Uluç Reis, Halikarnas Balıkçısı

0
801

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

ULUÇ (ALİ) REİS, ZEHRA, HATÇE, EMİLYA, DON LOUİS, TURGUT REİS,

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

İtalya’da doğan ünlü Türk denizcisi Uluç Ali, bir Türkmen kızı olan ve İtalya’ya kaçırılan Kara Perçim’le, İtalya kıyılarına saldıran ve yaralı olarak bu kıyıda kalan Aydınlı korsan Ali’nin oğludur. Frappa tarafından İtalya­’ya kaçırılan Kara Perçim, oğlu henüz çocukken ölür. Kısa bir süre sonra felç geçiren Frappa, Ali’ye iyice yüklenmeye başlar. Bunun üzerine derin bir deniz tutkusu olan Ali, deniz yolu ile İtalya kıyılarından uzaklaşır. Uluç Ali, de­nizciliğe Kara Yusuf un reisliğindeki korsan gemisinde başlar. İspanya sularında Kara Yusuf ile İspanyollar ara­sındaki mücadele sonunda Kara Yusuf un gemisi infilak eder.

Bu çarpışmadan kurtulan Ali, tutsak olarak Don Luis’in Granata’daki çiftliğine götürülür. Bir süre sonra bur-dan kaçmaya çalışırken yaralanır ve kaybolur. Ali, Zehra adlı bir kızın yardımıyla sağlığına ve özgürlüğüne kavu­şur. Zehra, Ali’nin kaçmasına yardım ederken yaralanır ve ölür. Zehra, Ali’nin ilk kez aşkı tanıdığı ve evlendiği kadındır. Ölen eşi Zehra’yı Türk korsan kenti Cezayir’e gömmek üzere yola çıkan Ali, Turgut Reis ile karşılaşır. Bu karşılaşmadan sonra bu ünlü iki denizci hayatlarının son yıllarına kadar birlikte çalışırlar. Bu iki ünlü denizci hayatlarının son yıllarına kadar birlikte çalışırlar. Bu iki ünlü denizci, Anadolu kıyılarını binlerce mil öteden korumak için Batı Akdeniz’de büyük bir hakimiyet kurarlar. Bu durum karşısında İmparator Şarlken, Andrea Dorya kumandasında kuvvetli bir donanma hazırlatır. Gayesi, Kuzey Afrika kıyılarındaki Osmanlı egemenliğine son ver­mek, Cezayir korsan ocağını ortadan kaldırmaktır. Onun niyetini anlayan Barbaros, Turgut Reis ve Uluç Ali ile bir­likte, işe Tunus’u almakla başlar. İspanya ile Osmanlılara karşı birleşen Beni Hıfs sülalesini buradan söküp atar, Venediklilerin elinde bulunan Korfo’yu kuşatır, Güney Sporad denilen on iki adayı alır. Osmanlıların bu deniz üstünlüğü karşısında, Papa III. Paul’un çağrısıyla Andrea Dorya yönetiminde kuvvetli bir Haçlı donanması hazırla­tılır. Bu donanmanın Preveze’ye geldiğini duyan Barbaros, Turgut ve Uluç Ali Reislerin de katıldığı bu çok zorlu ve büyük deniz savaşında Andrea Dorya’yı mağlup eder. Şarlken, uğradığı yenilginin acısını Cezayir’den çıkarmak isterse de başarılı olamaz. Bu sırada Turgut Reis, Korsika’da tutsak edilmiştir.

Aynı yıl Fransa kralı I. Françoise, Şarlken’e karşı Os­manlılardan yardım ister. Kanunînin görevlendirdiği Bar­baros, Uluç Ali ile Tolon’a gider, Ris’i zaptederek Fransa’yı zor durumdan kurtarır. Cenevizlilere yaptığı baskıyla Tur­gut Reis’i serbest bıraktırır. Birbirine kavuşan iki denizci, Turgut Reis ile Uluç Ali, Cezayir’e yerleşirler, Cerbe ada­sını kendilerine üs yaparlar ve Akdeniz’e baskınları devam eder. Bu baskınlara dayanamayan Şarlken, iki reisin ya­kalanmasını emreder. Cerbe adasında yapılan savaşta, Uluç Ali olağanüstü kahramanlıklar göstererek tarihe adını bu savaşla yazdırır. Barbaros’un ölümünden sonra da Akdeniz’de parlak seferler birbirini izler.. Trablusgarp, Malta ve Kıbrıs alınır. Venediklilerin Kıbrıs’ı geri alma gi­rişimlerinin sonucunda, Don Juan başkanlığındaki do­nanma İnebahtı’da Osmanlılara ağır kayıplar verdirir. Uluç Ali’nin yetismesiyle batmaktan kurtulan donanma İstanbul’a döner.

 

Uluç Ali hayatı boyunca dört kez evlenmiş ve bu evli­likleri âşık olduğu kadınlarla gerçekleştirmiştir. İlk eşi, İspanya’dan kaçarken âşık olup evlendiği, ancak kaçışı sı­rasında ölen Zehra’dır. İkinci evliliğini Cezayir’de görüp âşık olduğu Hatçe adlı bir Türkmen kızı ile yapar. Hatçe’den iki de çocuğu olur. Ancak roman içinde Hatçe’nin ne zaman, nerede ve nasıl öldüğü anlatılmadan Uluç Ali’nin üçüncü evliliğini yaptığı Arabella de Madriyaga’dan bah­sedilir. Bu kadın bir İspanyol asilzadesidir. Aşkla başla­yan bu evliliğin devamı ve neticesi hakkında da bilgi ve­rilmez. Uluç Ali, son evliliğini oldukça ilerlemiş bir yaşta gerçekleştirir. Kendisinden hayli genç olan, İspanyol asil­zadesi Don Piyetro’nun kızı Emilya ile evlenir.

 

Son yıllarını Osmanlı Deniz Kuvvetlerini güçlendir­mekle geçiren Uluç Ali Reis, 1587’de ölür. Mezarı İstanbul Tophane’deki Kılıç Ali Paşa  Camiindedir.

 

METİN:

 

Bunların (levent, gemici, kürekçi..) sürüldüğü savaşta ya ölünür ya diri kalınır. Bunlar öldükten sonra sayılırlar ve sayıları toptan bildirilirdi. Bazıları öldürülmemiş, belki de sadece kaçmış veya eser edilmişti. Adamlar ortada yoktu ya. Bu kadarı yeterdi, öldü sayılıverirler, biterdi. Bunlar para değillerdi ki santim santimine hesap edilsinler, ölülerin sayısı ha bin eksik ha bin artık olsundu. Ne çıkardı bundan? İşte bütün bu insanlar boşu boşuna ölmüşlerdi.

 

Ölen bu insanlara çok acımış bir İspanyol yazarı vardı. Adı, Miguel Servantes Savedra idi. Bu insancıl yazar Ciyovanni de Makadonun Markeza adındaki kadırgasında savaşıyordu. Bu kadırga önce yazdığımız gibi Uluc Ali’nin Cezayir donanma­sına karşı harp etmişti. Orada Servantes iki kere yaralandı ve sol elinin hareket kabiliyetini tama­men kaybetti. İşte bu adamdır ki, Lepanto’da iki tarafın ölülerinin acısını duydu ve Donkişot’u yaz­dı.

 

Doğuya ait Battal Gazi ve bunun gibi başka kahramanlık efsaneleri ve masalları olduğu gibi Batının da onlara benzer masalları vardır. Bizimkile­rin bir kılıç çalışında on bin kâfirin ödünü patlat­ması gibi, onlarda da bir hıristiyan bir kılıç çalışıyla on bin müslümanın ödünü patlatır. Meselâ onlar­da da Amadi’nin ve Antar ile Sid’in şövalyemsi kahramanlıkları vardır. Servantes genç yaşında başını bu hayali masallarla doldurmuştu. O da okuduğu kahramanlara benzer kahramanlıklar yapmak için Don Juanın filosundaki savaşçıların arasına katılmıştı. Servantes’in daha çocuk denecek çağ­daki akliyle uygarlık habis devler, ejderler tara­fından yok edilmekle tehdit ediliyordu. İşte Servan­tes aklınca bu devlerin -yani Türklerin- şerrin­den uygarlığı kurtarmaya gidiyordu.

 

Servantes, başı  o masallarla dolu ve yüreği propagandalarla kabarık olarak Türklere karşı cesaretle harbetti, aldığı ağır yaralar onu özellikle sol elinden sakat bırakmıştı. Kendisi esir düşerek beş yıl Cezayir’de kaldı ve kurtulmalık için az bu­çuk mülkünü satmaya mecbur oldu. Nihayet harp malûlü ve parasız pulsuz bir adam olarak ülkesi­ne döndü, ister müslüman ister Hıristiyan binlerce insana kitabıyla bir anıt dikmiştir. Bu adam İspan­yol, İtalyan ve Türk halkının tercümanı olmuştur. “Don Kiyote de la Manca ”(İspanyolca böyle telâffuz edilir) bizzat kendisidir. Yani üzgün ve hazin yüzlü şövalye. Zavallı şövalye büyük kahramanlıklar için hazırlanmıştır. Bir idealisttir. İşte o da bir yeldeğirmenine hücum ettiği için yaralanmış sakatlanmıştı. İşte onun hazin sesi size usulcacık “Aman oralara ve öyle şeylere doğru gitmeyiniz.” diye yalvarır. Çünkü artık Servantes barış ve istirahatten başka bir şey düşünmüyordu. Neye yarı­yordu bu boş ve feci mücadele? Onun istediği aile­si ocağında, kupkuru da olsa esmer ekmeğini ye­mekti. Ancak böyle mutlu olabilirdi, o eski kahra­manlık arzularına gülüyordu ağlamamak için gü­lüyordu.

 

Uluç Ali savaştan sonra hemen  İstanbul’a gitmedi.  Savaş  hakkında ayrıntılı  bir rapor yazdı  ve onu donanmasından yürük bir kalita ile İstanbul’a gönderdi. Bu rapor Lepanto savaşından onaltı   gün sonra yani  23  aralık   1571  tarihinde Edirne’de bu­lunan İkinci Sultan Selim’in eline vardı.  Bu yenilgi derin bir hüzün yarattı. Fakat ne kadar ölmüş olsa da o devir gene de Kanunî Sultan Süleyman dev­riydi.  Devlet  kendini   üzüntüye  kaptırıp  gelecekten umut kesecek değildi. Sokullu sadrazam olmazdan önce dört yıl  Kaptan  Paşalık etmişti; bu sebepten donanma kuvvetinin Venedik harbi  üzerine yapaca­ğı  tesiri  iyi  biliyordu.  Bunun  için Sokullu  büyük amiral  Riyale Paşa’yı çağırdı. Onunla görüşüp da­nışıp kararlar alındı. Önce gemide ölenlerin yerine işlerinin eri ve yetkilileri olan denizciler ve savaş­çılar getirilecektir, ikincisi  donanma yeniden yapı­lacaktı, üçüncü olarak   da, denizlerde Türk donan­masının egemenliği yeni baştan kurulmadıkça barı­şa yanaşılmayacaktı.

 

Bu sıralarda Uluç Ali Paşa Derya Kaptanlığına tayin edildi. Yazılan fermanda “Uluç” yerine Kılıç sözü kullanılıyordu. Bu iş Kâtip Çelebi tara­fından şöyle anlatılıyor:

 

“Ol esnada mansabi kapudaki müşarünileyhin şecaati ve hüsnü tedbiri mukabilinde müşarünileyh Uluç Ali Paşa’ya tevcih olunup Uluç lâkabı Kılıca tebdil kılındı.”

 

(Uluç Reis, Ankara 1982, s. 200, 474)

 

HALİKARNAS BALIKÇISI (1890-1973).

 

İstanbul’da Robert Kolej’i, İngiltere’de Oxford’un Yeni Çağlar Tarihi Bölümü’nü bitirdi. Dergi ve gazetelerde yazar ve ressamlık yaptı. Üç yıl Bodrum’a kale sürgünü (kale-bend)  edildi. İzmir ve  Bodrum’a yerleşerek turist rehberliği, ressamlık ve yazarlıkla geçindi. Helenistik, Eski Yunan dönemiyle ilgili çalışmalara öncülük yaptı.

 

HİKAYE: Ege Kıyılarından, Gülen Ada.

 

ROMAN: Deniz Gurbetçileri, Ötelerin Çocuğu. ANI: Mavi Sürgün.

(11811)