Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi

0
1903

TANITIM: Miskinler Tekkesi (1947),   Reşat Nuri Güntekin’in  geçmiş,  eski hayatın birçok özelliklerini ustaca belirttiği bir töre romanıdır.  Reşat Nuri’nin sanatında önemli bir atılım sayılır.

 

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

 

İSMAİL: Anasız, babasızdır. Annesi, kandırılmış bir evlâtlıktır. İsma­il’e yedi yaşına kadar bakmış, sonra bırakıp gitmiş­tir. İsmail’i, Kocabaşların torunu olan dilenci büyütür. İsmail, çalışkandır. İki yılda üç sınıf atlayarak dördüncü sınıfa geçer. Bir gün, baba saydığı kişinin dilencinin biri olduğunu öğrenince onuru kırılır/so­kaktaki arkadaşlarıyla oynamaz olur. İsmail, okumaya düşkündür, onurludur, başı hiç .eğilmez. Yatılı okulda okur. Sonra parasız yatılı sınavını kazanır. Avrupa’ya giderek mühendis olur. Nelerden sonra İsmail, kendisini büyüten kişiye saygı duymaya başlar. Uyuşuk, devinimsiz, sorumsuz, başkalarının kazançlarıyla geçinir, sessiz, susku içinde, dikkatleri üstüne çekmeyen, başkalarından aldıklarını yadırgamayan, bunlardan erinçsizlik duymayan ve bu ortam içinde kendini haklı gören biridir.

 

OLAY DİZİSİ,  ÖZET:

 

“Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla’nın torunu, gençliğe geçiş yıllarında bir sevi serüveni geçirir, komşu konağın kılına karşı bir zorlu eğilim duyar. Kızın gözüne girmek için ozanlığa özenir, sonra ud çalma çabalarına girişir. Kız, ona karşı hiç bir eğilim duymaz.

Meşrutiyet’in ilânı sırasında bu zengin konağın düzeni dağılır. Aile daha küçük bir eve geçmek zorunda kalır. Tüm giderlere kesesini açan büyük­anne ölünce, konağın eski yaşamı bu küçük evde süremez.

 

Kocabaşların torunu, kendi geçimini sağlamak için bir görev bulur. Bu sırada Darülfünuna girer fakat siyasaya karıştığı ileri sürülerek Sinop’a sürülür. İstanbul’a dönünce, eski arkadaşı Talât’ın yardımıyla Nur-ı İrfan adlı, amacı öğrenci babalarını kandırarak para çekmek olan özel okula yazman olarak yerleşir. Burada istemeyerek uygunsuz işlere karışır. Bu arada, savaşta yakınlarını yitirmiş çocuklar için para toplar.

 

Bir süre sonra askere alınır, Mısır’a gönderilir. Orada kolu kırılır. Çeşitli yerlerde ölümden kurtulur, savaş sonunda zorlukla İzmir’e gelir. Hastadır, bitkindir. Giyinişi, duruşu bir dilenciye benzemekte­dir. Bu nedenle kendisine para verenler olur. Böy­lece dilenciliğe alışır.

 

İzmir’de Temaşalık semtinde bir odaya sığınır. Burası, dilencilerle dolu bir yerdir. Her yerde dilenerek, paraca güçlenir. Mesule Bacı denen bir ka­dını, daha sonra annesinin bırakıp kaçtığı İsmail ad­lı çocuğu yanına alır, onu okutur.

 

İstanbul.a göçer. İsmail’i yatılı okula yazdırır. Süleymaniye’de bir eve yerleşir. İstanbul’un çeşitli yerlerinde dilenmeyi sürdürür. Bu arada dilencilik üzerine oluşturduğu düşüncelerini de ileri sürmeye baslar. Bu sırada durumu kötüleşen arkadaşı Talât’a yardım eder, ona ev alır. Parasıyla iyi bir yaşam sürmeye başlar. Miskin bir doğulu olarak evinde okumaya dalar.

 

İsmail, Avrupa’ya gider, mühendis olur. Bunu Kocabaşların torunu, gazetelerden öğrenir. İsmail, bir gün eşiyle kendisini büyüten dilenciye ziyarete gelir. Bu romanın kahramanı için büyük mutluluk teşkil eder.”

 

(İbrahim Zeki BURDURLU, Reşat Nuri Güntekin, Toker Yayınları,İstanbul 1977, s.69)

 

 

 

“Tanınmış bir ailenin son torunu olduğu halde, gerek karakteri ve gerek talihin zalim cilvesi yü­zünden dilenciliğe düşen ve dilenciliğin her şeklini tecrübe ederek onu bir meslek haline getiren bir zavallının hayatı. Aklı ve mantığı kendisini ayıplarken, miskinliğiyle zayıf iradesi, onu bu pasif hayatın, içine hapsetmiş­tir. Romanın asıl kahramanı olan adsız dilenciyi canlan­dırmaya yarayan tiplerden biri eski bir konak kalfası ol­duğu halde konak hayatı kapandıktan sonra dilenciliğe düşen bacı, öteki de yine böyle bir konakta yetişen bir delikanlının, aynı konakta büyüyen bir evlatlıktan olan çocuğudur. Küçük Bey’den gebe kaldığı için, evin iffeti bozulmasın diye kovulan evlatlık, sefaletle doğurduğu ço­cuğunu beş altı yaşına kadar büyüttükten sonra kaybolup gider. Dilenci ile bacı, bu çocuğu yanlarına almışlar ve görülmedik bir şefkatle büyütmüşlerdir. Fakat çocuk, kendini tanımaya başlayıp da, babası sandığı adamın bir dilenci, kursağına giren lokmaların da birer sadaka oldu­ğunu anlayınca, babalığına düşman kesilir; ama büyüyüp de kendi gücüyle parasız yatılı okula girdikten, nihayet bir mühendis olup büyük bir mevki kazandıktan sonra, evlendiği karısıyla beraber, yetiştiği yere gelmekten ve babalığının elini öpmekten kendini alamaz. Delikanlının bu kadirbilirliği, dilenci için şimdiye kadar topladığı sa­dakaların en güzelidir. “

 

(Agâh Sırrı Levend ,Sanat ve Edebiyat Gazetesi, 9 Ağustos 1947)

 

 

 

METİN:

 

Divanyolu’nu kim bilir ne kadar zamanda ağır ağır yürüyerek, öğle ezanı okunurken Beyazıt meydanına varıyorduk. Orada da çınarların altında, uzunca bir mola verdik. Paytak paytak etrafımızda dolaşan güvercinlere yem serptik; meş­hur tablalı kuskusçunun pilavıyla ve soğuk şerbetiyle kendi­mize bir güzel ziyafet çektik. Sonra, gene oğlan, ellerini cep­lerinden çıkarmadığı kadife pantolonu, havaya kalkmış kü­çük burnu ile önde; ben, redingotum ve kiraz bastonumla, ortada, bacı, sırık gibi boyu, parlak zeytuni çarşafıyla, en ar­kada; Direklerarası’na doğru tekrar yola koyuluyorduk.

 

İsmail, bir aralık geri dönerek bana, Zeynep Hanım Konağı’nı soruyor. “Darülfünun; bizim en büyük mektebimiz,” diye cevap veriyorum; kollarında çantalar ve kitaplarla kapı­sından girip çıkan kocaman adamların, zannettiği gibi hoca olmayıp talebe olduklarını anlatıyorum. Koca koca kubbele­ri, minareleri hiç hayret etmeden seyreden yumurcak, bu de­fa bir ışık çalıyor; gözbebekleri korkudan büyümüş gibi, “Kim bilir ne çok şeyler öğreniyorlar, baba!” diyor. Hatıra­ların rikkatine kapılarak bir zamanlar benim de onların ara­sında bulunduğumu söyleyecek gibi oluyor, fakat hemen kendimi toparlıyorum. Bunu söylemek, “Öğrenirler, öğre­nirler amma, bu onlardan bazılarının sonradan benim gibi olmalarına mani olmaz” demek gibi bir şey olacaktır. Mesu­le bacının İstanbul’da Galata Köprüsü ve yangın kulesinden sonra tanıması mümkün olan tek yer Direklerarası’dır. Bazı ramazan akşamları yalının hanımlarıyla beraber, kapalı ku­pa arabaları, içinde buradan geçtiğini galiba bana söylemiş­ti. Fakat, ne yazık ki onun direklerini yıkılmış buluyor ve Vezneciler’den Süleymaniye taraflarına sapıyoruz.

 

Caddeden çıktıktan az sonra sokaklar daralıp fukaralaşıyor; şurada, burada diken ve taşlık dolu yangın yerleri; taşla­rı arasında yosunlar bitmiş yıkık medrese ve çeşme duvarla­rı; birbirine yaslanmış çarpık tahta evler. Bir uçsuz bucaksız sarayın dehlizlerinden çıkmış gibi, Mesule bacı ile rahat bir nefes alıyoruz. Öyle geliyor ki, bir parça daha gidersek Tamaşalık’ın seslerini işitmeye başlayacağız.

 

Mesule bacıya mezattan aldığımız yabanlık eşya arasında bir çift de topuklu iskarpin vardı. Fakat bu topuklar onun terliğe alışmış uzun ceylan bacaklarını ikide bir burku­yor ve biçareyi ince ince haykırtıyordu. Nihayet dayanama­dı; çarşafının eteklerini kıvırarak bir çeşme yalağının kenarı­na ilişti. Çeşme, çoktan kurumuştu. Fakat yanında yetişmiş bir asma, hâlâ yemyeşil yaşamakta devam ediyor; iki küflü telden ibaret çardağı üzerinde sokağı geçtikten sonra karşı evin üst pencerelerine tırmanıyordu. Ben de bastonuma da­yanarak ve sırtımı duvara yaslayarak bacının yanında dinlen­meye başlamıştım. Omuzunda sopaya takılmış iki gaz tene­kesi su ile yanımızdan geçen İri boylu bir bekçi:

 

– Siz, galiba ev arıyorsunuz, dedi. Karşı evin aşağı katında iki oda var. Kalabalığınız yoksa rahat edersiniz. Taş­lık, mutfak, bahçe, kuyu, hepsi tamam…

 

Mesule bacı ile birbirimize baktık. Ben tereddütle:

 

– Eh, görelim bir kere, dedim ve münasebetsiz bir şey yumurtlamasından korktuğum bacıya kaşlarımı kaldırdım.

 

Ev diyorum; fakat bekçinin gösterdiği ev, dökülmüş kırmızı boyaları, hayvan şahnişiyle bir viran konak yavrusuydu. Böyle bir yer bulup yerleşmeyi o dakikaya kadar aklımdan geçirmiş değilim. Nihayet kapıdan girerken de böyle bir fik­rim yoktu. Maksadım, sadece bizim eski konağı hatırlatan bir yeri dünya gözüyle bir kere daha görmekti ve bu arzu, yü­reğimi çarptırıyordu.

 

Ev sahibi elli yaşlarında gün görmüş bir dul kadındı. Hemen hemen bir eski hanımefendi. İstanbul’da haftada iki de­fa hizmetini görmeye gelen bir azatlı kalfadan başka kimse­si yoktu. Selamlık adını verdiği aşağı katı, aza çoğa bakmayarak, kendine canyoldaşlık edecek iyi bir insanlara kiralama­ya karar vermişti. Benim redingotumla sakallı ve gözlüklü eski İstanbul efendisi çehrem; Mesule bacının zeytuni atlas çarşafı ve karşısında adamakıllı bir insan gördüğü zaman -pislikte açan çiçek gibi- beyaz dişlerinde bütün inceliğiy­le canlanan saraylı nezaketi; hele düzmece şehzadenin kadi­fe pantolonuyla sivri güzel çehresi derhal kadının kalbini kazandı.

 

Bekçiye, bize aklının yattığını anlatan işaretler yapıyor; temiz basma entarisi, beyaz başörtüsü ile önümüze düşerek taşlığı, kileri, ortaklaşa kullanacağımız mutfağı gösteriyor; hatta istersek küçük için yukarı katta bir oda açabileceğini söylüyordu.

 

İsmail’in, öğretilmiş gibi: “Ben dadımla yatarım efendim,” demesi, kadının büsbütün gözlerini açtı. Biz, bu saf kadıncağıza karşı düpedüz bir sahtekârlık oyunu oynuyor­duk. Sokak yüzündeki odayı, taşlığı, mutfağı gezerken ger­çekten de üç-beş dakikayı geçmeyecek zararsız bir oyun. Fa­kat biraz karanlık olan arka odanın sıkışmış kırık pancurları bekçinin sert bir yumruğuyla açılınca oyun birdenbire rengi­ni değiştirdi. Ufak bir bahçenin üstünden Halic’e ve Okmeydanı’na doğru karşı sırtlara inanılmaz bir bakış… Uslu uslu konuştuğu bir kadına birdenbire âşık olduğunu hisseden bir adam gibi, bütün hesaplarımı altüst eden bir yürek çarpıntısıyla derhal kararımı veriyordum. Niçin bu evde bir iki ay oturmamalı? Ömürde bir defa olacak saltanat… Bizi dışarı­dan gelmiş tekaüt memur gibi bir şey sanıyor bu kadınca­ğız… Daha fazlasını ne kendisi merak edecek, ne kimse ona söyleyecek… Han odalarından daha ucuz bir ev. Halbuki ben, çok daha fazlasını verecek bir adam değil miyim? Bek­çinin bir aralık yanıma yaklaşarak bana gizlice: “Belki birkaç kuruş daha indirtiriz,” demesine kulak asmıyor, kadının ilk istediği parayı bir tahtada sayıyorum. Hem hepsi bu ka­dar da değil. Mademki bize ufak tefek eşya da veriyorlar. Niçin bu geceyi burada geçirmemeli? Bekçiye bir araba bul­durup getiriyorum. Ben, Mesule bacı ve İsmail bir körüklü fayton içinde otele iniyor ve dönüyoruz… Dedim ya, ben, bugün çılgın bir mirasyediyim… Ömrümde bir defa bu… Arabada mutlaka karşımıza oturmak için inat eden Mesule bacının otuz iki dişi bir şenlik gecesi gibi pırıl pırıl yanıyor… Ben, tatlı bir başdönmesi içindeyim. Aramızdan yalnız düz­mece şehzade, şimdiye kadar arabaların arka dingilinden başka yerini bilmediği halde, yanımda bir sahici şehzade gi­bi kuruluyor; kaldırımlardan yürüyenlere bütün ömrünce arabadan bakmış gibi rahat ve hayretsiz bir bakışla etrafı seyrediyor.

 

(Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi(16.bs.), İnkılap Kitabevi s. 92-95)

 

REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1889-1956). Askeri doktor babasının görevle bulunduğu Çanakkale ve İzmir’de ilk, orta ve lise öğrenimini tamamladı. İstanbul Ü. Edebiyat Fakültesi’nden de 1912’de mezun oldu.Bursa ve İstanbul’daki okullarda  edebiyat öğretmenliği görevinde birçok öğrenci yetiştirdi. 1931’de eğitim müfettişi,1933-1943 arasında milletvekili, eğitim başmüfettişi ve 1950’de Paris Kültür Ateşesi oldu. Emekli  olunca Şehir Tiyatroları’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı. Kanserden kurtulamadı. Mizah ve tiyatro eleştirisi yazarak edebiyata giren Reşat Nuri, 1922’de yayımlanan Çalı Kuşu ile ünlü oldu. ROMAN: Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Değirmen, Kan Davası. HİKÂYE: Sönmüş Yıldızlar, Olağan İşler. OYUN: İstiklal, Hülleci,Yaprak Dökümü,Vergi Hırsızı.

(11316)