Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hep O Şarkı

0
1410

TANITIM: Tarihsel, dönem, aşk romanı

 

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

MÜNİRE, CEMİL, NAFİ MOLLA, HAKKI PAŞA, RÜKNETTİN MOLLA

 

OLAY DİZİSİ: “

 

 

Faik Paşa, döneminde iyi yetişmiş bir Tanzi­mat paşasıdır. Geleneklere bağlı fakat konak yaşamını iyi bilen nazik bir adamdır. Kızı Münire’yi gözü gibi se­ven, Faik Paşa’nın yakın arkadaşı Hakkı Paşa konak komşusudur. Hakkı Paşa’nın oğlu Cemil ile Münire ço­cukluk arkadaşıdır. Münire çocukluğundan beri Cemil’i sever. Cemil yenileşmenin etkisiyle uçan bir hayat ya­şar fakat Münire’ye karşı ilgi duymaktadır. Evlenme ya­şına gelince Cemil, Münire’yi babasından istetir. Ancak Faik Paşa, çapkınlığıyız ün yapmış, yakın arkadaşının oğlu Cemil’e bu yüzden kızını vermez. Münire yetişme tarzına göre babasının kararlarına saygılıdır. Münire babasının vermiş olduğu karara uyarak Molla Nafi’nin oğlu Rüknettin Molla ile evlenir. Münire, geldiği Molla Nafi’nin konağının kurallarının babasının konağına uy­madığından Rüknettin Molla’nın evdeki silik hayatın­dan sıkılır, kendini yalnız hisseder. Konağa gelen Zeyrekli Fatma Hanım onu Cemil’le gizli gizli tekrar buluş­turmaya başlar. Rüknettin Molla, konaktaki hizmetçi kızlara gizli gizli tecavüz eder. Duyulmasın diye hizmet­çiler sık sık konaktan atılır.

Fakat evlendikten sonra konaktaki bir Habeşli kızı hamile bıraktığı ortaya çıkınca babasının evine döner. Cemil’le yeniden görüşmeye başlar, özellikle bu buluşmaları Münire’nin halası Şahende Hanım sağlar. Bu sı­rada Cemil’in bir sultanla evlenme teklifini reddetmesi sebebiyle babası Hakkı Paşa, padişahın gazabına uğ­rar. Anadolu’ya sürülür. Cemil de babasıyla Anado­lu’ya gider; Kocasından boşanan Münire halasının evi­ne gelir; fakat yapılacak bir iş yoktur. Münire uzun süre bu aşkın acılan içinde yaşarken Cemil Anadolu’da evle­nir. Münire’yi unutmaz fakat yirmi beş yıl sonra çök­müş Cemil ile karşılaşan Münire hayal kırıklığına uğ­rar, içindeki aşk ateşi söner.” (M.Okan BABA, age. s. 62-63)

 

ELEŞTİRİ DEĞERLENDİRME:

 

Yakup Kadri’nin son romanı Hep O Şarkı 1956’da yayınlanır. Bu roman Münire Hamm’ın kişiliği etrafın­da oluşturulmuştur. Yaban romanındaki gibi konu bir hatıra defterinden alınmıştır. Yazar bunu belirtmek için romanın isminin altına “Bir eski devir hanımının defterinden” kaydını koymuştur. Roman basit bir aşk hikâyesine dayandırılmıştır. Fakat Münire Hanım’ın üç padişah döneminde yaşadığını, sultan Abdülmecit’in onuncu cülus şenliği gecesinde doğduğunu, dör­düncü padişah döneminde yirmi yıldır yaşadığını an­latması bize romanın zaman kesitini vermektedir. Sul­tan Abdülmecit Tanzimat’ı başlatan padişahtır. Dör­düncü sultan ise II. Abdülhamit’tir. Yakup Kadri, bu en son romanıyla yenileşme hareketinin yüz yıllık tari­hini böylece romanlaştırmış olur. Bu roman yenileş­menin toplum üzerindeki etkilerini anlatır. Hep O Şar­kı o dönemin aile ve evlilik anlayışını Münire’nin baba­sı Faik Paşa; yeni hayatı, Hakkı Paşa’nın oğlu Cemil temsil eder. Bu iki aile dönemin bütün Özelliklerini ta­şıyan konak hayatını temsil ederler. Nafî Molla ve aile­si ise yeni yetme toplumda yer almak çabasında olan bir konağı temsil eder. Münire bu iki yaşam biçimi arasında kalan, sosyal baskının kurbanı bir hanımdır.

 

Yakup Kadri, diğer eserlerinde olduğu gibi toplumun kötü yönlerini eleştirirken dikkati belli tipler üze­rinde topladığı görülür. Bütün olaylar, zamanın anla­yışı nedeniyle ailesinin baskısı yüzünden geleneğe” uyularak yapılan yanlış evlilik üzerine kurulur. Romanda iki ailesinin hayat anlayışı ve yaşam biçimi farklıdır. Münire bundan çok sıkıntı duyar. Münire, sıkıntılarını azaltmak için Şahende Hanım’a başvurur. Devrin eğlence yönünün Şahende Hanım ve çevresi temsil eder. “Bu roman, bir aşk hikâyesinden ziyade bir devrin yaşayış tarzına ışık tutar… Böylece Yakup Kadri, romanda ele aldığı zihniyet farklılığının sebep olduğu çatışmanın, Tanzimat’la birlikte aile ve toplum hayatımızda ortaya çıktığını ifade eder.”(Şerif Aktaş, Yakup Kadri Karaosmanoglu Ankara-1987)

 

 

 

METİN: MÜNİRE’NİN ÇOCUKLUK YILLARI

 

“Otuz beş yıl… sahi, o kadar oldu mu?.. Hey Münire hey; kendine gel! Neden olmasın? Ben, ne zama­nın insanıyım? Şu gözler, üç padişah devri gördü. Dördüncüsünü de yirmi yıldan, beri yaşamaktayım. Dört padişah… Anneciğim söylerdi: Ben, rahmetli Sultan Abdülmecit’in onuncu Cülus şenliği gecesi dünya­ya gelmişim.” Demek ki, o vefat ettiği ve yerine Abdülaziz efendimiz tahta çıktığı yıl on bir on iki yaşlarında koskoca bir kızdım. Ondan on beş yıl sonra, Fer’iye sarayını kana boyayan ve zavallı babacığımın felâketine sebep olan faciayı ise dün olmuş bir vak’a gibi hatırla­rım.

 

Bu, bir ömür değil, bütün bir tarih… Şu halde ne­den şaşakaldım, otuz beş yıl derken? Otuz beş yıl, hâttâ belki daha ziyade oldu. Zira, ben, Cemil Beyi ne vakit sevmeğe başladığımı bilmiyorum. Onu, belki yedi yaşımdan, belki beş yaşımdan beri seviyordum da farkında değildim. Öyle ya; annemle birlikte Hakkı paşa­lara her gidişimizde yahut onların bize her gelişlerinde niçin o kadar telâşa düşerdim? Niçin dadım bana en­tarilerimin en güzelini giydirsin, tepeliklerimin en süs­lüsünü taksın isterdim? Niçin incecik parmaklarımla saçlarımın lülelerini durmadan büker kıvırırdım? Bayram günleri, ilk işim niçin soluk soluğa Cemil Beyin annesiyle babasının ellerim öpmeğe koşmak olurdu? Hakkı paşa beni dizine oturtup:

 

– “Hele şu küçük yosmaya bakın! Hele hele şu küçük yosmaya..” diye okşar severken niçin o kadar ifti­har duyar ve yan gözle, gizliden gizliye – sanki onun da bu fikirde olup olmadığını anlamak istermişim gi­bi Cemil Beyi süzer dururdum? Ve halinde beni be­ğendiğini gösterir bir emareye rastlayıncaya dek niçin yürekceğizim tıp tıp atardı?

 

O, bazen beni hiç görmezlikten gelirdi yahut da, beni hiç beğenmemiş gibi davranırdı. O vakit ne yosmalığımdan, ne bayram sevincimden eser kalırdı. Dünya, gözümde zindan kesilirdi. Dudaklarım bükü­lüp bükülüp âdeta ağlamaklı olurdum, niçin? Ve onu kıskanırdım. Onu, oğlan olsun, kız olsun bütün arka­daşlarımdan kıskanırdım. Kaç kere akraba veya kom­şu çocukları ile hep bir arada gülüp oynarken Cemil Beyin içimizden herhangi biriyle benden fazla meşgul olduğunu görür görmez nice mızıkçılıklar, küskünlük­ler çıkarmışımdır. Hele bir defa sekiz yaşında var mıydım, yok muydum bilmem ona öylesine kızmıştım ki, günlerce, haftalarca yüzüne bakmamıştım. Barış­tıktan sonra da onunla bir türlü eskisi gibi samimi olamamıştım. Meselâ Cemil Beye hep “Cemil Ağabey” demekte iken bu vak’a üzerine, işi resmiyete döküp onu Cemil Bey diye çağırmaya başlamışımdır. Bu vak’a dedim. Ah çocukluk ah! Ne tatlı ne mes’ut za­manlar imiş o da kadrini bilememişim:

 

Bir yaz günü, bizim yalının arka tarafındaki koru­da beş on arkadaş körebe oynuyorduk. Aramızda her vakit ki gibi, Cemil Bey de vardı. Onsuz zaten ne ada­makıllı bir oyun tertip etmesini bilirdik, ne de tertip edilen oyundan tam manasıyla bir tat çıkarmasını. Cemil Bey bütün arkadaşlarımın en büyüğü değildi ama, bilmem neden hepimiz üstünde öyle bir alıp sü­rükleyici tesiri vardı ve hiç yoktan türlü eğlenceler ica­dında ve bizi durup dururken bir kahkaha, bir çığlık kasırgası haline sokuvermekte o kadar hüner ve mari­fet sahibiydi ki, bazen seyrimize gelen büyükleri bile gülmekten katıltırdı,

 

Cemil Bey, emsalsiz bir taklitçiydi de. Kâh kuşlar gibi ötmeğe, kâh kediler gibi miyavlamağa, kâh deniz­den geçen sandalcılarla sokak satıcıları gibi sesler çı­karmağa başladı mı bunları, asıllarından ayırmak çok defa, yalnız bizler için değil, hâttâ o seslerin sahipleri için bile mümkün olmazdı. Evet, o ötmeğe başlayınca çok defa kuşların etrafında uçuştuklarını veya kon­dukları dallar üstünden ona cevap verdiklerini hatırla­tırım. Ve yine çok defa, kedilerin onun miyav miyavlarına duvar diplerinden, dam kenarlarından kulak kabarttıklarını da görmüşümdür.

 

Cemil Bey, ne kadar da kıvrak ve çevikti! Bütün saklambaç ve kovalama oyunlarımızda onu bir kere yakalayabilmek hiç birimize nasip olmamıştır. Hep ha­va cıva gibi elimizden kaçar giderdi. Ve bir yere bak­landı mı kimseler bulup çıkaramazdı.

 

Nasıl oldu da o gün, körebe oyununda gözlerim sımsıkı bağlı olduğu halde onun, Emirgân İmamının kızı Sıdıka ile birlikte sinip gizlendiği yeri bulmuştum? Ah, keşke bulmaz olsaydım. Elim, kocaman fıstık ağa­cının arkasına doğru uzanırken keşke taş kesilseydi de birbirine yapışmış gibi duran o iki kafaya değdiği vakit hiç bir şey hissetmeseydim, hiçbir şeyin farkına varmasaydım. Fakat, işte kader hayatımın ilk hayal inkisârına sekiz yaşında uğramakmış. Parmaklarımın ucu, sert ve sık örgülü bir kız saçıyla bir erkek çocuk fesinin ipek püskülüne dokunur dokunmaz acı bir şüphe ile irkilerek hemen gözlerimi örten mendili sıyı­rıp attım. Bir de ne göreyim; Sıdıka kollarını Cemil be­yin boynuna atmış ve onunla âdeta koyun koyuna, sarmaş dolaş bir vaziyette! Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, bu manzara karşısında ilk duyduğum his ne öfke, ne kıskançlıktı. Sadece şaşırıp kalmıştım ve utancımdan ne yapacağımı bilemeyerek ellerimle yüzü­mü kapamıştım. Neden şaşırmıştım? Neden utanmış­tım? Bunu kendi kendime hâlâ izah edemiyorum. İki çocuğun, hâttâ iki büyük insanın bir ağaç dibinde ve­ya herhangi bir başka yerde birbirine sarılmış olarak görünmesinden ne çıkar? Ben her gece dadımla koyun koyuna yatmıyor muydum? Sabahlan kollarımı anne­min boynuna atarak ona dakikalarca sımsıkı yapışıp kalmıyor muydum? Babam beni kucağına alıp okşadığı zamanlar türlü şaklabanlıklar yapmıyor muy­dum? Çok defa arkadaşlarımla öpüşüp seviştiğimiz ol­muyor muydu? Nihayet, bayram günlerinde Hakkı pa­şa beni dizlerinin üstüne çekip de: “Hele şu yosmaya bakın!” derken niçin utanmak, sıkılmak aklımdan geç­miyordu? Hâttâ… Evet, hâttâ, lalalarımızın refakatinde el ele gezmeğe çıktığımız ve Şehzadebaşı’nın kalabalığı içinde kaybolup da hiç tanımadığımı yaşlı bir ha­nımefendiyle bir beyin bizi evlerine götürdükleri bir do­nanma gecesi, Cemil Beyle tâbesabah bir yatakta yat­mamış mıydık? Gerçi, o tarihte ben dört beş yaşların­da bir minicik bebektim. Cemil Bey de sekizine basmış mıydı bilemiyorum. Fakat beni üst üste okşayıp Öptü­ğünü ve: “Korkma, ağlama. Şimdi eve haber verecekler bizi gelip alırlar” diye teselliye çalıştığını pek iyi hatırlı­yorum.

 

Ah o gece! Meğer o, bizim tam manasıyla ilk ve son vuslat gecemizmiş. Her neyse; sırası gelince belki bu maceradan da daha uzun bahsederim. Şimdi, tekrar körebe hikayesine gelelim. Evet; bu halde, Sıdıka ile Cemil Beyin fıstık ağacı dibindeki halleri bana neden o kadar büyük bir ayıp gibi göründüydü? Dakikalarca neden başımı çevirip yüzlerine bakamadımdı? İşte, on­lar sanki bir şey olmamışçasına tekrar oyuna başla­mışlardı. Sıdıka, benim yere attığım mendille gözlerini bağlamış, gülerek zıplayarak ortaya çıkmıştı. Cemil Bey, bana işaret ediyordu. Eliyle “Gel, gel. Beraber saklanalım,” demek istiyordu. Bense yeninden kımıl­damıyordum. Ondan. Sıdıka’dan, herkesten ve hâttâ kendimden iğreniyordum. Bir an evvel bu suç yerin­den kaçıp kurtulmak istiyordum.

 

Derken üstüme derin bir hüzün çöktü ve başımı aynı fıstık ağacına dayayarak sessiz sessiz ağlamağa başladım. Çocuklar sırayla gelip bana soruyorlar: “Ne oldu sana, Münire? Ne oldun?” diyorlardı. Ne olduğu­mu ben de bilmiyordum ki, onlara cevap vereyim. Bi­raz önce dediğim gibi içerimde ne bir hınç, ne bir öfke vardı ve demin sadece hayrete, utanca atlfettiğim his ise şimdi bir acımaya inkılâp etmişti. Evet, ben şimdi Cemil Beye acıdığımdan ağlıyordum. O, bana, ağır bir kazaya uğrayıp her tarafı sakat olmuş veyahut bir ba­tağa düşmüş de hiç temizlenmeyecek derecede kirlen­miş gibi geliyordu. Yürüyüşünü, koşuşunu, oturup kalkışını masallardaki perilerin hareketleri gibi seyret­meğe ve rugan ayakkabılarından mavi renkli ipek püs­külüne kadar kılık ve kıyafetinin her teferruatına hayran olmağa alıştığım bir erkek arkadaşımın, nazarım­da, birdenbire, bu hale girişinden daha büyük bir felâ­ket tasavvur edemiyordum. Nitekim, bu felâkete sebep olan Sıdıka yanıma sokularak ve sırtımı okşayarak o mahalle kızı şivesiyle: “Kaşım, kaşım, bir yerin mi acı­dı?” der demez “Dokunma bana, dokunma bana!” diye öyle bir feryat koparmıştım ki, bütün çocuklar etra­fımdan çil yavruları gibi dağılıvermişlerdi.

 

Bu hâdiseden sonra ise Sıdıka bizim eve artık gel­mez olmuştu. Zaten, annem onunla düşüp kalkmama pek taraftar değildi. İkide bir “Canım, bu koskoca kı­zın sizin aranızda işi ne?” diye sorar dururdu ve Sıdıka’nın bizden üç dört yaş büyük olmasındaki mahzu­ru zira Cemil Bey de aşağı yukarı onun yaşında idi -pek anlamadığımı sezerek ilâve ederdi:

 

– “Hem de görüyorsun; durmadan sakız çiğniyor. Anası babası yerindeki kimselerle bile senli benli ko­nuşuyor. Üstüne başına ise hiç bakmıyor.”

 

Fıstık ağacı vak’ası üzerine onu kovmaktan beter edişimde belki bu sözlerin de bir tesiri olmuştur. Fa­kat doğrusu, ben bu işi istemeyerek yaptım. Yaptıktan sonra da epeyce derin bir pişmanlık duydum. Anne­min, her haliyle bu hareketimi beğenir görünmesi ve ve yüzüme “Aferin kızım, çok iyi etmişsin.” der gibi ba­kışları bile uzun bir müddet bu acı hissi yüreğimden silemedi.

 

Zira, ben çok arkadaş canlısıydım. (Şimdi, etrafım­da arkadaş ve dost diyebileceğim pek az kişi kalmış ol­makla beraber hâlâ da öyleyim ya!) Hele gönül kır­maktan daima ödüm kopmuştur. Çünkü elimden böy­le bir kaza çıktığı vakit asıl kırılıp dökülen benim gön­lüm olmuştur. Bunun için değil midir ki, Cemil Beyle şu otuz yıllık kalp macerasından ona bir kere olsun, herhangi bir acı sitemde bulunmadım. Sebep mi yok­tu? Vesile mi vermemişti? Belki evet, belki hayır… Bu hususta hâlâ kafi bir hükme varamıyorum. Yalnız di­yemem ki, Cemil Bey, bana karşı daima istediğim gibi hareket etmiştir. İlk sevişme devremizde dahi, diye­mem ki, o benim üstüme hiç bir gül koklamamıştır. Zaten bu kadar sebat, bu kadar vefa hangi erkekte bu­lunur? Hele o erkek Hakkı paşanın oğlu gibi hayata ilk adımlarını attığı günden itibaren etrafı çepeçevre ka­dınlarla çevrilip de bütün hareket serbestisini kaybet­miş bir genç ise…

 

Ben bunu anlamayacak kadar bön bir kız değildim ve onun içindir ki, Cemil Beyi fıstık ağacı dibinde Sıdıka ile yakaladığını vakit olduğu gibi, hemen her hata­sında mazur bulmuşum. Kim bilir belki hayatım bo­yunca beni böyle bir geniş müsamahaya sevkeden hâ­dise de bu ilk tecrübemdi. Zira, o işte Cemil Beyin hiç bir kabahati olmadığını gözümle görmüştüm; Sıdıka, boynuna öylesine sımsıkı sarılmıştı ki, ondan sıyrılıp kurtulmak için âdeta pençe pençeye bir güreşi göze al­mak lâzım gelirdi. Cemil Bey ise – hele bir kıza karşı böyle sert ve kaba muamelelerde bulunabilecek çocuk­lardan değildi. Büyüğüne olsun, küçüğüne olsun, kar­deş veya akranlarına olsun, herhangi bir saygısızlık gösterdiğini, sevgiden, şefkat ve nezaketten ayrıldığını hiç hatırlamam. Cemil Bey o kadar da uysal ve yumu­şak mizaçlı idi ki, ağzından bir kerecik “Hayır, olmaz!” sözünün çıktığını işiten yoktur sanırım.

 

İşte, Cemil Beyin, çocukluğunda Sıdıka’dan başlayarak bütün gençliği boyunca yakasını türlü türlü kız ve kadınların pençesine kaptırıp gidişi ve adının uçarı­ya, çapkına, hovardaya çıkışı da fikrimce, bu huyu­nun, önüne geçilmez bir neticesi olsa gerektir.

 

Ama şu var ki, benim de bu yüzden çekmediğim cefa, duymadığım acı kalmadı ve her ikimizin felâketi­ne başlıca sebep de onun bu şöhreti oldu. Evet, başlı­ca sebep… Yoksa, babamın, Hakkı Paşalar tarafından edilen ısrarlara, yalvarıp yakarmalara rağmen beni Ce­mil Bey’e vermek istemeyişini başka neyle izah edebi­lirdim? Hakkı Paşalarla bizim aramızdaki münasebet yalnız yalı komşuluğundan ibaret değildi. Biz âdeta bir aileden gibiydik. Gece gündüz ya biz onlarda ya onlar bizdeydi. Bundan başka, ben, nasıl Cemil Beyle çocuk­luk arkadaşı idiysem babamla Hakkı Paşa birlikte bü­yüyüp yetişmişler; hâttâ birlikte tahsil ve terbiye görmüşler, en aşağısından en yükseğine kadar devlet mansıplarının bütün basamaklarını yan yana beraber çıkmışlardı. İşte, babam Cemil Beyle evlenmeme rıza göstermemekle böyle eski ve sıkı dostluk hukukunu çiğneyip geçmek zorunda kalmıştı.

 

Zira o da, herkes gibi, Cemil Beyin havai bir genç olduğuna inanıyordu ve biricik evlâdını, – hele benden bir kaç yaş büyük erkek kardeşinin ölümünden sonra, üstüne titrediği biricik evlâdını – kendi dostluk huku­kuna feda etmek istemiyordu. Bundan başka, sanıyo­rum ki, Cemil Beyle benim aramda bir gönül macera­sının da başlamış olduğunu sezmişti. O zamanın te­lakkilerine göre ise, böyle bir şeye ancak büyük bir ayıp ve rüsvalık nazariyle bakılırdı. Zavallı babacığım, bunun bütün kabahatini de mutlaka Cemil Beyin üs­tüne atmış ve hâttâ belki onu bir ırz düşmanı sanmış olacak ki, Hakkı Paşaya bir mektupla kafi red cevabı­nı verirken oğlunun beni “Baderna rahat bırakması” için “kendisine nesayihi lâzımede” bulunmasını da rica etmişti ve…

 

İşte, gene ipin ucunu kaçırdım! Bütün bunları sı­rası gelince anlatmalı değil mi idim? Ben size henüz çocukluğumdan bahsediyordum: Körebe oyunu. Fıstık ağacı vak’ası. Emirgân imamının kızı Sıdıka. Gerçi, hi­kâye etmeye çalıştığım şu sergüzeştle bu gibi teferrua­tın doğrudan doğruya bir alâkası yok amma, bunu ya­zarken size hiç değilse yalımızın nerede bulunduğunu öğrettim sanırım. Evet, bizim yalı ile Hakkı Paşaların yalısı, Emirgan’ın biraz aşağısında, Baltalimanı’na ya­kın bir noktada idi. (İdi diyorum. Zira, şimdi her iki yalının yerinde yeller esiyor.) Küçük koya doğru yan yana uzanan tahini boyalı bu çifte bina, birbirinden oldukça yüksek bir bahçe duvarlarıyla ayrılmış olmak­la beraber, denizden geçenlere tek bir yalı gibi görünür ve Faik Paşalarla Hakkı Paşaların bir çatı altında hep birlik yaşadıkları zannı verirdi. Hakikatihal de bunun pek zıddı değildi ya. O yüksek bahçe duvarının ortasında bir aralık kapı vardı ki, babamın, taliplerime red cevabını verdiği menhus güne kadar daima açık dururdu ve oradan her iki evin halkı efendi, hanım, bahçıvan, ayvaz, uşak, vesaire birbirleriyle geceli gün­düzlü haşır neşir olmak imkânını bulurdu.

 

Hiç unutmam: Cemil Beyin büyük kardeşinin sün­net düğünü akşamı da babam önde annemle ben ar­kada komşularımızın davetine bu kapıdan geçerek git­miştik. Ama, ne akşamdı o akşam! Her ağacın dalına kimbilir kaç mumluk fanuslar öbek öbek asılmış bir takma kafesle ikiye bölük geniş mermer taraçaya sof­ralar kurulmuş. Bir yanda saz takımı, öbür yanda kö­çekler, hokkabazlar yer almış. Çocuklara ayrılan bir köşeye Karagöz perdesi kurulmuş ve şimdiden bütün bahçe, sed sed, öyle bir kalabalıkla kaynaşmakta idi ki, insan nereye bakacağını bilemiyordu. Hele ben -bu, ilk feraceye girip yaşmak tutunduğum günün ak­şamı olduğu için – büsbütün şaşkına dönmüş bir hal­de idim. Vücudumu, belden ve kalçadan sımsıkı sa­ran, peşleri ikide bir ayaklanma dolanan kat kat, büzme büzme canfes kılıfın içinde hareket Serbestliği­mi tamamıyla kaybetmiş bulunuyordum ve annemin bin ihtimamla tepeme kondurduğu papazihotoz yerinden oynayacak, yahut da, hotoza ensemden küçücük iğnelerle iliştirdiği yaşmak kayıp düşecek diye başımı ne sağa, ne sola çevirebiliyordum. Taş bebek gibi dim­dik, kaskatı bir şey olmuştum. Halbuki, bir iki sene evveline gelinceye kadar bu kapıdan bu bahçeye bir sincap çevikliğiyle girer çıkardım. O esnada da gene öyle yapasım geliyordu. Fakat, ne mümkün! İşte, belki de çocukluğumdakinden daha büyük tehalükle bir an evvel Cemil Beyi görmeğe can attığım halde, gözlerimi bile istediğim gibi kullanamıyordum. Hep önüme ba­karak annemin yanı sıra ağır ağır yürüyordum. O, pek belli etmek istemiyordu amma, sanırım bu tavır ve edama gülmekten kendim güç zaptediyordu. Nitekim, babam, harem dairesinin dış eşiğinde bizden ayrılıp selâmlık tarafına gider gitmez durdu ve beni tepeden tırnağa bir iyi süzdükten sonra gülümseyerek:

 

– “Bu ne hal Münire?” dedi.

 

“Neden kendini o kadar sıkıyorsun? Neden öyle acemi halayık gibi dimdik duruyorsun?”

 

Annemin beni acemi halayığa benzetişine ilk anda epeyce kızmıştım amma, içeriye girip de büyük sofa­nın bir köşesinde, bizden önce gelmiş misafirleriyle oturmakta olan Hakkı Paşanın haremi Hanımefendiye doğru yürürken gerçekten bir acemi halayıktan farkını olmadığını ben de anlamıştım. Sanki, bu eve ilk defa geliyormuşum; sanki bu Hanımefendiyi ilk defa görüyormuşum gibi ne yapacağımı şaşırmış kalmıştım. Yerden temennan mı edecektim? Yoksa her vakitki adetim üzere eğilip elini mi öpecektim? Bilemedim. Her iki selamlaşma tarzı da – biri hotozumun, öbürü yaşmağımın selâmeti bakımından – tehlikeli bir hare­ket gibi görünüyordu bana. Bereket versin ki, Hakkı Paşanın Hanımefendi, yerinden kalkıp misafirlerinin çemberini yararcasına bir tehalükle bizi sofanın orta­sında karşılamış ve annemle öpüşür öpüşmez hemen bana dönerek kollarımdan tutmuş; bir müddet, uzun bir müddet, beni hayran hayran seyrettikten ve “Aman Yarabbim; ne de yakışmış kızımıza şu sedefi ferace!” dedikten sonra beni kendine doğru çekmiş, yaşmağı­mın üstünden yanaklarıma iki uzun öpücük kondur­muştu. Bu suretle ne yerden temennan etmeme, ne de eğilip elini öpmeme vakit bırakmamıştı.

 

(Yard.Doç. Dr. M.Okan BABA, Yakup Kadri Karosmanoğlu, Toker Yayınları, İstanbul 2002, s. 161-169)

 

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974). Dönem romancısıdır. Tanzimat’tan (1839) Demokrasiye geçişe (1950) kadar Türk aydınlarının siyasi, sosyal, kültür yönündan değişimlerini işler. Bireylerin önde görüldüğü eserlerinde dönemin özelliklerini de vurgular.

 

HİKAYE: Milli Savaş Hikayeleri, ROMAN: Kiralık Konak, Yaban, Ankara. ANI: Anamın kitabı, Vatan Yolunda, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.

(14870)