Beydaba, Kelile ve Dimne

0
365

İKİ ORTAK

İki ortak tüccar vardı. Birisi çok cin fikirli, şeytan gibi olduğundan,  ismine Tîzhûş (uyanık )derler ve diğeri ise içi temiz ve halim  selim yaratılışlıbir insan olup ismine Hâzım ( anlayışlı) derlerdi. Bunlar bir ay için ticaret yolculuğuna çıktılar. Yolda bir küp altın bulunca, Tîzhûş: “Arkadaş işte bu seferlik bize şu ticaret kâfi olsun. Memleketimize dönelim gönül hoşluğuyla bu parayı harcayalım. Bundan sonra  yine ticarete çıkarız” demesiyle Hâzım da bu düşünceyi kabul ederek avdet  eylediler. Şehirde, Hâzım malın taksimini arkadaşına teklif etmişti. Fakat Tîzhûş’un fikirleri başka olduğundan, mal bölme yönüne gitmedi. Güya aralarındaki ortaklık, kardeşlik derecesinde bir şey olduğundan bahisle, malı filân yerde duran bir ulu ağaç altına gömerek gereken miktarını oradan alıp harcamaları ve bittikten sonra yine ortak olarak ticaret yolculuğuna gitmeleri fikrinde bulundu. Bîçare Hâzım, bu fikri de kabul etti. Evvelâ belirli miktar alarak altının kalanını ağaç altına gömdüler. Bir zaman sonra Hâzım’ın harçlığı tükenerek arkadaşına gelip, birlikte altın çıkarmaya gitmelerini teklif etti. İkisi beraber ağaç altına vardıklarında ne görsünler? Altının yerinde yeller esiyor. Tîzhûş: “Vay bensiz bensiz sen buraya gelip altını aşırdın öyle mi?” diye Hâzım’ın yakasına sarıldı. Bîçare Hâzım bu ayıpla ilgisi olmadığını yeminler ile inandırmaya çalıştı ise de fayda vermedi. Zavallı masumu kadıya götürüp Tîzhûş davayı anlattı. Fakat orta yerde şahit olmadığından kadı: “Öyle ise ben gider ağaçtan şahitlik isterim. Vereceğim hükmü de ona göre veririm.” diye davayı ertesi güne geciktirdi. Tîzhûş o akşam babasına dedi ki: “Bu geceden ağaca giderek kovuğu içine girmelisin. Yarın kadı gelip de şahitlik istediği zaman “Gömülüolanaltını Hâzım aldı diye haber vermelisin” Babası bu hareketten şaşakalıncaTîzhûş: “Çünki altınları oradan ben aldım. Hâzım’ın ümidini tamamen kesmek için de o aldı diye iftira ettim. Akıl ve uyanıklık böyle icap eder. Şu kadarcık bir hile ile bir hazineye malik olmak fena mıdır?” diye babasını kandırmaya başladı. Babası namuslu adam olduğundan, şu alçaklık derecesindeki hileyi kabul etmek istemedi. Hilekârın mumu yatsıya kadar yanacağı hakkındaki atasözünü hatırlatarak, böyle işlerin sonu mutlaka pişmanlığa dönüşeceğini Kurbağa ile Keler (sürüngen) hikâyesinden de malûm olacağını hatırlatarak hikâyeyi aşağıdaki gibi anlattı.

 

 

ZEKİ TÜCCAR

Çok zekî bir tüccar vardı. Sermayesi az idiyse de çalışkanlığı ve zekâsı sayesinde zengin olacağı belli idi.  Kazanç ve kâr etme arzusuyla sefere çıkacağından, satılmayıp elde  kalmış olan yüz batman kadar demirini bir dostuna emanet bıraktı. Kendisi seferde iken, dostu demirleri değerinde satıp parasını sarf bile etmişti. Tüccar, dönüşte demirlerini isteyince, dostu: “Vallahi birader demirleri mahzene koymuştum bir fare dadanmış cümlesini yemiş” deyince zekî tüccar, böyle şey olamayacağını anladı ise de malının zarar ziyanının ödenmesinin mümkün olamayacağını görerek, güya inanmış gibi göründü. Dostu bu herifin ne derecelerde ahmak olduğunu görerek: “Şunu bir daha aldatayım” diye aralarındaki dostluğu kuvvetlendirmek için evine davet etti. Tüccar o gün bir işi olduğundan, yarın geleceğini söyleyerek dostundan ayrıldı ve tam oradan uzaklaşmaya başlarken herifin küçük oğlunu sokakta görmesiyle para, meyve filan göstererek aldatıp kendi evine götürdü. Ertesi gün dostunun ziyafetine varınca: “Âh birader! Bir oğlumu kaybettim. Şu kıyafette bu biçimde idi” deyince tüccar: “Vay! O senin oğlun mu idi? Ben öyle bir çocuk gördüm. Bir çaylak pençesine takarak uçurmuştu” dedi ise de dostu bu söze kanar mı? Herif: “Canım birader! Bu nasıl lâkırdı? Bir okka gelmeyen çaylak on onbeş okkalık çocuğu kaldırıp götürebilir mi?” deyince tüccar: “Evet! Yüz dirhem gelmeyen bir fare, yüz batman demiri nasıl yer ise çaylak da çocuğu öyle götürür” dedi. Dostu anladı ki, zekî tüccar aldanmamış. Böylece dostu: “Hayır dostum fare senin demirleri yemedi” demiş ve tüccar da “Öyle ise çaylak da senin çocuğu götürmedi. Getir demirlerimi al çocuğunu” diyerek malını geri almayı başarmıştır.

Kelile, bu hikâye ile de Dimne’ye kendisi ne kadar şeytan fikirli olsa yine ilerisinigören bir bilgeyi aldatamayacağını ortaya koydu.

Kelile ve Dimne buraya kadar naklolunan hikâyeleri birbirlerine anlattıkları müddet zarfında, arslanla Şetrebe’nin savaş ve hücumları devam ediyordu. İkisi de zor ve kuvvet sahibi olan iki hayvanın çarpışmaları, hakikaten seyredenlerin kalplerini dehşete düşürecek bir hâlde devam ettikten sonra, nihayet galibiyet arslanda kalıp, bîçare Şetrebe’yi öyle bir parçaladı ki tiftik gibi attı. Ancak kendisi de yorgun ve güçsüz bir tarafa düştü.

Arslan, epeyce bir zaman bu hâlde kaldıktan sonra gözlerini açınca, evvelki gazabı sessizliğe bürünmüş bulunduğunu gördü. Bir de gözleri bîçare Şetrebe’nin cesedine ilişince, büyük bir pişmanlık hissi kendisini kaplamasın mı? Ömrüboyuncakendisine Şetrebe kadar direnmiş hiçbir hayvan bulunmadığı hâlde, Şetrebe’nin o kadar dayanması nasıl zor pazuya malik bir asker olduğu düşüncesine kapılarak, hele bu mertebelerde güçlü kuvvetli zatın o zamana kadar kendi emrine boyuneymesi ve aldığıemriyerinegetirmesi,bu akıl ve tedbirini ve yok edici gücünü mutlaka düşmanlar aleyhinde kullanacağı da arslanı düşündürmekle, pişmanlığı artmaya başladı.

Dimne, arslanın bu pişmanlığını görünce süklüm büklüm yanına sokularak ve bin dereden su getirerek taht u tacına göz dikmiş olan bir düşmanın şöyle toprağa  serilmiş olduğunu görmek kendilerini neşelendirmek lâzım gelir iken efendisinde bilâkis gam ve keder görülmesine hiçbir anlam veremeyeceğini arz eylediyse de, arslan olur olmaz kelimelerle teselli bulacak hâlde değildi. Hatta bu alçaklığa sebep olan Dimne olduğunu hatırlayarak ona da hışım dişlerini gıcırdattı ise de çakala bir fenalık etmiş olsa, ona aldanmış olduğunu kabul etmiş olacağını düşünerek buna da yeltenemedi. Bununla beraber Dimne’nin iyi hizmet tarzında etmiş olduğu şu hıyanet, arslanın kalbinde yer tutarak aşağıda ikinci bölümde görüleceği üzere sonunda onun da lâyık cezasını verdi.

Bu Kelile ve Dimne hikâyesini nakleden Beydebây olduğu ve Dâbşelim Şah’a nakletmekte bulunduğu hatırdan çıkmamıştır. Bilgenin maksadı bir padişahın arabozanlar ve düşmanlık güdenler sözüne asla kulak asmamasından ibaret olup, söylediği örnekler gerçi bu hikmeti tamamiyle izah etmişlerdir. Bununla beraber biz de birinci bölüme son verip,  ikinci bölüme başlamazdan evvel bu mesele hakkında şu âcizane düşüncemizi  söylemeyelüzumgörmekteyiz.

 

(Beydaba, Kelile ve Dimne Hikâyeleri  Çev.: Ahmet MidhatSadeleştiren: Dr. M. Ata ÇATIKKAŞ 2003, s.101-102 )

(3719)