Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Akın

0
1639

 

Cumhuriyetin ilk on yılında öne sürülen milli tarih teziyle ilgilidir. Atatürk Ankara’da yeni kurulan sahnelerde Türk tarihi konulu oyunlar oynanmasını destekler. Faruk Nafiz Çamlıbel de Özyurt ve Akın manzum piyeslerini yazar.Akın piyesi 4 Ocak 1932’de Ankara Halkevi’nde, Atatürk’ün huzurunda temsil edildi.

TANITIM: Cumhuriyetin ilk on yılında öne sürülen milli tarih teziyle ilgilidir. Atatürk Ankara’da yeni kurulan sahnelerde Türk tarihi konulu oyunlar oynanmasını destekler. Faruk Nafiz Çamlıbel de Özyurt ve Akın manzum piyeslerini yazar.Akın piyesi 4 Ocak 1932’de Ankara Halkevi’nde, Atatürk’ün huzurunda temsil edildi. Büyük takdir topladı. Aynı yıl İstanbul’da Darü’l-Bedayi tarafından da oynandı. 1973 yılında Cumhuriyet’in ellinci yılı kutlamaları içinde Devlet Tiyatrosu’nca yeniden sahneye kondu.

KİŞİLER, KARAKTERLER:

İSTEMİ HAN: Hakan. Yaşlı. Devlet ve ailesini sever.

DEMİR: Genç. Yiğit. Sorumludur.

SUNA: İstemi Han’ın kızı. Kötülere mücadele eder.

OLAY DİZİSİ, ÖZET: Akın’da İslamlık öncesi dönemde Orta-Asya’daki içdenizin kuruması

olayı anlatılır. Hece ölçüsüyle şiir-piyes biçiminde yazılmış bir destandır.

Yıllarca sür­müş kuraklığın sona ermesi için, ihtiyar hakan İstemi Han, yasa gereğince, kurban edilecektir. Gün, Batı ve Doğu Beyleri bu hükmü yerine getirmek üzere İstemi Han’a gelirler. Bu üç beyin oğulları da, devlet yöneti­mini öğrensinler diye, Hakan’ın yanındadırlar. Üç baş­buğ hileye başvurur ve kuraklık devam edeceği için, kurban edilme sırasının İstemi Han’dan sonra kendileri­ne de geleceğini düşünerek, Han yerine kızı Suna’nın öldürülmesi için başbakıcıyı kandırırlar. Gün Başbuğu’nun oğlu Demir, Suna’yı sevmektedir, hileyi meydana çıkarır. Mertliğe sığmayan bu tutumları yüzünden halk, üç başbuğu öldürür. Bunların oğulları Bumin, Bayan ve Demir başbuğ olur ve İstemi Han’ın “Akın” ülküsünü gerçekleştirirler.

KONUSU:

Anayurt’taki iç deniz kurumuştur. Türk töresine göre on iki yıl hiç yağmur yağmadığı takdirde Hakan Tanrı’ya kurban edi­lir. Kuraklık sürüp gittiği için İstemi Han kurban edilecektir. Bunun için Batı, Doğu ve Gün beyleri merkeze çağrılır. İstemi Han’dan sonra sıra ile bunlar Hakan olacak, kuraklık sona ermezse, yine sıra ile bunlar kurban edilecektir. Üç başbuğ İstemi Han’ın huzuruna girdiklerinde, ona, bakıcının kendilerine, Tanrı’nın İstemi Han’ı değil, kızı Suna’yı kurban istediğini söylediklerini bildirir. Durum halka duyurulur. Üzgün halk otağın önünde toplanır.

Üçüncü başbuğun oğlu Demir Suna’yı sevmektedir. Bakıcıya.gider, onu sıkıştırmak suretiyle gerçeği öğrenir. Buna göre üç başbuğ, bakıcıyı tehdit ederek Suna’nın kurban edilmesi gerektiği yalanım söyletmişlerdir. Demir, duru­mu İstemi Han’a bildirir. Suna’yı kurban olarak almaya gelen üç başbuğ halk tarafından linç edilir. Onların oğullan Demir, Bumin, Bayan, babalarının yerine başbuğ olurlar. İstemi Han genç başbuğlara akın emri verir. Suna da onlarla gidecektir. Ancak gitmeden önce başbuğlardan birisi ile evlenmesi gereklidir. Her birisi için atacağı oku en önce kim getirirse onunla evlenecektir. Suna oku Demir’in getirmesini ister. Oku İstemi Han atar. Ka­ranlığa doğru atılan ok bakıcıyı öldürür. Oku Demir getirir. Böylece Suna ile evlenme hakkını kazanır. Diğer iki genç başbuğ da, zaten sevdikleri, Suna’nın iki nedimesi ile evlenirler. Ve akın başlar.”

(Doç. Dr. Necat Birinci, Faruk Nafiz Çamlıbel, İstanbul 1993, s.75)

METİN: AKIN’dan

PROLOG

(Perde açıldığı zaman, sahnenin önünde, ikinci ve geniş bir atlas perde görünür. Bu atlas perdenin üstünde büyük bir Asya, Avrupa ve Afrika haritası çizilmiş ve oklarla Türklerin akın yol­ları gösterilmiştir. Siyah elbiseli bir talebe haritanın önünde durur, destanın mukaddimesini yapar.)

TALEBE – Haritama bakmadan önce efendilerim,

Sözüme biraz kulak vermenizi dilerim…

Yeryüzünde üç gök var bunun ikisi bizde.

Biri güneşlerini yakarken devrimizde,

Biri karanlığını şimşekliyor mazinin;

Bu iki gök, ufuksuz gözleridir Gazi’nin!

Bu gözler, bir ufukta dinlenmedi bir nöbet,

İlk ve son merhalesi onun ezelle ebet

Açıldı bu gözlerin aydınlığında sıralar,

Önümüzde asırlar, arkamı/da asırlar…

Gelecek asırları tarihe bırakalım,

Biz şimdi haritadan geçmişlere bakalım:

(Göstererek)

İşte şu Ortaasya… Türklerin anayurdu…

Türk ilk medeniyeti Altay-Ural’da kurdu.

Sonra, alıp sazım, resmini, heykelini,

Dolaştı baştanbaşa doğu, batı elini,

Bu oklar .bize akın yollarım gösterir.

Bize yirmi bio yılın üstünden haber verir…

Şimdi siz dersiniz ki: “Peki, nasıl olur da

Orda kalmak dururken, dağıldık surda, burda?”

Anlatsam uzun sürer, hem belki sıkar canı,

Bari canlandırayım sahnede bu destanı.

Bakın, niçin dağıldık Mısır’da, Hint’te, Çin’de?

(Atlas perdeyi ortadan sağa doğru çeker)

Perdeyi açıyorum..

(Perdeyi ortadan sola doğru çeker)

Evvel zaman içinde…

(Talebe soldan kaybolur; sahne açılmış, birinci perde

başlamıştır.) (s .7-8)

PERDE III

İKİNCİ MECLİS EVVELKİLER, ÇİNLİ

ÇİNLİ – Üç başbuğ Hakan’ı görmek diler:

.Batıbeyi, Günbeyi, Doğubeyi geldiler.

İSTEMİ HAN – Gelsinler!

(Çinli çıkar, kızına)

Bahtımızda bu bir dönüm yeridir

Ben arardım bugünü nice yıldan beridir:

Halk bilmeden gösterir varılacak noktayı,

Bilenler ona göre çekmeli okla yayı.

İSTEMİ, SUNA,ULCÂY,YILDIZ, BUMİN, BAYAN, DEMİR

BUMİN – Ben, Bumin,Doğubeyi..Altaylann sahibi…

Yasam budur: Canımdan.korkmamak babam gibi.

BAYAN – Ben, Bayan, Batıbeyi…Bekçisiyim Ural’ın…

Yasam budur: Eğmemek toprağa doğru alın.

DEMİR – Ben, Demir, Günbaşbuğu…Tanırsın, kendi oğlun..,

Yasam senin yasandır, yolum da senin yolun.:.

İSTEMİ HAN – Beyliğiniz yurda da, size de kutlu olsun,

Bastığınız çorak yer gülle çimenle dolsun.

Ey bana yavrum kadar öz olan yiğitlerim,

Sizlere Gök Tanrı’dan iyilikler dilerim,

Gördünüz, yapılacak iş çok ülkenizde

Bunları yapmak için eksik olan ne sizde?

Gücünüz karşısında fazla söz söylenemez;

Yalnız bu güç toprağın.ısrarını yenemez!

O gene asırlarca suya hasret kalırsa,

İç denizler boşalır, ufuklar, daralırsa,

Ovalar yeşermezse ne olur? Sormayınız.

Pas tutar omuzunuzda altın olsa yayınız;

Gördünüz, elimizde yiğitlik kaldı derken

Onu da siz tuttunuz bugün elden giderken!

Siz tuttunuz giderken, hem de can değerine,

Şerefler taşıdınız babanızın yerine.

Düne kadar tehlike yalnız gövdemizdeydi,

Şimdi de kalbimize korkunun.oku değdi.

Beni asıl titreten bu yılan başlı oktur,

O bir kere zehrini verdimi, çare. yoktur!

Bu yılan sezdirmeden, bağrımıza giriyor,

Orada doğru, sağlam, ne varsa kemiriyor.

Bağrımızın bir çöle döndüğü gün, çocuklar,

Kardeş gürültüleri işitecek ufuklar,

Bir gün göreceğiz ki bir parça ekmek diye

Baba evlat satıyor zengin bir şehirliye.

Bir gün göreceğiz ki yere düşmüş şeref, şan,

Üstünde bir can için birbiriyle boğuşan!

Bir gün göreceğiz ki taş kayayı kırıyor,

Türkeli Türkeli’ne karşı baş kaldırıyor.

Bir gün göreceğiz ki… Hayır, o gün gelmesin,

O sabahın güneşi bu yurda yükselmesin!

Denizi sızdırsa da toprağa diyarımız

Damarından kanını boşaltmasın bağrımız

Bu kanın cevherinde ne varsa sanat, ilim,

Bu kanın durduğu gün ben artık ben değilim!

Sizde bir iz olmasa bu kanın cevherinden

Göçmüştük Suna’yla ben toprağın üzerinden.

İşte hâlâ bu cevher nabzınızda duruyor,

Milyonca Türk’ün kanı bir nabızda vuruyor,

Akıyor bin damardan bir damara telâşla…

Bunu yaşatmak için çalışın canla, başla..

Yoksa demin üç beyin adını silen erler

Gün geçmeden onların izlerinden giderler!

DEMİR – Bu kanın coşması için ne yapmalı?

İSTEMİ HAN – Akmalı,

Kurak yeri kuruyan dallara bırakmalı

Gelen bir yolcu var mı, bakınız, dört bir yana?

Asırlarca uzağız, hem dosta, hem düşmana.

Hani bizden bir karış toprak koparmak için

Canlı milyonlarını yollarda harcayan Çin?

Bağrımızda tüterken döğüşmek ihtiyacı

Kalmadı yurdumuza göz koyan bir yabancı.

Dört yanımız dört duvar, girenler zindan sanır!

Durdukça kan damarda, kılıç kında paslanır.

Kahramanlık yıllarca denemezse hızını

Bir gün çöl ortasında kaybeder yıldızını,

Bir köle nesli çıkar kahramanlar soyundan.

Daha korkunç bir ölüm var mı dünyada bundan?

Ok yaya girmek gerek, kılıç girmemek kına!

DEMİR – Üç arkadaş, karşında, and içeriz akına!

İSTEMİ HAN – Öyleyse… Yaşamaktan hiç korkumuz
Öyleyse günden güne yükselecek Türk adı!
Akın alaylarını alarak pençenize

Haydi, dağdan, ovadan yol arayın denize.

Duydukça atınızın nal sesini uzaklar,

Sizi tanıyacaklar, sizi tanıyacaklar!

Çivisinden tanırlar Türk atının nalını,

Uçurun dört tarafa Asya’nın kartalını.

Kapısını, güç, kolay, size açar her belde.

Yürüyün, düşman da var, dost da, yabancı elde;.

Dört taraftan çevirmek istese dünya sizi,

Siz de gidin bulmağa dört taraftan denizi.

Karşı çıkanlara siz sevgi atın, nur atın,

Anlamayan olursa ok ucuyla anlatın.

Uçun bir ok hızıyla durmadan ileriye…

Korkmayın, benliğiniz yad elde erir diye,

Hiç bir kanın cevheri sizden yüksek düşemez;

Hiç bir elin hüneri Türk’le boy ölçüşemez!

Bir doğuya, bir güne, bir batıya savrulun,

Gidin, rüzgârlı dağlar, yeşil ovalar bulun.

O eller de bizimdir, nasıl bu yurt bizimse,

Bastığımız toprağa ayak basamaz hiç kimse.

Daha yokken ortada göçe, akına giden,

Bir fetih rüyasına dalıyorum şimdiden:

Bumin, seni koşarken görüyorum doğuya;

Susuz kalan bir aslan nasıl koşarsa suya…

Görüyorum batıya koşarken seni,Bayan

Bir adımda ırmağı böyle bulur susayan.

Demir, güne koşarken görüyorum seni de,

Bir hakikat doğuyor bu rüyadan gitgide,

Arkanızda atlılar, binlerce genç atlılar,

Kendi atından, atı kendinden kanatlılar,

Beyaz bir bulut gibi iniyorlar denize,

Niçin duruyorsunuz? Koşsanız, gitsenize!

BUMİN – Hazırım göç etmeğe ben obamı alınca.

BAYAN – Çıkıyorum ben yola yarın gün alçalınca.

DEMİR – Akıncılar seni de görmek ister başında!

İSTEMİ HAN – Bahtınız açık olsun, siz hele uğraşın da…

Genç yiğitler ararken taraf taraf diyarlar

Kalsın son bakış gibi yurdunda ihtiyarlar.

Siz şimdilik akına çıkın İstemi Han’sız,

Kalmasın aksaçlılar arkanızda çobansız.

Sizler birer oksunuz, atılın ileriye,

Zarar yok, ben yay gibi kalsam bugün geriye.

Nasıl olsa bir yerde buluşuruz, gün gelir,

Bahtımız hem doğuda, hem batıda yükselir.

Yeşil bir ülke sizi kucaklamış gördüm mü?

Ben de alır, gelirim arkanızdan sürümü.

(F.Nafiz, Akın, İstanbul 1932, s. 54-58)

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973). İstanbul’da ilk, orta ve lise eğitimini tamamlayıp İ. Ü. Tıp Fakültesinde okudu.1913’ten ölümüne dek şiir yazıp yayınladı. 1913-1923 arasındaki şiirleri daha çok beğenildi. 1930’larda tiyatro oyunları kaleme aldı. 1922’de İleri gazetesinin temsilcisi sıfatıyla Ankara’ya gelen şair Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır. Ankara ve İstanbul’un önemli liselerinde öğrencilerine şiir sevgi ve zevkini aşılar. Öğrencisi Behçet Kemal ile Onuncu Yıl Marşı’nı yazar. Şiirin ölçülü, uyaklı ve geleneğe uygun olmasını ister. Şen, yaşama sevinci güçlü şairimizin eserleri İnkılap Kitabevi’nce basılmıştı. ŞİİR:Şarkın Sultanları, Dinle Neyden, Çoban Çeşmesi, Han Duvarları. TİYATRO: Canavar, Kahraman, Yayla Kartalı. ROMAN: Yıldız Yağmuru, Ayşe’nin Doktoru.

 

(18507)