Necati Cumalı, Tütün Zamanı(Zeliş)

TANITIM:

Ege bölgesinde Urla’nın köyünde yaşanan kızın sevdiği gençle kaçması olayıyla ilgili bir romandır.

 ÖZET:

Kavalalı Recep, kışın Urla’da oturan yazın da tütün ekicisidir. Yazın tütün tarlasına kurdukları çardakta yatar kalkarlar.Karısı Meliha, büyük kızı Zeliş ve küçük kızı Rabiye ile birlikte tarlalarda tütün kırar, dizer, kurutur ve işler.

Zeliş güzel, zekidir. Ali Onbaşı’nın oğlu Cemal ile birbirlerini severler. Cemal Zeliş’e ayna tutar, mektuplar yazar, sevda manileri düzer.

Komşuları Bekir Ağa, tarla ve bahçe sahibi olan varlıklı, fırsatçı, yaşlı bir adamdır. Recep ise tembeldir, kahvede iskambil oynar, Bekir Ağa’dan borç para alır. Borçlarını ödeyemez duruma gelmiştir. Bekir Ağa bu fırsatı kendi çıkarına kullanmayı tasarlar. Zeliş’i babasından ister; o da tütün işi bitince kızını vermeyi kabul eder.

Bekir Ağa, hediyelerle, paralarla sık evlerine gelince bile Zeliş yanına çıkmaz, görüşmez. Yarar’ın da Zeliş’te gözü vardır. Urla’da karanlık işleriyle ünlü Kör Fehmi ile birlikte tütün zamanı bitip tütüncüler Urla’ya dönerken yolda Zeliş’i kaçırmayı planlar. 

Zeliş ne Bekir Ağa’yı ne de kaba, zorba Yaşar’ı istemez. Yaşar’ın niyetini de sezinlemiştir. Babası, annesi önden giderler, küçük kardeşi Rabiye’yi de önde yürütür ve kendisi gerilerde kalarak koşa koşa Cemal’in çalıştığı tarlaya ulaşır.

İki âşık kaçarlar. Hazırlıksızdırlar. Günlerce aç susuz gündüz saklanarak dere tepe dolaşırlar. Birkaç köylü yardım eder. Yaşar ile Bekir Ağa da kaçakları aratırlar. Recep kızını kaçıran Cemal’den şikâyetçidir. Bekir Ağa da nüfuzunu kullanır. Zeliş ile Cemal bir gece sığındıkları kulübede sevişirler. Zeytinliklerde işçi olarak zeytin toplarlarken jandarmalar kaçak sevdalıları yakalar.

Cemal hapse atılır. Duruşmada Zeliş, Cemal’i sevdiğini kendi isteğiyle kaçtığını, kimsenin suçu olmadığını cesaretle söyler. Köylülerin araya girip Bekir’i ikna ederler ve davadan vazgeçirirler. Yusuf Çavuş’un yardımıyla avukata dilekçe yazdırıp hakime verirler. Bir yaş küçük Zeliş’in nikâhı da kıyılır. Hapisten kurtulan Cemal ile Zeliş, İzmir’deki tütün fabrikasında çalışmak için Urla-İzmir otobüsüne binerler.

METİN:

“Ablası yanına yaklaştığı zaman, rengi uçmuş, sesi, bütün vücudu, hâlâ titriyordu:

-Kız kaç! Çabuk kaç…

– Ne var?

– Dörtyol ağzında otomobil tutmuş yolunu beklerler!..

-Kim?

-Kör Fehmi, Bekir… Kaç çabuk…

Zeliş daha uzun sormadı. Kararını vermişti.:

– Hadi öyleyse sen dön! Koş! Kimseye bir şey söyleme! Ben başımın çaresine bakarım…

Rabiye bağlar arasından, çamurlu patikalardan, fenerini bıraktığı küçük çeşmenin yolunu tuttu.

Zeliş’in lastik pabuçları ayağında, yeldirmesi sırtındaydı. Fettah’ın damında, içeridekiler, onun dışarıya abdest bozmaya çıktığını sanıyorlardı. O, hızlı adımlarla Kadıovacıklıları tarlasına doğru ilerledi, ilk defa kaçan keçisini almak için geldiği zaman nefes nefese durduğu setin üstünde, gene öyle nefes nefese durdu.

Cemal az ötesinde, baltayla kocaman bir badem kütüğünü yarıyordu. Kızı karşısında öyle solur görünce, aylardır içinde yaşattığı korkularıyla, bir anda olanı biteni anladı. Baltasını elinden attı. Küçük incirin dalına astığı ceketini kaptığı gibi Zeliş’e doğru atıldı.

On beş gündür çardaktan, iki yüz adım ötedeki Topal Avni Bey’in damına taşınmışlardı. Çardakları boştu. Anası, kardeşleri damdaydılar. O iki üç gündür hava açtıkça çardağın önünde yazdan kalma bir badem kütüğünü parçalıyordu.

Yanına vardığı zaman Zeliş:

– Geldim! dedi sadece…

Alsa, anasının yanına götürse, bütün yaz ortada dönen sözlerden sonra, anası, Zeliş’i tatlı karşılamayacakmış gibisine geldi. Anasının hoş karşıladığını kabul etse, bu defa da ayrı bir tasa; ardından bir saat geçmez, anası babası yanlarına jandarmayla bekçiyle gelirler, kapıyı vururlar, Zeliş’i alırlar giderlerdi. Zeliş’i kimsenin bir daha elinden alamayacağı bir yer?

Elinden tutup çekti:

– Yürü…

Tarlanın gerisinde yükselen tepeye doğru yola düştüler. Az sonra nefes nefese tepeye vardılar. Tepede, erguvan, mersin kümeleri arasında biran durdular. Arkalarında bıraktıkları ovaya baktılar. Çok uzakta, Dörtyol ağzında bir otomobil duruyordu. Etrafında adamlar vardı. Fettah’ın damı önünde bir koşuşma başlamıştı. Hafif hafif esen rüzgârın, anasının “Zeliş! Zeliş!” diye seslenişini, kendilerine kadar ulaştırdığını duyuyor gibi oldular… Gözlemecilerin tarlasındakiler damlarından fırladılar… Yaşar’ın, Fettah’ın damına doğru koştuğunu gördüler.

Aşağıda gürültü patırdı büyüyecek gibi görünüyordu. Kaybedecek vakitleri olmadığını kestirmeleri güç değildi. Helvacı boğazına doğru inmeye başladılar.

Zeliş’in anası sağa sola bir iki defa “Zeliş, Zeliş” diye seslendi. Aranmasını uzatmadı, ilk anda yüreğine düşen bir korkuyu açığa vurarak Kadıovacıklıların tarafına yürüdü:

– Kaçırdılar kızımı! Kaçırdılar masumumu!

Kadın beti benzi uçuk, koşuyordu.

Fettah’ın karısı, kızları, aşağıdan gelen Yaşar, ardından yetiştiler. Kalabalık Kadıovacıklıların tarlası önünde durdu. Kadın etrafına boş yere bakındı. Fettah’ın karısına döndü:

– Gözleri körolasıcalar! Büyücüler! Cadılar!

Yolun üstbaşındaki tarlada, iki yüz adım ötede, gürültüyü duyan Cemal’in anası, kız kardeşleri damlarından çıktılar. Olandan bitenden habersiz, aşağıdaki kalabalığa doğru az yaklaştılar.

Zeliş’in anası atıldı:

– Cadılar! Uğursuz suratlılar! Kızımı verin!..

Fettah’ın karısı kadını önledi. Deminden beri etraftaki işaretleri, bırakılmış baltayı, ayak izlerini inceleyen Yaşar, Kadıovacıklılara doğru beş on adım ilerledi:

– Cemal nerede?

Cemal’in anası, kardeşleri şaşkın birbirlerine baktılar, iki büyük kız biraz daha yaklaştı:

– Aşağıda, orada odun yapıyordu…

– Orada yok mu?

– Yok! Olsa sizden sorar mıyım? Ne yana gittiğini görmediniz mi?

– Ne olmuş?

– Zeliş’le kaçmışlar!..

Cemal’in anası olanı öğrenince yerinden hışımla döndü:

-Yandı oğlum! Yandı! Yaktılar oğlumun başını! Yaktılar gözleri körolasıcalar! Oynaklar!

Cemal yüz, iki yüz adımda bir dönüp gerisine, Zeliş’e baktıkça kız onu ardından itiyordu:

– Yürü, yürü! Sen, beni düşünme!..

Helvacılar’dan, Kuşçular’ın gerisine Saraptallar’a indiklerinde vakit ikindiyi geçiyordu. Oradan öteye arazi düzdü. Nereden bakılsa her tarafı görülüyordu, önlerinde bir yol Kuşçular’a geri dönüyor, bir yol Saraptallar’dan Ebiller’e ilerliyor, bir yol solda Çobanpınarı’na doğru uzuyordu.

Çobanpınarı yüksek, pırnallık, zeytinlik tepeler arasında, boğazda kalırdı. O tarafta peşlerine düşenlerin gözlerinden kolaylıkla kaybolmalarına yardım edebilirdi arazinin durumu. Yarım saatte Çobanpınar’ı tutabilseler!

Çobanpınar yolunu tuttular. Hızlarını kesmeden yürüyorlardı. Vücutlarını hafifçe ter basmış ıslanmışlardı. Zeliş başörtüsünü hafif gevşetmiş, Cemal’i şaşırtan bir hızla yürüyordu.

Bir çeyrek daha gittiler. Önlerinde yol bir daha çatallandı. Saraptallar’ın üst yanına varmışlardı. Sağa ayrılan bir yol oradan aşağıya doğru, gene Ebiller’e gidiyordu. Bu yol aşağıda bıraktıkları yolla bir zaman sonra birleşirdi.

Önlerindeki yol yükselmeye başladı. Cemal yükselmeye başladıklarından az sonra, geride, iki kurşun atımı uzakta, Kör Fehmi ile yanındakilerin yaklaştıklarını gördü. Geriden gelenler kendilerinden daha hızla yürüyorlardı muhakkak ki! İzlerini kaybetmeleri lazımdı!

Çobanpınarı’na varmadan geriden gelenlerin gözünden kaybolduktan ilk dönemeçte, sağlarından yükselen pırnallık çetirlik bir tepenin bayırını tırmanmaya başladılar. Tepe, hemen hemen hiç yağmur .tutmamıştı. Killi kireçli toprak küçük çakıl parçalarıyla örtülüydü.

Bir zaman sık, adam boyuna yaklaşan pırnallar, ellerini, ayaklarını sıyıran çetirler arasında yürüdüler. Çobanpınarı Deresi solda aşağılarda, Çobanpınarı gerilerinde kaldı. Daha ileride çetirler seyrekleşti. İlerlemeleri kolaylaştı. Bayırı uzunlamasına aşıp da, öbür ucuna vardıkları zaman, Kör Fehmi ile aralarında aşılması güç bir çetirlik bırakmışlardı. Üstelik kendilerinin tepenin ne tarafına uzaklaştıklarını kestirmeleri kolay olmayacaktı.

Bayırın öbür ucunda, Ebiller’in bitiminde, Ukuf’un başladığı düzlüğe indiler. Gün aksama varacaktı neredeyse, önlerinde, tarladan tarlaya damlan, çardaklarıyla uzanan Efiller, Ukuf ovaları vardı daha aşılacak!

Oduna indiği günlerden, karış karış tanıdığı, bildiği yerlerdi hep ilerledikleri arazi. Ukuf’u, Ören’i geçtikten sonra, Ömerali mevkiine yakın harap bir kilise geliyordu aklına. Geceyi geçirebileceklerini ilk düşündükleri yer bu kilise oldu. Ömerali’ye oduna gittikçe, yolun yüz adım kadar sağında gözüne ilişirdi her seferinde. Bazen gidip bakmak isteğine kapılır, önünde giden hayvanını durdurmaya kalkmazdı nedense. Rum zamanına ait hikâyeler işitildi. Kaçıp, bu kiliseye saklanan katiller, suçlular…O zamanlar bîr papaz kapışma gelen jandarmaya “Yok, görmedim” dermiş sordular mı. Şüphesiz bu hikâyeler yüzünden hatırlıyordu o boş kiliseyi… Ama daha en az iki saat yürümeleri gerekirdi o kiliseye kadar.

Ukuf’tan Ören’e giden eski bir bağ yolunu tuttular. Yol zeytinli bir tarlanın kıyısından ilerliyor; sağında, iki metre kadar aşağıda kalan başka bir tarladan erguvan kümeleriyle ayrılıyordu. Yanlamasına inişliydi. Sol taraftan gelen sular, olduğu gibi aşağıya tarlaya akmışlar, yol hiç çamur tutmamıştı.

İkisinin de yanakları al aldı. Adımları yaklaşan akşamın verdiği güven, uyuşuklukla ağırlaşmıştı. Yüz iki yüz adım kadar ilerlediler. Cemal döndü, gerilere baktı. Vadi gölgeler içinde kalmıştı. Güneş, ileride Yağcılar tepelerindeki zeytinliklerin gerisine doğru kayıyordu. Gerilerindeki yolda kimselerin yaklaştığı görülmüyordu. Yanlarına baktı. Oturabilecek bir yer arıyordu. Zeliş’le göz göze geldiler. Kız kulaklarının ucuna kadar kızardı. Başını önüne eğdi.

Cemal yüreğinin hızla çarptığını, nefesinin kesildiğini farketti. Zar zor yutkundu. Dönmek, yola devam etmek istedi, edemedi. Tekrar yutkundu. Etrafta ne gelen vardı, ne giden hâlâ. Zeliş’e baktı; göğsünün hızla kalkıp indiğini gördü. Kız saçlarının dibine kadar kıpkırmızı olmuştu. Yüreği daha hızla vurmaya başladı. Bütün yüzünü ateşler bastığını sandı. Zeliş’i birden bileğinden kavradı. Kendine doğru hızla çekti.”

( Necati Cumalı, Zeliş, Cumhuriyet, İstanbul )

Necati CUMALI (1921-2001) Hikâye, roman, şiir.

İzmir Urla’da büyüdü, İzmir’de orta okul vi lisede okudu, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirince avukatlıkla ve yazarark geçimini sağladı. Urla, Makedonya ve İstanbul’u insan ve sorunlarıyla anlattı.

Hikâye : Susuz Yaz, Makedonya 1900, Dila Hanım. Roman : Tütün Zzamanı-Zeliş, Aşk da Gezer, UçMinik Serçem(çocuk), Viran Bağlar.Oyun : Mine, Nalınlar, Derya Gülü. Şiir : Güzel Aydınlık, Aşk Yalnızlıktır.

(10959)