Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani

0
944

TANITIM: İstanbul’da genç bir kadının hizmetçi olduğu çiftlik ve evde yaşadığı korkulu hayat anlatılır. Töre romanıdır. 20. yüzyıl başında cahil ile bilgili insan da karşılaştırılır. Bugünden geçmişe anlatılan olaylar ilgi çekicidir. Tekerleme, şaşırtmaca, mani ve türküler de kullanılır.

 

KİŞİLER KARAKTERLER:

 

MUHSİNE HANIM: Genç, güzel kadın. Duygulu. Çalışarak geçinir. Dürüst, namusludur. Hasan ile anlaşır. Kötülerin oyunlarını bozarlar.

 

 

AYŞE HANIM: Çıkarcı orta yaşlı kadın. Muhsine’nin çiftlikte iş bulmasına aracıdır.

 

HASAN: Yakışıklı genç. Bilgili. Boş şeylere inanmaz ve korkmaz. Bağlama çalar. Muhsine’yi sever, korur.

 

HANIMEFENDİ: Çiftliğin sahibi. Yeğen ve kahyanın delirmesi için yaptıklarını bozar.

 

ÇEŞMİFELEK KALFA: Çiftlikteki saf, yaşlı yardımcı kadın.

 

RUŞEN ABLA: Saf, batıl inançlı kadın.

 

ŞEYTAN (Köpek):

ŞAH (Kedi):

 

ZEKERİYA KAHYA: Gulyabani.

 

ŞEVKİ: Hint prensi diye tanıtılır,  cinlerin başbuğudur.

 

GAMGAM: Bekir Ağa. Yaban domuzu gibi hayvanların seslerini taklit ederek kadınları korkutur.

 

SAMSAM: Perilerle insanlar arasında elçi. Horoz, tavuk seslerini çıkarır.

 

YAMYAM AĞA: Bayram. İnsanları yemekle korkutur. Aygır gibi kişner.

 

ZENNE AGAH: Peri ortaoyununun cilveli kadın taklitçisi.

 

HAVHAV AĞA: Zeynel. Köpek gibi ulur.

 

 

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET: Yirmi bölümün başlıkları: Muhsine Hanım; Ağlatıcı Bir Yol; Yedi Çobanlar Çiftliği; Ayşe Hanımın Dubarası; Korkulu Bir akşam Yemeği; Periler; Geri Dönmek Kabil değil; Bilmece İçinde Bilmece; Ahu Baba yahut Gulyabani; Hanımefendi’yi Ziyaret; Samsam; Aşık Bir Peri; Periyle Mülakat; Muhsine’ye Olan Aynen Hasan’a Olmuş; Tuhaf Bir İmtihan; Kanlı Bir Dövüşme; Hanımefendi’nin Nefesi; Hepimiz Hakkında İdam Hükmü; Gulyabani; Gulyabani’nin Yenilmesi ve Örtüsünün Kaldırılması

 

 

 

METİN:

 

XII ÂŞIK    BİR    PERİ

 

Çeşmifelek Kalfa orta katta kaldı. Biz Ruşen’le taşlığa indik. Oda­larımıza çekildik. Bütün gariplikleri arasında bu perilerin bir âdeti pek ziyade tuhafıma gidiyordu. Dört candan ibaret bulunan harem halkının toplu olarak bir odada yatmamıza acaba neden razı olmuyorlardı? Kendileri toplanıyorlar da her nedense insanların toplanmasından hoşlanmıyorlar. Bizi birer birer boğmak daha kolay olacağı için mi bu ihtiyarlığı gösteriyorlar?

 

Kapımı sürmeledim. Döşeğimi serdim. Kandilimi yakıp yattım. Ama uyumak ne mümkün? Samsam’ın o tüylü sura­tı, cam gibi parlayan korkunç bakışı gözümün önüne geli­yor. Hanımefendi’yle  ettikleri o: “Garo, goro, rom rom, bom bom” diye korkunç konuşma hâlâ kulaklarımda çınlı­yordu. Kadın bu korkunç dili hangi bilinmez okuldan, han­gi sihirli kitaptan öğrenmişti? Zavallının bu kadar acı ga­riplikler ve tam bir esirlik içinde yaşadığı halde nasıl olup da bütün bütün çıldırmayarak o yarı yarım aklını hâlâ koruyabildiğine şaşıyordum.

 

Bir gün gelip de bu uğursuz yerden benim için kurtulmak mümkün olursa, bu gördüklerimi kimseye söylememe­mi sıkı sıkıya tembih ediyorlardı. Ne hoş nasihat… Bunlar kime söylenir? Söylersem zırdeli diye beni hemen tımar­haneye kaparlar.

 

Merdivenlerde bir konuşma oldu.

 

—    Aman gene başlıyorlar, dedim.

 

Ben de titremeye başladım. O akşama kadar perilerle olan yakınlığım hemen hemen uzaktandı. Ama bu gece yüz yüze gelecek bir devreye girdi. Onları bu gözlerimle, Ruşen’i, Çesmifelek’i görür gibi şüphe götürmez gerçek bir açıklıkla görmüştüm. Başka gecelere nispetle korkum kat kat arttı. Şimdi o tüylüler pencerelerin Önüne, odanın etrafına dolarlarsa ne yaparım? Hanımefendi gibi dillerini bilmiyorum ki yalvararak şerlerinden kurtulayım? Güruhu gene azdı.

 

Güzel bir erkek sesiyle bir mâni başladı; sözleri açık Türkçeydi. Şöyle bağırıyordu:

 

Ah Samsam seni,

 

Bir gece sarsam seni.

 

Kucaklamakla doyamam,

 

Hap gibi yutsam seni.

 

Zampara ağızlı bir mâni. Ama o sonundaki yutmak pisboğazlığı, sevgilisini çiğ çiğ yemek oburluğu böyle tabiatüstü hallere kadar bir cin ağzından çıkarsa hiç bir sevgili için hoşa gidecek bir şey değil.

 

Cin hazretleri acaba bu çapkınlığı kime yapıyor?

 

Her halde bana olmamalı. Çünkü onlardan biri benimle eğlenmek isteseydi Hanımefendi’nin odasındayken cinle­rin elçisi Samsam geldiği vakit elbette buna dair bir haber getirirdi.

 

Galiba bir delikanlı peri, kendi cinsinden bir hanıma cin usulüne göre aşkını bildiriyor, dedim.

 

O, benim kalbimden geçen bu gizli soruyu keşfetmiş gibi gene mâni makamıyla şöyle cevap verdi:

 

Yandı sana yüreğim,

 

Muhsine, ah meleğim,

 

Tahammülüm kalmadı,

 

Aç yorganı gireyim.

 

Bu aşk ilânının kendime olduğunu anlayınca bütün damarlarım korkudan şahlandı. Her tarafım birden trampet gibi atmaya başladı. Bu atılgan âşığın acele teklifine karşı yatağın içinde döndüm, döndüm, sırığına sarılan kapı per­desi gibi yorganın ortasında âdeta sımsıkı bir tomar oldum. Sevdası taşkın bu kudurmuş cine karşı kullanacak yorgan­dan başka bir korunma vasıtam yoktu. Bu belâlı sevdalı, mâninin üçüncü parçasına girişti:

 

Korkma benden güzelim,

 

Çık bahçeye gezelim.

 

Dünya derdini unut.

 

Gel hemen sevişelim.

 

Benden önceki hizmetçilerin niçin boğulduklarını şim­di anladım. Her korkuya, her kazaya, belâya göğüs germek kabildi, ama perilerin böyle mâni makamıyla sevda felâketlerine uğramak, namusa saldırışlarına çaresiz katlanmak, bu, aklın alacağı her türlü belâların üstünde bir korkunç şeydi. Küstah sevdalım, ateşli bir sesle Âşık Ömervâri iniltiyle yalvarmaya girişti:

 

Garibinim Şahsenem

 

Kara gözlü Muhsine’m.

 

Sade öpüp dişlerim,

 

Billahi seni yemem.

 

İlk oburluğuna şimdi pişman olarak beni yemeyeceğine yemin ediyordu. Ama kim inanır? Korkumdan yalnız yorgana değil, kabil olsa akımdaki şilteye, döşeğe de sarılıp dürülerek kaplumbağa gibi bir tarafımı dışarıda bırakma­yacaktım.

 

Birdenbire gürültü kesildi. Yıkılmaya yüz tutmuş köşkün bütün loşluğu derin bir sessizliğe daldı. İçimden yana yana:

 

—    Oh, Yarabbi şükür.

 

Duasıyla bin bir şükre giriştim. Ter buram buram her tarafımdan sızıyor, yorganın içinde nefes alamıyor, boğuluyo­rum. Azıcık açılsam âşık perinin:

 

Aç yorganı gireyim

 

yalvarışına uymuş clacağım. Cin, hemen koynuma giriverecek sanıyorum. Nefes alamayışımı dayanılmaz bir hale ge­tiren bu döşek hapisliği bir saat mı ne kadar sürdü, bilemi­yorum. Bayılacak derecede bunaldım. Ağzımı biraz dışarı­ya çıkardım. Kıpırdadığımı sanki hemen sezdiler. Yükün içinden ince bir tambura sesi başladı:

 

Zım zım da zım zım,

 

Zım zmı da zım zım.

 

Bu saz sesi başladıktan sonra gene o deminki ses:

 

Ben periyim sen insan,

 

Muhabbetime inan.

 

Gel ram ol, inat etme,

 

Olursun sonra pişman.

 

Zım zım da zım zım,

 

Zım zım da zım zım.

 

Aman Allah mı, yer yarılsa da ta bulunmaz derinliğine kadar geçsem. Peri yaklaştı, yalvarış sıklaştı. Hemen gece başımı çekip büzüldüm. Zımbırtı devam ediyor, ama ben yorganın altında koşma mıdır, mâni midir nedir, bu beyitlerin manalarını anlayamıyordum. Eyvah, pek güç durum­da kalmıştım. Perinin sevdalı tehditlerini işitmemek de be­nim için pek tehlikeliydi. Bu tehlikeye karşı elden geldiği kadar tedbir alabilmek, beyitlerin manasını tamamıyla işitmekle kabildi. Çaresiz titreye titreye başımı yorgandan ge­ne çıkardım. Şair peri söylüyordu:

 

Sen bize hoş bakmadın,

 

Tütsümüzü yakmadın.

 

Haniya şerbetimiz,

 

Bizden neye kaçmadın?

 

Zım zım da zım zım,

 

Zım zım da zım zım.

 

Bu kabahatimi yüz bin kere itiraf ederim. Ne dedim de tütsülerini, şerbetlerim bu akşam vermedim? Geldim geleli hakkımda ihmalli davranıyorlar, böyle şiddet göstermîyorlardı. Bir kabahatle işin bu kadar kötüleşeceğini nereden bileyim? Bu kusurumu nasıl bağışlatmalı? En ziyade beni korkutan şey sesin yükten gelmesiydi. Demek ben Hanımefendi’nin odasındayken peri gelip yüke gizlenmiş. Ama nasıl olur? Döşeğimi almak için yükü açtığım vakit içinde kimse­cikler yoktu. Böyle eli tamburalı bir yaratık bulunsaydı gö­remez miydim? Cin, peri pazarı bu. Onlara kilit kürek olmazmış. Canları nereye isterse girip çıkarlarmış. Dehşet mi dehşet…

 

Birdenbire perinin sazında bir güçlenme peyda oldu. Melodinin perdesi yükseldi:

 

Aşkından inliyorum,

 

Çık döşekten diyorum.

 

Kucağım açık kaldı,

 

Çabuk ol, bekliyorum.

 

Zım zım da zım zım

 

Zım zım da zım zım.

 

Bu perinin elinden nerelere sığınayım Yarabbi? Vücudum baştan aşağıya titriyordu. Artık nezaket sınırını aşan bu âşıkça davete ne kuvvetle karşılık vereceğini? Perinin kızgınlığı gittikçe artıyordu:

 

Naza yoktur yüzümüz,

 

Dinlenmeli sözümüz.

 

Biz ne canlara kıydık,

 

Dinlenmeli sözümüz.

 

Zım zım da zım zım,

 

Zım zım da zım zım.

 

Odanın hafif bir kandil ışığıyla gölgeler oynatan loşluğu gözümde dipdiri bir korku kesildi. Gene yorgan siperi al­tına çekildim. Yükte gürültü azdıkça azdı. Artık bu tehdit dolu beyitleri bir müddet dinlemedim. Dizlerime peri ağır­lıktan çöküyor, yorganımın içinde beni oradan buradan di-dikiliyorlar, çimdikliyorlar sanıyordum.

 

Bu kadar korkuya bir insanın dayanma derecesini deneyerek şaşıp kalıyordum. Ben şimdiye kadar niçin bayılmadım? Niçin ölmedim?

 

Tambura, zım zım duvarları inletiyor, kızgın peri bir boğa gibi bağırıyordu. Bu ezgili, sözlü tehditlerin manasım dinlemek bir belâ, dinlememek daha büyük bir belâ… Öleceksem bari etrafımda neler olduğunu görerek, bilerek öle­yim dedim. Başımı gene çıkardım. Azgın âşık, bu insan yi­yici sevgisinin son şiddetli mısralarına gelmişti:

 

Gamgam’a söyleyelim,

 

Haydi hücum edelim.

 

Bizden hiç de korkmuyor,

 

Şu kahpeyi yiyelim,

 

Vücudumdaki terler şimdi söğüdü. Kendimi yorganın içerisinde buz cenderesinde sanıyordum. Perilerin işkenceleri üzerimde gerçekten başlamış gibi inleyerek döşeğin için­de dönmeye başladım. O sırada pat diye yükün iki kapısı birden açılmaz mı? Baygın baygın bakakaldım. Ölümü anın­da bir insanın ecelini karşısında boylu boyunca görmesi gibi gözlerim o tüylülerden birine ilişti. Korkunç iri bir baş ba­na karşı ürkütücü bir sitemle sallanıyordu. Gözlerinin ce­hennem gibi ateşinden ta havadaki kuşlara zehir saçarak ağzına düşüren yılanların büyüleyici gücü vardı. O korkunç boru sesiyle:

 

– Laro, gara, goron, dedi.

 

Bu manasız heceler, bunları ilk defa işittiğimden belki bin defa daha korku verici bir tesirle beynimde öttü. Beynimi zedeledi. Ben, gitgide uyuşuyor, kendimden geçiyor, hiçliğe gömülüyordum. Sanki bütün zerrelerim havaya da­ğılıyor, eriyor, bitiyordu.

 

Bütün sinirlerimin, hayatımın üzerinde yokluk sisleri çökmeye başladığı bu sırada bir patırtı daha oldu. Baktım, yük kapısı kapanmış, zebani çekilmiş. Bir-iki geniş nefes almaya uğraşarak:

 

– Oh, dedim. Galiba bu kadar korkutmayı yeter   bul­dular.

 

(Hüseyin Rahmi GÜRPINAR,  Sadel: Zahir GÜVEMLİ, GULYABANİ, İstanbul 1965, s.68-73)

 

 

 

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1864-1844). Paşa oğlu. Hastalıklı ve zayıftır. Okul yerine ev ve özel eğitimle yetişir. Ahmet Mithat’ı usta sayar. Halkı yükseltmek için yazar. Bilim, fen konularını işler. HİKAYE: İki Hödüğün Seyahati. ROMAN: Efsuncu Baba, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (Evlenme).OYUN: Hazan Bülbülü.

(7526)