Daniel Dafoe, Robinson Crusoe

0
434

İki karakterin özellikleri:

Robinson Crusoe, insansız bir adaya bırakılmasına rağmen, mahareti ve kendisine olan güveni sayesinde hayatını devam ettiren bir denizcidir.

Friday (Cuma), Crusoe’nun  eğitikten sonra, kendisine bağlanan  ve arkadaşı olan bir  yerlidir.

 

ÖZET:

Gerçi babası, kendisinin bir avukat olmasını istiyorsa da, genç Robinson Crosoe, denizci olmağa azimli. Böylece, on dokuz yaşındaki bu genç, l Eylül 1651’de, Hull adındaki liman kasabasından, Londra’ya hareket edecek bir gemiye binmeğe karar verir. Limandan ayrılır ayrılmaz, şiddetli bir fırtına kopar ve genç Crosoe, eğer sağ salim bir limana varırlarsa, ana-babasına dâima itaat edeceğine ve bir daha denize çıkmayacağına söz verir. Fakat deniz sakinleştiği zaman, bu sözünü unutur. Denizcilerin cesaretlerinin ve kendisine gösterdikleri yakınlığın tesiri altında kalan Crusoe, gemici olur ve macera peşinde koşmaya karar verir.

Crusoe Afrika’dan hareket eden  bir yük gemisinde çalışırken, korsanların hücumuna uğrar ve bir köle gibi satılır. Ölümü göze alarak, küçük bir kayıkla kaçar ve Brezilya’ya giden bir Portekiz şilebi tarafından kurtarılır. Orada, şeker kamışı ziraatı yapmağa başlar ve oldukça başarılı da olur. Fakat çiftliğindeki işler için kölelere ihtiyacı olduğunu anlar.   Bir İngiliz şeker kamışı ekicisi, kendisini beraberce Afrika’ya gidip köle getirmeye ikna eder: Bindikleri gemi, Güney Afrika’nın kuzeydoğu köşesindeki bilinmeyen bir ada açığında batar. Crusoe’den başka herkes ölür.

Dalgalar, Crusoe’yu, bu adaya sürükler; yanında, bıçağından, piposundan ve bir miktar tütününden başka hiç bir şey yoktur.Tam batmayan ve kayalar arasında parçalanan gemiye yüzerek gider ve işine yarayacak çok sayıda eşyanın kullanılır bir durumda olduklarını görür. Adasına dönen Crusoe, kaba bir sal yapar ve on beş gün, kayalar arasındaki parçalanmış gemi ile sahil arasında gidip gelerek silâh, barut, bir kaç testere, bir balta ve bir çekiç getirir. Yine gemideki 36 ingiliz lirasını da bütün altınların kendisine bu ıssız adada hiç bir faydası dokunmayacağını bilmesine rağmen alır. Crusoe, hayatını bağışladığı için Allaha şükreder ve bu adada yaşayabileceğine inanır. Başından geçenleri ve düşüncelerini de günü gününe yazmağa başlar.

Bu dehşet verici olayın etkisinden kurtulduktan sonra, Crusoe, içinde yaşayacağı bir kulübe kurmaya başlar. Yiyecek ve giyecek için de adadaki yaban keçilerini vurur, etlerini yer, derilerini dabaklar. Gemiden getirdiği arpa ve mısırın yarısını eker, fakat yanlış bir mevsimde ektiği için, boşa gittiklerini üzülerek görür. Yağmur sularını muhafaza etmek için küp yapmanın  güç olduğunu anlar ve kulübesinin çevresine diktiği ağaçlar da bir türlü tutmaz. En fazla canını sıkan şey, kendisini diğer adalara götürecek bir kayık yapamamış olmasıdır. Büyük bir sedir ağacının gövdesi üzerinde beş ay çalışır ve  denize hazır bir tekne ortaya çıkınca bunu  sahile taşıyamayacağını anlar. Çünkü çok ağırdır.

Crusoe, buğday ekmeyi, keçileri evcilleştirmeyi başarır. Kendisine arkadaşlık etmesi için bir papağana bile sözcükler öğretir. Adada hiç bir insan görmemesine rağmen, kulübesini sağlamlaştırır, korumalı duruma getirir. Böyle yapması iyi olmuştur, çünkü adadaki on iki yıllık yaşayışı sonunda Crusoe, bir gün hayret verici bir olay ile karşılaşır: kulübesinden çok uzaklardaki bir sahildeki kumsalda  insana ait oldukları belli olan ayak izlerine rastlar. Onun kim olduğunu öğrenmek isteyen Crusoe, izlerin yakınındaki bir mağarada saklanır ve senelerce, adanın bu kısmını araştırır.

Yirmi iki yıl  sonra, Crusoe, daha önce ayak izleri gördüğü sahilde, insan kemikleri ve parçalanmış insan organlarına rastlar. Güney Amerika kıtasındaki yamyamların, savaş esirleriyle buraya geldiklerini ve onları öldürdükten sonra yediklerini sanır.

Crusoe, ilkin böyle bir durum karşısında ürperirse de, öylesine kızgınlık duyar ki, bu vahşi insanlar buraya bir daha geldiklerlerse saldırarak onları öldürmeğe karar verir. Bir mağarayı, küçük bir kale haline getirir. Bir gün, etrafı gözetlediği sırada, otuz kadar vahşinin, bir ateş önünde, tiksindirici bir şekilde dans ettiklerini görür. Crusoe, dolu iki silâh ve bir kılıçla üzerlerine hücum ettiği zaman, vahşiler, esirlerden birini pişirmişler ve diğer ikisini de öldürmeğe hazırlanmaktadırlar. Crusoe, birçok yamyamı tüfekle öldürür, diğerleri  kölelerden birini bırakarak kaçarlar. Yirmi dört yıl tek başına yaşadıktan sonra, Crusoe’nın artık bir yoldaşı vardır.

Kurtardığı adam da bir yamyamdır, fakat Crusoe, ona, bu eski âdetlerinden nefret etmesini öğretir. Köleyi Cuma günü kurtardığından, ona Friday (Cuma) ismini verir. Crusoe, Friday’i, kendi kulübesine getirir ve anlaşabilecek kadar, İngilizce’yi zamanla öğretir. Aslında zeki bir insan olan ve üstün bir aşiretten gelen Friday, Crusoe’ya minnet duygusu besler ve onun güvenilir bir hizmetçisi ve arkadaşı olur.

Friday, kendi yaşadığı adada on yedi beyazın köle olarak tutulduklarını Crusoe’ya söyler. Crusoe, onları kurtarmağa karar verir. Friday ile birlikte, bu defa hemen deniz kenarında, sağlam ve her türlü hava şartına dayanabilecek bir tekne yapar.

Tam denize açılmak üzeredirler ki, üç kayık dolusu vahşi, üç köleyi Crusoe’nun adasına getirirler; kölelerden biri beyazdır. Crusoe ve Friday, ellerindeki ateşli silâhlarla onlara ateş ederler, on yedisini öldürürler iki köleyi kurtarırlar. Kurtarılan kölelerden biri Friday’ın babasıdır. Baba ve oğul sevinç içinde kucaklaşırlar.

Kurtardıkları beyaz adamın, Crusoe’nun senelerce önce parçalandığını gördüğü bir gemide bulunan yaşlı bir İspanyol olduğu anlaşılır. Crusoe, bu İspanyolu, Friday’ın babası ile birlikte, diğer beyazları kurtarmaları için, kendi yaptığı yeni tekne ile adaya gönderir. Bu arada, biraz ileride demir atmış bir İngiliz gemisi görür. Geminin kaptanı, iki sâdık gemici ile birlikte, isyankâr tayfalar tarafından sahile gönderilmişlerdir. Crusoe ve Friday, gemilerini tekrar ele geçirmeleri için onlara yardım eder ve bu gemi ile İngiltere’ye dönerler. İsyan eden tayfalar, İngiltere’ye dönüp, yargılanıp asılmaktansa, Crusoe’nun, her türlü yiyecek maddelerini depoladığı adasında kalmayı tercih ederler. Tayfalar geride bırakılır.

Ispanyol’un ve Friday’ın babasının, Friday’ın adasındaki esir beyazları kurtardıklarını öğrenince, Crusoe, bir gün onları ziyaret etmeyi düşünür.

Friday ile birlikte, otuz iki sene sonra İngiltere’ye döner

Crusoe artık zengin bir adamdır. Batık İspanyol gemisinden aldığı paradan başka, namuslu bir Portekizli kaptan, onun Brezilya’daki tarlasını da onun adına işletmiştir ve şimdi Portekiz’de, 10,000 İngiliz lirası vardır. Ana ve babasının öldüklerini öğrenir. Nâmına yatırılan parayı almak için Portekiz’e gittikten sonra, İngiltere’ye döner, evlenir, çocukları olur. Karısı ölünce Crusoe, adasının durumunu görmek için, denize açılır.

Daniel Defoe’nın, Robinson Crusoe’nun Daha Sonraki Maceraları adlı öteki kitabında, gemileri parçalanmış İspanyollar ve âsi İngiliz denizcileri el ele verirler, diğer bir adanın yerli kadınlarıyla evlenirler ve hareketli bir topluluk kurarlar.

Crusoe’nun sadık dostu Friday, bir çarpışmada kahramanca ölür. Bu olaydan sonra Crusoe, tekrar İngiltere’ye döner, ölümüne kadar karada kalarak  iyi bir hayat sürer.

(4697)