Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı

0
1170

TANITIM:

Cengiz Dağcı, İkinci Dünya Savaşı sırasınada Kırım Türklerinin yaşadığı acılı yılları romanlarında işledi. Yüzyıllardır yaşadıkları, evler, yapılar kurdukları Bahçesaray’dan köylerinden sürgüne gönderilmelerini haksız bulur. Yaşadığı, dinlediği olayları anlatır. Bekir Ağa ve ailesinin gördüğü baskıları, çektikleri acıları okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor. Haksızlığı dile getiren yazar insanlara saygıyı öne çıkarır. Zalimlerin zarar göreceklerini vurgular.

ÖZET:

Rusların  Kırım’ın Kızıltaş köyünde yaşayan Türkleri rahatsız etmelerinin anlatılmasıdır. Yazarın doğup büyüdüğü bu köyde Bekir Ağa, hanımı Esma on yedi yaşındaki kızı Ayşe ile tarla ve hayvanlarıyla uğraşır. Çoban Seyd-Ali’nin oğlu Remzi ile Ayşe birbirlerini severler. Yazın tarım işçisine, yardımcıya ihtiyaç vardır. Kala Mala ile İvan adlı baba oğul köye gelirler. Kendilerini acındırırlar ve uslu görünürler. Bekir Ağa da ahırının bir bölümünü bunlara verir, işinde çalıştırır.

İvan Ayşe’yi kollar, sıkıştırır. Kız da Remzi’yle evlenir ve Seyd-Alilerin evine yerleşir. Bir süre sonra Rus haritacıları gelir ve köyün  tarlalarını ölçüp kadastrosunu çıkarlar. Türkler gelenlerle birlikte komünizm rejiminin uygulanmasından çok korkmaktadır.  Silahlı Rus askerleri köye gelirler. Yol yapımında kullanılmak üzere her Türk evinden bir atla araba ve insan istenir. Direnenler tutuklanır.

İvan yapım çavuşudur. Babası ise depremde yıkılan duvarın altında kalıp ölmüştür. Cenazesini Remzi’nin kullandığı Bekir Ağa’nın arabasına koyarak Rus mezarlığına götüreceklerdir. İvan Remzi’den çekinir. Yolda giderken onu ve arabayı uçuruma yuvarlar. Remzi’nin ölümlü aileyi üzer. Başka yerlerden gelen serseriler halka ve mallara zarar verir. İvan Bekir’in ahırındaki hamile ineği Macik’i keser ve etlerini satar. Kuşkaya dinamitlenir. Bekir’in üzerine düşer, ölür. Esma hanım kızının evine gider. Ayşe hamiledir. İvan kimsenin kalmadığı Bekir’in evini yakar yıkar.

Köyde kolhoz: ortak mallı koperatif uygulanmaya başlar. İvan’ın komutasındaki askerler köyü işgal ederler. Müslüman halkı sürgüne yollama kararındadırlar. Ayşe babasının evindeki ahıra gizlenerek oğlunu doğurur ve uzağa giden bir kadına emanet eder. Köyün yiğit ve kurnaz genç lerinden Remzi kandırdığı görevlilerden aldığı barut varillerini  evinde ateşleyerek ailesiyle ölürken Ruslara da zarar verir. Kızıltaş dualar, iniltiler ve kızıl alevler içindedir.

METİN:

Bekir, o gün öğleye kadar tarlasına gübre taşıdı. Atı  ve kendisi son derece yorgundular. Son araba gübreyi tarlanın eteklerine devirir devirmez evine dönüp yorgun kemiklerini mindere uzatmaya karar verdi.

Kuşkaya’nın yanından geçerken arkadan gelen bir otomobilin homurtusunu duydu, durdu. Arabadan indi, hayvanının yanına gitti, iki eliyle atın başından tutarak ara­bayı yolun kenarına çekti, otomobili bekledi. Bugün üçtür otomobil görüyordu.

“Gâvurların şeytan arabaları çoğalıyor, bakalım ne olacak? Yol asfalt döşendikten sonra belki daha çoğalırlar. Bu asfalt sonunda bit çapanoğlu çıkmaz da komolizmayı ge­tirmezse iyi olacak sanırım.”

Kuşkaya’yı toz dumana boğarak otomobil, müthiş bir hızla geldi, geçti. Sonra duman yavaş yavaş inceldi, Bekir başını kaldırdı, duman bulutu altından çıkan Kuşkaya’ya baktı, içini çekti, gözlerini kapadı, bir an Kuşkaya’yı yerin­den kopmuş, tarlasının içine devrilmiş farzetti.

Birden kalbi atmaya başladı, hemen gözlerini açtı, tekrar baktı Kuşkaya’ya. Kaya, Bekir’in korkusundan haber­siz, kayıtsız olduğu yerde duruyordu.

“Ey, kim devirecek? Belki bin yıldır oracıkta durur, kime ne ziyanı dokundu, kim devirecek.. Kuşkaya ise kuş değil ya? Vallahi billahi bin kişi bin yerinden zincir bağlayıp çekseler bir parçasını koparamazlar.”

Ama aynı anda Enver’in, “İyce oyarlar da içine bir varil barut doldururlarsa değil Kuşkaya’yı Gelinkaya’yı bile devirirler” sözünü hatırladı, yine titredi, alnında soğuk terler belirdi. “ Enver de misyoner gibi cenabet, söyler de söyler!” diye düşündü. Yergorof’u İvan’ın yanında gördüğü za­man Kuşkaya meselesini sorup öğrenmeye karar verdi.

Yorgun, acılı, ama kalbinde Kuşkaya’yı deviremezler umudu bütün bütüne sönmemiş, bir daha baktı kayaya. Al­nını sildi, bindiği arabasını köye doğru sürdü.

İlerdeki otomobilin kaldırdığı toz duman, incele in­cele güneşin ışınlarında gümüşten tüller gibi yolun aşağısındaki tütün tarlalarına çökmüştü. Solda, şoseden epeyce yüksekte çıplak kuru bahçe ağaçları arasından evin beyaz du­varları görünüyordu. Dirseği geçince evinin yanından şose­ye inen karşı mahalle yolu da göründü.

Toz bulutu şimdi mezarlığın üstünde beyaz, kocaman bir köyden giden her şeye acıdığı gibi, onlara da acıyan bir sesle, çember gibi ağır, hareketsiz meşeleri sarmıştı. Bekir baktı, yavaşça: “Asfalt düşerlerse bu tozlan bir daha göre­meyeceğiz!” dedi, hemen asfaltın faydalarını düşündü:

“Öyle ama, iyi olacak! Üzümlere, tütünlere toz kon­maz, araba yıpranmaz, köylü de Yalta’nın asfalt yollarında faytonlarıyla gezen eski zaman beyleri gibi rahatça gider ge­lir Yalta’ya!” dedi ve atını sürdü.

Arabasının sola, evine çıkan karşı mahalle yoluna çe­virmek üzereydi ki, ilerde mezarlığın gerisinden üç çocuk göründü; korkunç bir şeyden kaçar gibi haykırışarak Be­kir’in arabasına doğru koşmaya başladılar. Bekir’in atı, ço­cukların koşuşma ve seslerinden bir tehlike sezmiş gibi ka­fasını salladı. Sinirli bir koşu başlayacaktı, ama Bekir dizgin­leri çekti: “Dur be hayvan, dur!”

Bekir ayağa kalktı, arabada dikildi, çocuklara baka­rak kamçısını salladı.

-Kenara çekilin, şeytan yavruları! Haydi evlerinize!

Fakat çocuklar aldırmadılar. Bekir tekrar, bu sefer daha hızlı bağırdı.

Bekir, bu sözü öylece söylemişti, iki yüz adım kadar uzakta durdular, ellerini başlarının üstünde sallayarak bağ­rıştılar.

-Bekir Amca! Bekir Amca! Niyazi’yi aftanabil tepti! Aftanabil tepti!

Bekir önce bir şey anlamadı, kulak kabartıp çocukları dinledi. Çocuklar hâlâ: “Aftanabil tepti! Aftanabil tepti!” di­ye bağrışıyorlardı.

Mezarlığın gerisinde herhalde iyi bir şey olmamıştı, çünkü at bir tehlike kokusu almış gibi hâlâ başını sallıyor, çocukların bağrışmaları da gittikçe artıyordu.

Çocuklar arabaya yaklaştılar, durdular, ayni, acı, kı­sık seslerle haykırıştılar. Bekir arabadan atladı:

-Durun hele bacaksızlar! Yavaş söyleyin! Serseme çevirdiniz beni!

Çocukların sesleri ansızın kesildi, derin bir sessizlik oldu. Bekir sordu:

– Kimi tepti?

İnce bir ses cevap verdi:

– Enver’in Niyazi’sini.

– Ne tepti?

– Aftanabil tepti.

– Aftanabil eşek mi ki çocuğu tepsin?

– Tepti, Bekir Amca! Aftanabil tepti.

Bekir elini sakalına kaldırdı, yanağını, sonra ensesini ‘kaşıdı, kendi kendine sorar gibi iki kere tekrarladı:

– Aftanabil tepti ha? Aftanabil?

Bekir, başını mezarlık meşelerinin tepelerinde incel­miş dumanlara kaldırdı, çocuklara baktı, Niyazi’nin bir ka­zaya uğradığını o anda anlamış gibi sırtından soğuk bir ür­perti geçti, yumruğunu kalçasına vurdu:

-Vay anasını, çocuğu aftanabil tepti! diye bağırdı.

Gözlerinin önünde kara lekeler uçuştu, kalbi çarparak me­zarlığa doğru koşmaya başladı.  Hem koşuyor, hem de için­den: “Vay anasını, işte komolizma geldi. İşte komolizma
geldi!” diyordu. Ama çocuğu görmedikçe aftanabilin tepişi­ni ve faciayı gözlerinde canlandıramıyordu.

Koşarken nefesi kesiliyor, yavaşlıyor, ihtiyar ayakları­nı sürüyerek gidiyor, mezarlığın duvarlarına bakıyor, bir şey göremeyince ensesini kaşıyor, düşünüyordu.

“Katır teper, eşek teper, at teper, ama aftanabil nasıl teper? Dümeni yok mu bu cenabetin? Arka tekerleri de dü­mene bağlıymış, şoför istediği yere çevirirmiş…”

Bekir bazan duruyor, çocuklar acaba şaka mı söyledi­ler? diye arkasına bakıyor, fakat şosede çocuk falan göre­meyince, koşmaya başlıyordu.

Mezarlığın ilersinde kıvrılan duvarın gerisini iyice gö­rebilmek için şosenin sağına yürüdü, adımlarını biraz daha açtı. Derken duvarın dibinde çalı karaltısına benzer, küçük kara bir şey gördü. Duvarın üstüne göz gezdirdi, duvarda çalı falan göremeyince vücudundan garip bir titreme geçti, durdu, dikkatle baktı karaltıya. Dualar mırıldanarak, kalbi çarparak duvara doğru yürüdü.

Duvarın dibinde yatan gölge, Enver’in beş yaşındaki Niyazi’siydi. Duvardan kopmuş taşlar mezarlığa devrilmiş, birkaç taş da çocuğun başı ucunda birikmişti. Çocuk kısa pantolonunun paçalarından ince zayıf ayaklan toz toprak içinde, dizleri sıyrılmış, küçük yüzü kireç gibi bembeyaz, ar­ka üstü yatıyor, ufacık ağzının bir köşesinden sızan kan, ince uzun bir solucan gibi gırtlağına uzanıyordu. Öyle hazin, öyle yürekler acısı bir yatışı vardı ki!

Bekir, ağzını açıp bir söz söyleyemeden gözlerinin dolduğunu hissetti. Yumurtasından çıkar çıkmaz yere düşmüş biçare kuş yavrusu gibi, Niyazı, taşların arasında yatıyor, kuş gbi titriyor, iri açık gözleriyle boşluğa bakıyor, ama üzerine eğilmiş Bekir’i bile görmüyordu.

Bekir diz çöktü, çocuğun başını usulca kaldırdı, avuçlarına aldı, yavaş yavaş ve acılı bir sesle: “Niyazi’ciğim ne oldu sana böyle? Ne oldu?” dedi.

Bbekir’in müşfik sesi, ağrısını daha da arttırmış gibi, çocuk, gözlerini kapadı. Bekir fazla seslenmedi, artık kendini tutamıyor, ağlıyordu. Ayağı kalktı, kuş kadar hafif, küçük Niyazi kucağında, çalıların arasından Enver’in evine giden yokuşu tırmanmaya başladı.

Niyazicik’ten başka gözü bir şey görmüyordu. Bakış­larını çocuğun beyaz yüzüne dikmiş, yanaklarından sızan gözyaşları çocuğun beyaz kollarına düşüyordu. Çocuk bazan gözlerini açıyor, Bekir’in yaşlı gözlerine bakıp tekrar kapatı­yor, sanki Bekir’e: “Ah amcacığım! Arabanı yolun kenarına çekip yol vermeseydin otomobil çiğnemezdi beni!” diyordu. Sonra Bekir, tekrar yürüyor, Niyazi arada gözlerini açıyor, Bekir’e suçlu olduğunu hatırlatan bir bakışla bakıyordu âdeta.

Bekir, Niyazi’nin yalnız çiğnenmesinde değil, dam­dan düşmesinde, böyle zayıf, çelimsiz büyümesinde de ken­dini suçlu hissediyordu. Ömrünce kendi canını düşünmüş, kendi keyfi için yaşamıştı. Niyazicik’i otomobilin altına ken­disi atmıştı. Dünyanın en alçak, en hain adamıydı Bekir.

“Kabahat sende Bekir, sende! İvan’ı evine aldın, Macik, İvan yüzünden bıçakların altına yattı, kabak sürgünleri kumdu, ensende çıban çıktı, Ayşe hastalandı, Seyd-Ali’nin kalbini kırdın. Bunlar yetmiyormuş gibi, İvan’ın memleke­tinden gelen aftanabile Niyaziciği ezdirdin. Kabahat sende Bekir, sende, bu köye İvan’ı sen belâ ettin, milletin başına sen musallat ettin, Tanrı seni affetmeyecek. Bekle! Bekle Bekir, sen de bulacaksın belânı! Bulacak, bir daha da belâ­dan kurtulamayacaksın, bekle!”

Kimbilir, daha ne korkunç şeyler düşünecekti; isabet ki Enver’in bahçesi, ağaçların arasından evin beyaz duvarla­rı göründü. Kara haberi Zemine’ye bir ayak önce bildirir gi­bi, helanın yanındaki duvarda kanatlarını çırparak bir horoz öttü, kümese bağlı Rum köpeği bir havladı, sustu, Horoz duvardan atladı, tavuklar gıdaklayarak horozun etrafına bi­riktiler. Önde horoz, ardında tavuklar, hela gerisinde göz­den kayboldular.”

(Cengiz DAĞCI, Onlar da İnsandı, İstanbul 2000, s.224-228)

Cengiz DAĞCI (1920- ) Roman, hikâye  yazarı.

Kırım’ın Yatla şehrine bağlı Kızıltaş köyünde doğan yazarın  çocukluk ve gençliği Rus baskısı altında geçti. İlk ve ortaokuldan sonra iki yıl Kkırım Pedagoji Enstitüsünde okudu. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düştü. Serbest kalınca Polonyalı kızla evlenip İngiltere’ye yerleşti. Şiir yazarak edebiyat dünyasına katılan Cengiz Dağcı romanlarıyla ünlü oldu. Anneme Mektuplar adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 1988 Roman Armağanı’nı kazandı.Eserlerini Varlık ve Ötüken yayınları bastı.  Roman:Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Dönüş.

KAYNAKÇA: İsa KOCAKAPLAN, Cengiz Dağcı’nın Romanları.

(11068)