Mahmut Yesari, Bağrıyanık Ömer

0
1053

TANITIM: Kasaba ve kırda geçer. Geçinemeyen anne babası ayrılan çocuğun  öyküsüdür. Boşanan anne ve baba yeniden evlenir. Yeni çocukları doğar. Ömer iki evde de itilir. Hem üvey anne hem de üvey babadan çeker. Kurtuluşu ölümde bulur.

 

KİŞİLER KARAKTERLER

 

 

ÖMER: Beş yaşında uysal, duygulu çocuk. Koyu lacivert gözlü. Sessiz. Büyük adam gibi ağırbaşlıdır. Babası Bakır Efe ile annesi Emine arasında kalır.

 

BAKIR EFE: Sert. Kadınların uysal olmasını ister. Şüpheci. Hesapçı. Yakışıklı.Dudakları gülmez.

Ömer doğunca çocuğa sevgi gösterir. Gözleri koyu siyah, saçları kapkaradır. Esmer olduğu için Bakır Efe derler. Huysuzdur. Buyurmayı, hükmetmeyi sever. Eğlenmekten hoşlanır.

 

 

HACI HAFIZ: Yaşlı. Ömer’e bağlı. Sabırlı. Çocuk ruhu ve duygusundan anlar.

 

SARI SÜLEYMAN: Dedikoducu, çıkarcı. Tekeli Ağalarına  kızdığı için Bakır Efe’nin yanındadır. Ali sevdiği Pembe’ye göz koymuştur. Eğlenceyi sever.

 

EMİNE: Gözleri koyu mavi, saçları sarıdır. Beyaz tenli olduğu için Ak Emine de denir. Nazlı büyür. Ağa kızıdır. Densizdir. Sabırlı. Ömer’i çok sever. Kocasının şüphelerini arttırıcı hareket eder.

 

FATMA: Ömer’i üvey annesi. Babası çok zengin. Temiz, titiz. Ev düzeniyle ilgili.

 

AYŞE: Oynak, konuşkan, serbest bir kadın. Kıvrak takma adlı.

 

ÇENGİ RAZİYE, CİVCİK ZEHRA, BOZPINARLI NAZİFE: Serbest, eğlenceyi seven kadınlar.

OLAY DİZİSİ, ÖZET

 

Bakır Efe ile Emine evlidir. Beş yaşında Ömer’i paylaşamazlar. Fakı Hasan’ın kızı Ayşe ile görüşen karısını uyaran Bakır Efe, sözü tutulmayınca Emine’yi döver. Ömer’i de bağevine gönderir. Küçük çocuk geçimsizlikten etkilenmektedir.

 

Bakır hemen boşanırlarsa Ömer’in annesine verileceğini bilmektedir. Karısına karışmamaya başlar. O da gezmeyi sürdürür. İki yıl geçer. Ömer yedi yaşındadır. Bakır Emine’yi boşar ailesinin yanına gönderir. Velayet davasına bakan kadı Habib Molla, Ömer’in babası ve annesinden ayrı Bozpınar’da kalmasını uygun görür. Hacı Hafız Bakır Efe’nin Gülsüm Abla da Emine’nin temsilcisi olarak çocukla ilgilenir.

 

Emine’nin ailesi Tekeli Ağalar diye bilinir, zengindir. Mehmet Efe ile Ali Efe kızkardeşleri Emine’nin boşanmasına zor alışır.

 

Boşanmaya en çok Ömer üzülür. Yalnızdır. Köpeklerle, kedilerle arkadaşlık eder. Kendisini onlar gibi sahipsiz, bakıma muhtaç görür. Hacı Hafız Ömer’in lalasıdır, çocuğa göz kulak olur. Ona alışır,acır, yardım etmeye çalışır.

 

Mal bölüşümü ve velayet davası için  Emine mahkemeye giderken Hacı Hafız Ömer’e uzaktan annesini gösterir. Çocuk araba içinde bile heyecanlanır.

 

Emine Ömer’i kendisine verirse bütün malları Bakır’a bırakacağını söyler. Dava iki yıl sürer. Bu sürede tarlalara, bağlara bakılmaz. Sarı Süleyman çare bulunmasını söyler.

 

Bakır Efe,  Aktaşlı Halil Ağanın kızı Fatma ile  söz keser ve evlenir. Ömer hep annesini özler. Üvey ananın geleceğini de Ömer’e Hafız söyler.

 

Hafız, Gülsüm Abla ile Ömer konağa temelli giderler. Fatma başkasıyla aynı yerde uyuyamayacağını söylemiştir. Ömer’i kucaklamaz bile. Çocuk babasından Hacı Hafız’ın odasında yatmasına izin vermesini ister. O da razı olur.  Bozpınar’dan getirdiği Tekir ile yavrularını Hafız’ın odasında beslerler. Ömer üst katta çamaşırları katlamaktadır. Bir gün iyi kapanmayan kapıyı aralayıp sofaya çıkan Tekir Ömer’in sesini duyar, bulur. Ömer kedi kucağında odaya giderken analığı ile karşılaşır. Ömer kediyi atacağını söyler.  Fatma ise temiz sopa çekilirse bir daha gelmeyeceğini belirtir. Ömer’in pis hayvana arka çıkmasına kızar. Çocuk kızdığı kadına: “Ana, yazıktır hayvancığa.. kovarız gider..” derken Fatma, kediye vurmak için elini kaldırır. Ömer başını eğer. Tokat şiddetle Ömer’in incecik burnuna iner. Kadın çocuğun kendisinin yaptığını söyler.  Ömer Hafız’ın odasına gider. Böylece üvey ana sillesini yer.

 

Emine de Ahmet Efe adında bencil bir adamla evlenir. Tekeli Çiftliğinde otururlar. Ömer’in konağa döndüğünü öğrenen Emine kocasını ikisinin yaşayacağı bir eve taşınmaya razı eder. Bakır Efe’nin evinin yakınındaki eve taşınırlar. Bakır Efe’nin bir kızı doğar, büyür. Emine de bir oğlan doğuru, büyütür. Ömer kardeşlerine de bakar. Anasının evinde de kalır. Cimri babalığı yemek yedirmez. Analığı Fatma da her şeye kızar.

 

Sıcak  bir yaz sabahı babasının bağından bir salkım koparmak ister. Üvey kız kardeşi anasına haber verir. O da çocuğu kovar: “İstediğinden, yiyeceğinden değil, ziyan edecek; buz gibi salkımları koparıp koparıp dişleyip atacak, asılası…”

 

Ömer kasaba yolundaki çeşme kuruduğu için su içemez. Anasının bağına yöneldi. İri bir salkım kopardı. Babalığı: “ Ülen, senin bağ hırsızlığın da mı var?” diye bağırınca salkımı yere düşürdü. Ahmet Efe, yerden aldığı taşı savurur.

 

Ömer çok susar, otların diplerini emer. Elinden hiç bırakmadığı kırık söğüt dalıyla su arar bulamaz. Kendini Kızılpınar’ın taşları arasındaki boşluğa bırakır.

 

“Derler ki, Ömer’in susuzluktan dili damağı, ana baba hasretinden bağrı yanarken,  elinde bir söğüt dalıyla kendini boşluğuna bıraktığı Kızılpınar, o gece taştı…

 

Ve gene derler ki, Söğütçük, Bağrıyanık Ömer’in elinde söğüt dalıyla kaybolduğu yerdir…” (s.128)

 

 

 

METİN:

 

Ömer’in, konağa gelip yerleştiğini duyar duymaz, kocası Ahmet Efeyi kışkırttı, Tekeli çiftliğinden çıkmağı aklına koydu:

 

– Burası kardeşlerimin evi.. Orada, asıl kendi evimizde, oluruz, bir yer, kendi bucağı gibi olur mu insanın? Her kuşun yuvası ayrı… Dağ dağ üstüne olur da ev ev üstüne olmaz…

 

Ahmet Efe de, Tekeli çiftliğinde tedirgin olmuştu. Kırma­dan, incitmeden sıyrılıp çıkmayı düşünüyordu. Emine’nin sözünü iki etmedi…

 

Tekeli Mehmet Efe de, kalın,diye üzerine düşmedi. Emine ile Ahmet Efe, tatlılıkla, kasabadaki evlerine gittiler…

 

Ömer, göç arabalarını uzaktan görür görmez yüreği sevinçle, derecesini hiçbir hazla ölçmeyeceği bir sevinçle hoplamıştı…

 

Ömer, iki yıllık hasrete, anasının koynunda kana kana doyacaktı. Kolları arasında tuttuğu Tekiri, yere bıraktı. Yolun ilerisine giderek göç arabalarının ardını gözetledi…

 

Anası da biraz sonra, ayni yoldan gelecekti. Ömer, Ahmet Efenin konağı önünde kıyın kıyın dolaşıyordu. Uzaktan bir araba sökün etmişti. Ömer, gözlerini o noktaya dikti, bekledi…

 

Araba yaklaşmıştı, biraz sonra durdu ve içinden biri yere atladı. Arabadan inen Ömer’in üvey babası, Ahmet Efe idi. Hele­candan, hasretten Ömer’in gözü öyle kararmıştı ki kendini ileri attı,

 

Ahmet Efe, şaşırmıştı;

 

– Ne   var,   ülen;   ne   istiyorsun   ki?…

 

Ömer, babalığının sesinden donakalmıştı. Hemen geriledi, uzattığı kolları yanına düştü, döndü, ve hiç arkasına bakmadan, eski yerine döndü…

 

Bakır Efe, Aktaşlı’nın Fatma ile; Tekeli Ağaları da Ahmet Efe’nin yardımına konunca ağıllarda davarlar yeniden üremeğe, tarlalarda ekinler bitmeğe başlamıştı.

 

Bağlar budandı, ambarlar doldu, çimenler yeşerdi, bahçeler çiçeklendi.

 

Fakat Ömer ıssız bağ yollarında, elinde bir söğüt dalıyla tek başına argın yorgun dolaşıyordu…

 

Günler, haftalar, aylar geçti; Ömer, üvey anasını sever göründü, üvey babasına da güler yüz gösteriyordu. Lâkin, ne analığı onu bir kere içten sevip okşadı, ne babalığı ona güldü, bel bağladı…

 

Ömer, tek anısının yüreğine kor düşmesin, diye sesini çıkarmadı, her zehri yuttu…

 

Babası üzülmesin, diye her acıyı, hakareti unuttu…

 

Bazen sabahleyin, Ömer babasının konağına gidiyordu…

 

– Karnın  aç mı  Ömer? Açsa,  gel  bizimle  süt iç…

 

Ömer,  cevap vermeden,  üvey anası   Fatma,  atılıyordu:

 

– Gece anasında idi, sabah, aç karnına dışarı bırakacak değil ya…

 

Ömer, babasına gülümsüyordu:

 

-Anamla süt içtim. Efe…

 

Bakır Efe, yarı Fatma’dan sıkılıp çekindiği, yan da çocuğun  keyfini bozmamak için, hemen her gece anasının evine gitmesini hoş görüyordu.

 

Ömer,   öğle   vakti,   anasına   uğruyordu.

 

– Ömer, aç mısın?…

 

Ahmet   Efe,   ekşi   eksi   kaslarını   çatıyordu:

 

– Aktaşlılar, erken yerler…

 

– Karnım tok, ana…

 

Ömer, bütün geceler gibi o geceyi de, bağ yolundaki yıkık kulübede geçirmiş ve sabahleyin ağaçlardan yere dökülmüş yarı kumlu, yarı çürük yemişlerle kahvaltı etmiş, öğleyin de bağda çalışan rençperlerden birinin, bir mendil içinde unuttuğu, kuru taş gibi olmuş topak topak arpa ekmeğini yemişti…

 

(Mahmut Yesari, Bağrıyanık Ömer, Keloğlan Yayınevi, İstanbul, s.124-125)

 

 

MAHMUT YESARİ  (1895-1945).  İstanbul Lisesi’nden sonra Güzel Sanatlar Okulunda  okurken Çanakkale Savaşına katıldı. Basında çalışarak  hayatını kazandı. Mizah, eleştiri, tiyatro, hikaye ve romanlar yazdı. Halkçı yazarlardandır. HİKAYE: Yakacık Mektupları.ROMAN:Çulluk, Kırlangıçlar,Su Sinekleri,Tipi Dindi, Pervin Abla.

(13514)