. Polis karakolundaki olaydan beri, birbirlerini görmemişlerdi. Ama Nikodim Fomiç onu hemen tanıdı.

– Ooo, siz misiniz? diye sordu.

Raskolnikov:

– Öldü, cevabını verdi. Doktor geldi. Papaz geldi. Her şey yolunda. Yalnız şu zavallı kadını fazla rahatsız etme­yiniz. Zaten veremdir. Elinizden gelirse ona biraz cesaret veriniz.

Sonra, polis  komiserinin tâ gözlerinin   içine  bakarak alaycı bir eda ile:

– Biliyorum, siz zaten iyi bir adamsınız! diye ekledi.

Fener ışığında,  Raskolnikov’un  yeleğinde taze biri kan lekesi gören Nikodim Fomiç:

– Nasıl  da kana bulaşmışsınız!., dedi.

Raskolnikov, biraz tuhaf bir eda ile:

– Evet, kana bulanmışım… Her yanım kan içinde dedi. Sonra gülümseyerek, başıyla bir  selâm verdi ve  merdivenlerden aşağı yürüdü.

Farkında bile olmadığı bir humma nöbeti içinde, sa­dece birdenbire bütün varlığını kaplayan dolu ve güçlü bir hayatın yeni ve sonsuz bir duygusuyla dolu olarak, acele etmeden, yavaşça merdivenlerden iniyordu. Bu duygu, bir­denbire, umulmadık bir anda, affedildiği bildirilen bir idam mahkûmunun duyacağı heyecanla ölçülebilirdi…

Merdivenin ortasında, evine dönmekte olan papaz, ar­kasından yetişti. Raskolnikov, sessizce ona yol verdi. Ses­sizce selâmlaştılar. Tam son basamakları inerken, birden­bire, arkasında acele birtakım ayak sesleri duydu. Birisi arkasından koşuyordu. Gelen Polya idi. Kız hem arkasın­dan koşuyor hem de: “Biraz bakar mısınız! Biraz bakar mısınız!” diye sesleniyordu.

Raskolnikov, Polya’ya döndü. Kız, son basamakları ko­şarak indikten sonra, delikanlının tam karşısında bir ba­samak yukarısında durdu. Avludan buraya solgun bir ışık sızmaktaydı. Raskoinikov, Polya’nın kendisine gülümseyen ve çocuksu, gözlerle bakan zayıf ama sevimli yüzünü tanıdı. Kız, görünüşe göre, pek hoşuna giden bir görevle koşup gelmişti. Nefes nefese, acele acele sordu:

– Bana  bakın,  sizin adınız  ne? Sonra…  siz nerede oturuyorsunuz?

Delikanlı ellerini kızın omuzlarına koydu, mutlu bir ba­kışla ona baktı. Nedenini kendisi de bilmeden, kıza bak­maktan büyük bir zevk duyuyordu.

– Sizi kim gönderdi bakayım? diye sordu.

Polya, neşeyle gülümseyerek:

– Beni Sonya ablam gönderdi, diye cevap verdi.

– Sizi Sonya’nın gönderdiğini ben zaten biliyordum.

– Ama annem de gönderdi. Sonya ablam gönderir­ken annem de yanımıza gelerek, “Aman Polya’cığım, ça­buk ol.” dedi.

– Sonya  ablanızı  seviyor  musunuz?

Polya, dikkati çeken bir kesinlikle:

– Ben onu herkesten  çok severim,  dedi. Gülümse­mesi, birdenbire daha ciddî bir hal aldı.

– Beni de sevecek misiniz?

Cevap yerine, kızın yaklaşan yüzünü, kendisini öpmek için masumca uzanan şişkin dudaklarını fark etti. Birden­bire, kibrit çöpü gibi incecik iki kol, onu sımsıkı kucakladı. Polya’nın başı omzuna yaslandı. Kızcağız, yüzünü gittik­çe daha çok delikanlının göğsüne bastırarak, yavaşça ağ­lamaya başladı. Bir dakika sonra da göz yaşlarından ıs­lanmış yüzünü kaldırdı, eliyle yaşlarını silerek:

– Babama acıyorum, dedi. Sonra, çocukların, “büyü­kler” gibi   konuşmak hevesine kapıldıkları zaman takındık­ları o ciddî eda ile, birdenbire ekledi: Ne de olsa şimdi mutsuzluğa uğradık!

– Babanız da sizi sever miydi?

Bu sefer kızcağız büyük bir ciddiyetle, tamamıyla büyüklerin konuştukları bir eda ile sözlerini sürdürdü:

– Hepimizden çok Lidoçka’yı  severdi, Lidoçka hepi­mizden küçük olduğu  için, sonra da  hastalıklı olduğu için  onu severdi. Ona hep oyuncaklar getirirdi. Bize de okuma öğretirdi. Bana da ayrıca – Polya bunu böbürlene böbürlene söylemişti- gramer ve din dersleri gösterirdi. Annem bir şey söylemezdi. Ama biz onun bundan hoşlandığını bilirdik… Babam da bilirdi. Annem bana Fransızca öğretmek istiyor. Çünkü artık ben öğrenme çağına geldim.

– Siz dua etmesini bilir misiniz?

– A, elbet bilirim!.. Hem çoktan beri… Ben art yük olduğum için, kendi kendime dua ederim. Koyla ile Lidoçka,  annemle  birlikte  yüksek   sesle   dua  ederler. İlkin ”Meryem  Ana”  duasını  okurlar;  sonra:   “Allahım  _ ablamız Sonya’yı bağışla ve kutsa!” duasını okurlar… Daha sonra: “Yarabbi! Bizim öteki babamızı da bağışla ve kutsa!” diye yalvarırlar. Çünkü bizim ilk babamız ölmüştür. Bu bizim başka babamızdır. Ama biz bunun için de dua ederiz.

– Poleçka, benim adım Rodiyon’dur. Ara sıra benim için de dua ediniz!.. Sadece “Rodiyon kulunuzu da” deyin, yetişir!..

Polya, ateşli ateşli:

– Bundan sonra bütün ömrümce size dua edeceğim! dedi ve yine, birdenbire gülümseyerek delikanlının boy­nuna atıldı, onu tekrar sımsıkı kucakladı.

Raskolnikov adını, adresini söyledi ve hemen ertesi gün ne olursa olsun geleceğine söz verdi. Kızcağız büyük bir sevinç içinde ondan ayrıldı. Delikanlı sokağa çıktığı zaman saat onu geçiyordu. Beş dakika sonra köprünün üs­tünde, tam o kadının bir süre önce kendini suya attığı yer­de durmaktaydı.

Kararlı ve muzaffer bir eda ile: “Artık yeter!” diye söylendi ve sanki kara bir güce sesleniyor, ona meydan okuyormuş gibi, böbürlene böbürlene ekledi: “Ey seraplar, ey anlamsız, korkular, ey hayaller hepiniz geri!.. Hayat de­nilen şey var. Sanki şimdi ben yaşamıyor muyum? Hayatım, henüz o ihtiyar kocakarıyla birlikte sönmedi. Allah sana rah­met etsin, ama, sen de başkalarını rahat bırak!.. Artık akıl­landım, ışığa çıktım, irademi, gücümü kazandım. Şimdi gö­rürüz! Boy da ölçüşürüz! Oysa ben bir arşınlık bir alan üze­rinde bile yaşamaya razı olmuştum.”

“…Şu anda, henüz çok halsizim ama… Bana öyle geliyor ki, bütün hastalığım geçti. Az önce evden sokağa çı­karken, hastalığımın geçeceğini biliyordum. İyi aklıma gel­di! Poçinkov apartımanı, buradan iki adımlık yerde… Hoş da­ha uzakta olsa, yine Razumihin’e ne olursa olsun uğramalıyım… Varsın bahsi o kazansın!.. Varsın biraz da o alay etsin, ne çıkar!.. Güç gerek, güç!.. Güçsüz hiçbir şey elde edilmez. Oysa gücü güçle elde etmek gerek… İşte onlar bunu anlamıyorlar…” Raskolnikov bu sözleri, gururla, ken­dine inandırmış bir eda ile söyledi ve bacaklarını zorla sürüyerek köprüden yürüdü. Gururu, kendine inancı, daki­kadan dakikaya artıyordu. Daha aradan bir dakika geçer geçmez, bir dakika öncekinden bambaşka bir adam olmuş­tu. Onu böyle altüst edecek ne gibi bir fevkalâdelik olup bitmişti? Bunu kendisi de bilmiyordu. Saman çöpüne sa­rılan biri gibi o da, birdenbire: “Yaşamanın mümkün oldu­ğu, hayatın daha bitmediği, hayatının kocakarıyla birlikte ölmediği” düşüncesine sarılmıştı. Belki de yargıda bulun­makta çok acele etmişti. Ama, o bunu düşünmüyordu.

( Çev.Hasan Ali EDİZ,10.bs.  İstanbul 1977, s.289-294)

(3138)