Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi

0
466

TANITIM:

Çocuk dede ilişkisinin en iyi anlatıldığı eserlerdendir. Babasının gelmesini bekleyen çocuk ormanın kutsal saydığı en yaşlı geyiğine saygı ve sevgi duyar. Geyik Ana çocuğun umutlarıdır.

Yedi bölümlük romanda çocuğun düşleri, dedesine bağlılığı işlenir. Dedesinin anlattığı hikâyelerle büyür. Okula da gider. Gülcemal  arkadaşıdır.

ÖZET:

Romanın kahramanı çocuk, Issık-GöI kıyısında, dedesi, ninesi, teyzesi ve teyzesinin kocasıyla birlikte yaşamaktadır. Dede, karısıyla, bu küçük torunuyla birlikte, orman bakım şefi ve partinin adamlarından biri olan damadı Orozkul’un evine sı­ğınmıştır. Onun emrinde çalışmaktadır. Orozkul, çok asabı ve geçimsiz bir insandır. Karısının kısırlığı nedeniyle çocuğu olmamaktadır.

Rejim, çocuğun anne ve babasını kendisinden uzaklaştırmıştır. Anası başka biriyle evlenmiş, babası ise çocuğu görmekten mahrumdur. Dedenin çocuğa gösterdiği ilgi yetersiz­dir. Fakat, dede ile torunu arasındaki ilişki çok sağlamdır. De­de, torununa sık sık “Boynuzlu Maral Ana” efsanesini anlatır. Çocuk boş zamanlarında, dedesinin kendisine hediye ettiği dürbünü alarak, Issık-Göl’de, Beyaz Gemi’de tayfa olarak çalışan babasını gözetler, onu görmeye çalışır. Evdeki baskılar­dan bunalan çocuk, sık sık hayâl âlemine dalar, anne ve baba özlemini hayalleriyle gidermeye çalışır. Başı insan, gövdesi balık bir yaratık olup, dereden göle akrnak, gölden her gün ay­nı saatte geçen Beyaz Gemi’ye ulaşmak ister. Fakat kurduğu bu hayâllerin sonunda, gerçeğin katı yüzüyle karşı karşıya ka­lır, gizli gizli ağlar.

Dedesi çocuğu okula yazdırır. Her gün at sırtında komşu köydeki okula götürüp, getirir. Çocuğu olmayan damadı Oroz­kul, bu aşırı sevgiyi kıskanmakta, bu yüzden sudan sebeblerle Mümin Dede’yi sık sık hırpalamaktadır. Bir gün, atla orman­dan tomruk taşırken Mümin Dede’yle damadı, çocuğun okul­dan getirilmesi konusunda kavga ederler. Dede, damadının “işten çıkarma” tehdidine aldırmadan tomruk getirme işini yarıda bırakıp, çocuğu okuldan alıp eve döner. Orozkul, bu du­rum üzerine Mümin Dede’yi iyice hırpalar. Çocuk üzüntüsün­den hastalanır.

Bir gün Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan bîr maral or-

nanda tekrar ortaya çıkar. Çocuk ve Mümin Dede bunun Ge­yik Ana olduğunu kabul edip sevinçlerinden çılgına dönerler. Artık kurtuluş ümidi doğmuştur. Fakat çok sürmeden damat Orozkul’un sık sık ağırlamak zorunda kaldığı orman kontrol memurlan, bu geyiklerin avlamasını bizzat Orozkul’dan ister­ler. Yaptığı birçok yolsuzluğun örtbas edilmesi karşılığında Orozkul, Geyik Ana’yı hem de kayınpederi Mümin Dede’ye zorla vurdurtur. Bu hem çocuk hem de dede için büyük bir yı­kım olmuştur. Dede şuurunu kaybeder. Çocuk kurduğu küçük muhayyilesinde kurtuluş ümidinin kaybolduğunu anlayarak, nehre doğu koşup, daha önce hayal ettiği bahk-insan olup göle akmak, göldeki Beyaz Gemi’de çalışan babasına kavuşmak ümidiyle kendini sulara bırakır ve nehrin coşkun akıntısı için­de can verir.

 

BEYAZ GEMİ

Çocuk çamaşır gününü çok severdi. Çünkü, her şeyden önce, evin içinde sobanın yanına sokulmazken avluda yakılan ateşle rahatça oynayabilirdi. İkincisi avluda ipe asılmış bayazIı, mavili, kırmızılı renk renk çamaşırlar hoşuna giderdi. Ayrıca kimseye görünmeden bunların arasına girer, yüzünü ıslak bez­lere sürmekten büyük bir zevk alırdı.

Fakat avluda çamaşır filân yoktu. Altında bütün harıyla ateş yanan, ağzına dek etle dolu kazandan buram buram bu­har çıkıyordu. Et pişmek üzereydi. Etin buharıyla kansan du­man insanın ağzının suyunu akıtacak denli hoş kokuyordu. Üs­tünde yeni kırmızı fistanı, ayaklarında gıcır gıcır iskarpinleri, omuzlarından yana kaymış çiçekli kısa salıyla Bekey teyze ate­şin üstüne eğilmiş; elindeki kevgirle etin köpüğünü alıyordu. Momun ise onun yanında yere diz çökerek, ocağın içindeki kütükleri karıştırmaktaydı,

-İşte deden, dedi Seydahmet. Hadi gidelim.
Kendisi  de türküsünü tutturdu :

Kırmızı  kırmızı  dağlardan

Kırmızı ata bindim geldim…

Fakat tam o sırada Orozkul’un usturayla kazınmış başı sa­manlıktan göründü. Elinde baita vardı, kolları dirseklerine ka­dar sıvalıydı. Seydahmet’i görünce .Öfkeyle bağırdı:

– Ulan, hangi cehennemin dibindesin?
Kütük kıran şoförü başıyla gösterdi.

– Konuk odun kırarken sen keyifli keyifli türkü söylüyor­sun.

Seydahmet şoföre  doğru yürüdü.

– Bir dakikalık iş bu; canım. Ver şunu ben kırayım.
Çocuk ocağın dibinde diz çökmüş dedesinin yanına var­dı. Ona arkadan yaklaşarak.

-Dede!  diye seslendi.

Fakat dededen  ses çıkmıyordu.  Bunun  üzerine dedesinin omuzuna dokunarak ona bir kere daha seslendi.

Yaşlı adam dönüp baktı, fakat başka bir dedeydi bu. Cocuk onu tanıyamadı, çünkü dedesi körkütük sarhoştu. O, de­desini çakırkeyif olarak bile görmemişti. Yalnız, Isık-Göl’ün hatırı sayılır ölülerini anma toplantılarında bir kadeh içtiği olurdu. Zaten o .zaman kadınlara bile içki verilirdi. Dedesinin böyle durup dururken içmesi görülmüş şey değildi.

Yaşlı adam çocuğa uzak, yabancı, tuhaf bir bakışla bakı­yordu. Ateşten yanan yüzü kızarmıştı, torununu tanıyınca daha da kızardı. Fakat sonra sapsarı oldu, torununu bağrına ba­sarak :

– Ne istiyorsun bakayım, ne istiyorsun ‘bakayım, diye ay­nı sözü listelemeye başladı. Sanki konuşmasını unutmuştu, baş­ka söz bilmiyordu.

Dedenin  heyecanı   çocuğa  da  geçmişti.

– Yoksa hasta mısın, dede? diye’ sordu üzülerek.

– Hayır hayır; hasta masta değilim. Hadi sen git de gez biraz. Burada ben ateşi şey yapacağım…

Torununu nerdeyse kendinden iterek uzaklaştırdı, sırtını herkese çevirip gene işine koyuldu. Böyle diz üstü dururken dönüp de arkasına bir kere olsun bakmadı. Kendini düşüncele­rine ve önündeki işine vermişti.

Çocuk dedesinin neden böyle yaptığına, avluda neler dön­düğüne bir türlü akıl erdirememişti. Ancak samanlığa iyice yak­laşınca, tüyleri alta gelmek üzere serilmiş bir derinin üstünde­ki taze et yığınını farkediverdi. Derinin kenarlarından kanlı sa­rı sular sızıyordu. Biraz ötede, atılmış barsaklardan birini ye­mek için çekiştirip duran köpeği gördü. Et yığınının başına dağ gibi çökmüş, iri yan, karayağız, tanımadığı bir adam vardı. Koketay’dı bu. Koketay’la Orozkul ellerinde birer bıçakla, hiç ace­le etmeden eti parçalıyorlardı. Kemiğiyle birlikte parçalanan et­ler yere serilmiş derinin üstünde iki ayrı kümeye atılmaktaydı.

Etin kokusunu derin derin içine çeken karayağız adam ka­im sesiyle;

– Zevk dediğin buna derler!  Doğrusu bu kokuya bayılırım.

Orozkul’un cömertliği tutmuştu.

– Al, al. Yığınına koy daha. Sen geldin diye Tanrı kendi sürüsünden bir tanesini kısmet gönderdi. Her zaman olmaz bu.

Orozkui oflayıp pufluyor, ikide bir ayağa kalkarak şiş kar­nını sıvazlıyordu. Fazlaca yemek yediği, hattâ kafayı tütsülediği belliydi. Tıslayarak soluk alırken onu boğulacak sanırdı­nız. Sık sık basını geriye atıp rahatça soluk almasa belki bo­ğulurdu da,. Yalnız inek memesi gibi şiş yüzü ışıl ışıl parlıyor­du. Ne denli mutlu olduğu yüzünün bu parlamasından anlaşıla­bilirdi.

Çocuk samanlığın duvarı dibinde boynuzlu bir geyik kafa­sı görünce birden irkildi, eli ayağı buz gibi oldu. Kesik kafa yer yer kana bulanmış, toza-toprağa batmıştı. Sanki bu bir geyik kellesi değil de, köküyle birlikte sökülüp atılmış ağaç kütüğüydü. Kellenin yanında ise dizlerinden kesilmiş tırnaklı dört ayak vardı. Bu korkunç görüntüye ürpererek bakıyordu oğlan. İnanılacak gibi değildi, gözlerinin önündeki Boyhuzlu Geyik Ana’nın başının ta kendisiydi.

Koşup uzaklaşmak istedi, fakat bacakları dinlemedi onu. Tanınmayacak kadar çirkinleşmiş beyaz geyik kafasına öylece bakakaldı. Bir gün önce ırmağın ötesinden ona süzgün süzgün bakan, kendisiyle içinden konuşarak boynuzlarında çıngıraklı bir beşik getirmesi için yalvardığı Boynuzlu Geyik Ana’nın ka­fası değil miydi bu? Hayır, olamazdı. Bu çirkin et yığını, bu yü­zülmüş deri, bu kesik bacaklar, bu koparılıp atılmış kelle Boy­nuzlu Geyik Ana olamazdı!..

Oradan çekip gitmek istiyordu, fakat sanki taş kesilmişti, kıpırdayamıyordu. Neden böyle olmuştu? Bunu nasıl yapabil­mişlerdi? Et parçalayan karayağız yabancı, yığının arasından bir böbreğe bıçağını batırarak çocuğa uzattı.

– Al, küçük,  közde pişiriver şunu. Çok lezzetlidir.
Çocuk  yerinden   kıpırdamadı.   Bunun   üzerine  Orozkul;

– Al şunu! diye bağırdı…

Çocuk  duygusuzca elini  uzattı,  kanlı  parçayı  aldı.  Şimdi

buz gibi elinin içinde Boynuzlu Geyik Ana’nın daha soğumamış, ılık böbreklerini tutmaktaydı. Bu sırada Orozkul beyaz maral kellesini kaldırmış, elinde tartıyordu.

-Bakın şu ağırlığa! Yalnız boynuzlan kimbilir ne kadar çeker!

Kelleyi bir kütüğün üstüne yarı yatırdı, baltayı aldı, boy­nuzlan kafadan ayırmak için vurmaya başladı. Bir yandan bal­tayı boynuzların köküne oturtuyor, bir yandan da bağırıyordu;

– Aman ne boynuz ya! (Çocuğa göz kırptı) Tam senin dedene göre, aslanım. Ölünce mezarına dikeriz bunları. Kim demiş sevgili dedeciğini saymıyoruz diye? Böyle bir boynuz için insanın hemen ölesi gelir!

Fakat boynuz bir türlü kopmuyordu. Anlaşılan bu işi becer­mek pek kolay olmayacaktı. Orozkul sarhoş kafayla baltayı gelişigüzel indiriyor, kelle kütüğün üstünden kayınca deliye dö­nüyordu. Bunun üzerine o da yerde vurmaya başladı. Fakat ne çare; baş ikide bir sıçrıyor, Orozkul balta elinde arkasından koşuyordu.

Çocuk baltanın her inişinde İrkilerek geriye çekiliyor, fakat her nedense oradan da ayrılıp gidemiyordu. İnsan düşünde korktuğu şeyden bir an nasıl kaçamazsa, o da öyle, olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Geyik Ana’nın camlaşan gözleri balta­dan ürkmüyor, kıpırdamadan bakıyordu. Gözlerin bu korku­suzluğu çocuğu şaşkına çevirmişti. Bütün kafa taze toprağa bulandığı halde gözler hâlâ tertemizdi. Bu gözler sanki ölümün hayvancağızı bulduğu andaki şaşkınlık içinde donup kalmıştı, dünyaya bu duygusuz bakışlarla bakıyordu. Sarhoş Orozkul baltasını hayvanın gözlerine vuracak diye çocuğun ödü patladı.

( Cengiz Aytmatov, Çev. Mehmet Özgül, Beyaz Gemi, 1980, s.133-137)

(5831)