Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra bedel

0
504

TANITIM:

Roman, yazarın diğer eserlerinde görüldüğü gibi iç-içe bir­kaç hikâyeden meydana gelmiştir. Toprağın gizli tarihine ait unsurlar, yakın geçmişte cereyan etmiş acı hadiseler, bizzat şahit olunan ve yaşanan garip olaylarla millî kültüre ait hayat tezahürleri ve nihayet teknoloji çağının sebep olduğu buhran­lar, bir bütünün parçası dahilinde eserde kendisine yer bulmuş­tur. Tarihî olaylar ve millî kültüre ait unsurlar hâl’in şartları içinde dikkatlere sunulur.

Gön Olur Asra Bedel romanının baş karakteri Boranlı Yedigey’dır. Bütün gençliğini Boranlı istasyonunda geçirmiş, savaşa (II. Dünya Savaşı) katılmış, savaştan sonra yine bir yere tutunmak arzusuyla Boranlı istasyonuna yerleşmiştir. Burada Ukubala ile evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Dini­ne ve törelerine bağlıdır. İnandığı değerler için mücadele et­mekten kaçınmaz.

 ÖZET:

Romanın vak’ası Kazak steplerinde, Sarı Özek bozkırın­da geçer. Bir Kazak Türkü olan Yedigey, Ekim Devrimi’nden sonra, ülkede başgösteren sosyal karışıklık ve belirsizlikler yüzünden, bir yere tutunmak ihtiyacıyla Sarı Özek bozkırına gelir. Burada tanıştığı Kazangap’ın ısrarı ile Boranlı istasyo­nuna yerleşir. Arkadaşı Kazangap ile bu kuş uçmaz kervan geçmez bozkırda, Boranlı istasyonunda kader birliği yapan Yedigey, ömrünün kalan kısmını demiryolu işçiliği yaparak geçirmektedir.

Romanda anlatılan bir günün hikâyesidir. Ama yüzyıldan fazla süren bir günün, yüzyıllık bir süreye yayılan olayların ha­tırlandığı bir günün hikâyesidir bu… Yedigey, sevgili dostu Kazangap’m öldüğü gün kendi hayatım ve San Özek bozkırı­nın bütün geçmişini hatırlar. Neler olmamıştır ki bozkırda? Juan Juanlar tarafından kaçırılıp başına deve derisi geçirilerek Şuurları kaybettirilip birer “Mankurt” yapılan gençlerden, eko­lojik bozukluğun müsebbibi olan uzay araştırmalarına kadar birçok şey San Özek bozkırının kaderinde rol oynamaya de­vam etmişti.

Boranlı Yedigey, arkadaşı Kazangap’m cenazesini, onun vasiyetine uygun olarak kutsal Ana-Beyit mezarlığına gömmek ister. Burası onların atalarının mezarlığıdır. Kazangap’m de­jenere olmuş, çağdaş bir “Mankurt” olarak nitelendirebileceği­miz, oğlu Sabitcan, mezarlığın bir günlük mesafede olması se­bebiyle buna karşı çıkar. Yedigey’in Sabitcan’a kızması üze­rine cenaze Ana-Beyİt mezarlığına getirilir. Mezarlık alanı uzay araştırmaları istasyonunun arazisi içinde kaldığı için ce­naze mezarlığa sokulmaz. Yedigey’in bütün ısrar ve gayretleri bir sonuç vermez. Kazangap’m cenazesi Ana-Beyit mezarlığı­nın yakınında bir yere, müslüman geleneklerine uygun olarak defnedilir. Arkadaşının vasiyetini yerine getiremeyen Yedigey, üzüntü İçinde Boranlı istasyonuna geri döner.

 

METİN:

Yağmur kesilmişti, fakat o gece tan alıncaya değin uzaklardan gelen gök gürültülerine bakılırsa Sarı Özek bozkırında başka yerlerde yağıyordu. Ycdigey birkaç kez uyanıp dinledi, uyandığı için de çok şaştı. Aral gölü kıyısında yaşarken gök gürültüsü tepesinde patlasa uyanmazdı. Öyle de sık fırtına çıkardı ki oralarda! Ycdigey gecenin karanlığında gözkapaklarını aralamadan şimşeklerin pencerede ışımasını görüyordu. Bozkırın çeşitli yerlerinde çakan şimşeklerdi bunlar.

Boranlı Yedigey o gece cephede düşman ateşi altında yatıyormuş gibi düşler gördü. Yalnız bu sefer mermiler gürültüsüzce düşüyordu. Gökyüzünde sessiz patlamalar oluyor, havada kara dumanlar saçak saçak savruluyor, sonra ağır ağır yere iniyordu. Bu patlamalardan biri onu kaptığı gibi yukarı fırlattı; Yedi-gey havaya fırladıktan sonra usulca düştü aşağıya, yüreği dura-cakmış gibi olurken korkunç bir uçuruma yuvarlandı. Sonra boz kaputlu birçok asker arkadaşıyla birlikte hücuma kalktılar. Fakat koşan arkadaşlarının yüzlerini seçemiyordu, sanki asker değildi de ellerinde otomatik tüfeklerle kaputlardı hücuma kalkanlar. Kaputlar koşarken “Uraa!” diye bağırınca Yedigey önünde yağmurdan sırılsıklam Zaripa’yı gördü. Gülüyordu genç kadın. Basma entarisi içinde, saçları omuzlarına dağılmış, yüzünden şarıl şarıl sular akarak durmadan gülüyordu. Yedigey duramazdı, saldırıya geçtiklerini biliyordu. “Niçin gülüyorsun Zaripa? Böyle zamanda gülünmez!” diye bağırdı. “Gülmüyorum ki, ağlıyorum.” dedi genç kadın yüzünden sular akarak.

Ertesi gün düşte gördüklerini Abutalip ile Zaripa’ya anlatmak istedi. Sonra düşünü iyiye yorumlamadığı için bundan vazgeçti. Ne diye bu iki insanı bir daha üzecekti?

Uzun süren yağmurdan sonra sıcak San Özck’in başına çöktü ya da Kazangap’ın deyimiyle yaz mevsiminin verdiği armağan son buldu. Ne var ki. dayanılmayacak cinsten değildi artık bu sıcaklar. Bozkırların güz öncesi tatlı günleri işte bununla başladı. Boranlı köyünün çobanlan sıcaktan kurtuldular, şen çığlıkları yeniden avlulardan yükseldi. Derken durakla oturanlar Kumbel istasyonu Kızıl – Orda karpuz ve kavunlarının geldiği haberini aldılar. Boranlı’nın payına düşen karpuzu, kavunu gelip kendileri mi alacaklardı, yoksa durağa gönderilmesini mi istiyorlardı?.. Bu haber Yedigey’in işine yaradı. Durak şetme karpuzları kendileri gidip almazlarsa kötülerinin gönderileceğini söyleyerek kendilerinin getirmesini önerdi. Bunun üzerine durak şefi de Abulalip ile ikisine, durağın payına düşen kavun, karpuzu seçip getirmeleri için izin verdi. Yedigey’in istediği de buydu. Ne zamandır Abutalip ile Zaripa’yı bir günlüğüne dahi olsa Boranlı’nın dışına çıkarmayı düşünüyordu. Kendileri de biraz hava alsalar kötü mü olurdu? Giyindiler, kuşandılar, iki aile çocuklarıyla birlikte durakta eğlenen bir yük irenine binerek Kumbel’e yollandılar. Ne güzel bir yolculuk oldu! Çocukların neşesi görülmeye değerdi. Yol boyunca durmadan soruyorlardı: Kumbel’de ağaçlar var mı? Var. Otlar yeşil yeşil mi? Evet, yeşil. Çiçek bile yetişir. Evler büyük mü? Sokaklardan arabalar geçer mi? İslediğimiz kadar kavun, karpuz yiyebilir miyiz? Dondurma da bulunur mu? Deniz var mı orada?

Çocuklar düşmesin diye tahtalarla yan yarıya kapattıkları kapılardan içeriye bozkır havası düzgün bir akıntı halinde girerek onları serinletiyordu. Yedigey ile Abulalip vagon girişinin ağzına, boş sandıkların üstüne olurmuşlardı, ama ne olur ne olmaz diye kapılan gene de kapatmışlardı. İkisi kendi aralarında konuşurlarken bir yandan da çocukların sorularına yanıt yetiştiriyorlardı. Boranlı Yedigey, birlikte yolculuk yaptıkları için, hava güzel olduğu için, çocuklar neşelendikleri için kıvançlıydı. Ama çocuklardan çok Abutalip ile Zaripa adına seviniyordu. Bir süreliğine de olsa lasalarından, iç gerginliklerinden kurtulmuş olmanın bir rahatlığı vardı duruşlarında; yüzleri gülüyordu. O tatlı hava içerisinde Yedigey, son sığındıkları yerde Abutalip’in bir daha rahatını kaçırmayacaklarını düşündü. Tann vere de buraya alışsalar, gönüllerince yaşasalardı.

İki kadının, Ukubala ile Zaripa’nın günlük yaşamdan konuştuklarını gömıck de hoştu. İkisi de çok mutlu gözüküyorlardı. İşte budur insanları mutlu kılan, daha fazlasına ne gerek var? Yedigey’in bütün istediği, Kuttıbayevlerin dertlerini unutmaları, Boranlı’ya alışmaları, eğer başka bir çıkışları yoksa burayı benimsemeleriydi. Onu güvenilecek bir dost olarak bildiği için Abutalip’in omzu omzuna dokunarak yanında oturması hoşuna gidiyordu. Abutalip ona yalnız güveniyor değil, aynı zamanda birbirlerini fazla söze gerek kalmadan arılayabiliyorlardı; ayrıca Yedigey onun alınacağı bir konuyu laf açılmışken bile geçiştiriyordu. Yedigey’in Abutalip’te en çok beğendiği, davranışlarındaki ölçülülük, ailesine bağlılığı, kendini harcarcasına çocuklarına adamasıydı. Abutalip’in konuşmalarından çıkardığı sonuca göre bir insan başkalarına en büyük iyiliği, ailesinde iyi çocuklar yetiştirmekle yapabilirdi. Üstelik kimsenin yardımına gerek yoktu bunun için; insan bu işe adım adım, günden güne kendini vermeli, elinden geldiğince vaktinin çoğunu çocuklarıyla birlikte geçirmeliydi.

Şöyle bir düşünüyordu da, Sabitcan’ı küçük yaşından beri yatılı okullarda, enstitülerde, çeşitli meslek kurslarında okutmuşlar; zavallı Kazangap elindekini – avucundakini oğlu kentlerde görev yapsın, iyi giyinip iyi yaşasın diye harcamıştı. Ama sonunda ellerine ne geçmişti? Bilmesine çok şey biliyordu ya, ciğeri beş para etmezin biriydi…

Kavun karpuz getirmek için Kumbel’e yaptıkları o yolculukta Yedigey, Abutalip Kuttıbayev’in yapacağı daha iyi bir şey yoksa Boranlı durağında yerleşmesini istemişti. Orada düzenini kurar, birkaç hayvan edinir, çocuklarını San Özek’te elinden geldiğince iyi yetiştirmeye çalışırdı. Bu konuda onun böyle bir eğilimi olduğunu, başka bir deyişle buna niyetlendiğini biliyordu. Kışlık patatesi nereden alacağını sormasından, kansına, çocuklarına keçe çizme  almak istemesinden belliydi böyle bir niyet taşıdığı. Aynca Kumbel’e gittikleri gün de orada kitaplık bulunup bulunmadığını, duraklara okumaya kitap verip vermediklerini sormuştu.

Aynı gün başka bir yük trenine bindiler, demiryolu işçisi olarak Boranlı durağının payına düşen kavunlarla, karpuzlarla birlikte geriye döndüler. Aşkama doğru çocuklar yorgunluktan iyice bitkin düşscler de kıvançlarına diyecek yoktu. Kumbel’de başka bir dünya görmüşler, oyuncak satın almışlar, dondurmalar, türlü türlü şeyler yemişlerdi. İstasyon berber dükkânında tuhaf bir de olay geldi başlanna. Çocukları tıraş ettirmek istiyorlardı. Sıra Ermek’e gelince öyle bir şamata kopardı ki, dükkânın altını üstüne getirdi. Onu yatıştırmak için hepsi çırpındılar ama Ermek susmak bilmiyor, durmadan babasını çağırıyordu. O sırada Abutalip yandaki bir mağa/aya gitmişti. Zaripa ne diyeceğini bilemedği için utancından renkten renge giriyordu. Ne yapsın kadıncağız, çocuğunun huysuzluğunu ilk kez tıraş olmasıyla açıklamaya çalıştı. “Saçları kıvırcık, onun için kesmeye acıdık” gibi sözler söyledi. Gerçekten de küçük oğlanın kıvır kıvır, çok güzel saçlan vardı. Birkaç yönden annesine benzeyen çocuğun saçlan bir yıkanıp tarandı mı, insan bakmaya kıyamazdı.

Ama Ermek saçlannı kestirmeyince ne yapsınlar, Ukubala büyük kızı Saule’nin saçlarını kestirmeye razı oldu. “Bak işte, kız çocuğu bile korkmuyor!” demek istiyordu. Bunun Ermek üzerinde biraz etkisi oldu. Gene de berber elindeki makineyi alınca tekrar yaygarayı kopardı. Tam berber masasından fırlayıp kaçtığı zaman kapıdan içeri Abutalip girdi. Çocuk babasının kucağına atıldı, babası kollarını açıp onu havaya kaldırdı.

Abutalip oğlunun korktuğunu anlamıştı.

— Özür dilerim, dedi berbere. Başka bir sefere kestiririz saçlannı. Biraz kendimize güven gelsin de… Şimdilik gider bu saçlar. Aceleye gerek yok. Başka sefere tıraş oluruz…

“Konventsiya” uçak gemisinde tam yetkili kuralların yaptığı olağanüstü toplantıda bir ara taraflar arasında varılan anlaşmaya göre, dünya dışı bir uygarlığa geçmiş bulunan 1-2 ve 2 – l kodlu uzay adamlarına iletmek üzere “Parite” yörünge istasyonuna yeni bir bildiri gönderilmesine karar verildi. Bildiri, iki uzay adamının herhangi bir eyleme geçmelerini. Ortak Yönetim Merkezi’nin direktifi gelinceye dek yerlerinden ayrılmamalarını, kesin bir dille duyuruyordu.

( Cengiz Aytmatov, Çev.Mehmet Özgül,  Gün Uzar Yüzyıl Olur, 2000, s.175179)

Cengiz Aytmatov (1928-2008) Romancı

Şeker köyünde okula başlar, Tarım Enstitüsü’nde 1948’de okurken edebiyatla ilgilidir. 1956-1958’de Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam ederek yazmada ustalaşmayı amaçlar.Kırgızıstan edebiyat dergisi ile Pravda’nın Orta Asya muhabiri olur. 1963’te Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanınca ünü artar. Sovyet Yazarlar Birliği sekreteri seçilir.

Roman: İlk Öğretmen, Cemile, Selvi Boylum Al Yazmalım, Toprak Ana, Gülsarı, Beyaz Gemi.

KAYNAKÇA: Dr. Ali İhsan KOLCU, Milli Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov, Ötüken, 1997.

(7889)