Kemallettin Tuğcu, Yer Altında Bir Şehir

TANITIM: Balkanlar veya Kafkaslardan Türkiye’ye göçü işleyen farklı bir eser. Kemalettin Tuğcu’nun bütün romanlarında olduğu gibi Yer Altında Bir Şehir ‘de de meslek sahibi üretici, buluş yapanlar başarılı olmaktadır.Oduncu, demirci, elektrikçi bazı mesleklerdir. Düşmanla çarpışmalar esere tarihsel özellik vermekte. Yer altında şehir kurup yaşamak ise maceraya girmekte.

 

KİŞİLER, KARAKTERLER:

 

 

OSMAN BABA:Yaşlı, dinç, ailesine bağlı. Becerikli. İleriyi görür.Dayanıklı. Sabırlı. İnsanları iyi tanır ve etkiler. Dini bilgileri yeterli.

 

CELAL: Osman Baba’nın arkadaşı. Marangoz.

 

SADIK: Türiye’ye gitmek için yola çıkar.Satıcı, tezgahtar.

 

ALİ: Osman Baba’nın torunu. Nazlı’nın abisi.

 

NAZLI: Osman Baba’nın torunu. 18 yaşında.

 

SELİM DEDE: Yer altı şehrinin yöneticisi. Beyaz sakallı.

 

DEMİR: Mühendis. Selim Dede’nin oğlu ve yardımcısı.

 

KAYA: Selim Dede’nin oğlu ve yardımcısı.

 

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

 

Osman Baba, Sadık ve Celal düşmandan kaçarlar. Günlerdir yollardadırlar. Gece saldıran kurtlardan birini öldürürler.  Dağa tırmanırlar. 1000 m. yüksekte ateş yakıp kurdun etini pişirir ve elmalarla yerler. Düşmanın mallarına el kovması, haksızlık yapmasına dayanırlar. Türk kadın ve kızlarına saldırmalarına  karşı çıkarlar. Osman Baba’nın kızı Seher’e  göz koyan düşman önce kocasını öldürür. Namuslu kadın kendini bostan kuyusuna atarak intihar eder. Osman Baba  Ali ile Nazlı’yı üç ay önce gönderir.

 

Üç Türk yanardağın ağzına çıkar. Osman aşağıdan yükselen kartala taş atar. Pençesindeki insan kolunu düşürür. Üç saate üç arkadaş uçurumun dibine inerler. Düzlükte insan kafatasları ve kemikleri görürler. Çok kötü bir koku yayılır. Geceyi orada geçirirler.  Gümbürtüyle uyanırlar. Işık görürler. Dua sesleri duyarlar. Beyaz sakallı ve elinde meale tutan yaşlının arkasındaki adamlar tabutu getirip kemiklerin oraya bırakıp geldikleri gibi giderler. Yer altında garip insanlar yaşamaktadır.

 

Osman gençliğinde kervancılık yapmıştır. Isıkent adlı şehirde sıcak su kaynaklarından yararlandıklarını hatırlar. Üçü dağın başka tarafında şehre giriş kapısını ararlar.Kendilerinden kaçmayan dağ keçisi sürüsünden bir oğlağı öldürüp pişip yerler. Dağın tepesindeki baca deliğine ulaşırlar. Aşağı inip mağarayı bulurlar. Kayaya dayanınca kapı açılır. Loşlukta ilerleyince ışık ve daha sonra büyük bir havuzla karşılaşırlar. İki silahlı genç sandalla  karşıya geçirip üçünü bir odaya kapatırlar. Beyaz sakallı ihtiyar Osman Baba’ya sorular sorar. Selim Dede yer altı şehrinden kimsenin çıkamayacağını söyler. On beş gün karantinada tutulurlar. Osman bu sürede sürekli Kur’an okur.

 

Cuma günü camide namaz kılınır. Osman minbere çıkıp öğütleyici konuşma yapar. İmam ile mühendis Demir’in yanına götürür. Demir de kendi yaşadıklarını anlatır. Düşmanların baskı, saldırısından kaçıp burada bir yer altı şehri oluştururlar. Kasabalarındaki aletlerini buraya taşırlar. Mağara evlerde yaşarlar. Kendisi ve kardeşi Kaya burada doğmuş, büyümüş, Türkiye’de öğrenim görüp dönmüştür.

 

Yakında Türkiye’ye gidip tel, ampul getireceklerdir. Osman da gitmek isteyince izin vermezler. O da ezan okur. Camide çocukları eğitmeye başlar. Dört ay sonra  torunları Ali ile Nazlı’yı da bulur. Gizli tutmalarını söyler. Planı  Türkiye’ye gitmektir.

 

Kaya yer üstünde düşmanlarla çarpışmaktadır. Yardım ister.  Osman ve arkadaşları gizli yoldan geçip cesaretle düşmanla on iki gün mücadele ederler. Tekrar yer altı şehrine dönerler. Kış  yakındır.  Dağdaki kurumuş ağaçları kesip zemine döşemeye Osman Selim Dede’yi inandırır. Ağaçları ay ışığında kesip taşırlar. Tepeden taş atılınca Osman tırmanır ayıyı yener, kaçırır. Elektrikli fırın yapmayı da başarırlar.

 

Osman Baba herkesin güvenini kazanır. Odalarına şu mektubu bırakır:

 

“Hazret

 

Kalın sağlıcakla. Biz gidiyoruz. İnansan da inanmasan da göreceksin ki bizden size bir fenalık gelmeyecek. Ben burnunun doğrusuna giden bir adamım. Kimsenin tutsağı olamam. Kaldığımız kadar sizlere yardımımız dokundu. Artık eksik hakkınızı helal ediniz, bizim de sizlere hakkımız geçtiyse katın katın helal olsun. DELİ OSMAN”

 

Kar yağınca  gizli yoldan çıkıp Türkiye’ye doğru yola koyulurlar. Bir gün sonra ulaştıkları köyde altın karşılığında yiyecek alıp dinlenirler ve tekrar yola çıkarlar. Beşinci gün düşmanla karşılaşırlar. Nazlı, Osman Allah’a dua ederler. Rüzgarın yönü değişince düşmanlardan kaçarlar. giderler. Bir gün sonra da Türkiye sınırını geçince karları temizleyip toprağı öperler.

 

 

 

METİN:

 

Burada taşlara gömülü kaldık. Dizlerimde sızılar başladı. Bir tarafta yatıp kalmak istemem... Sesini azaltarak anlatıyordu :

 

-Yeraltında yaşayan bu zavallı adamlara bir diyeceğim yok. İçlerinden çoğu burada doğmuştur.Yeryüzünde olduğunu bilmeyenleri var. Fakat dikkat ederseniz bunla­rın da yüzleri sarıdır. Yeraltında her kolaylığı yapmak mümkün. Elektrik, küçük fabrikalar, daha rahat evler. Fakat bu kansızlığa çare bulamazlar. Bütün gençler öksürüyor. İçle­rinde birçoğu verem.  Selim Dede’ye  bunları  söylüyorum. Yüzlerce insan bu düşman toprağından nasıl gider de Türki­ye'ye sığınır, diyor. Bu da doğru. Ama gelgelelim biz bura­da kalamayız.

 

Sadık, Celal, Ali ve Nazlı dinliyordu. Osman Baba:

 

-Bu toprağın içinde petrol ayağı bulmuş, hep onu yakıyorlar, dedi. Bir de büyük yelkovanlar yapmışlar, bacalar­dan birisinden bozuk hava çıkıyor, aşağıdaki gizli oyuklar­
dan taze hava geliyor. Fakat alt katların havasını yelkovanlar hiç temizlemiyor. Zavallılar, çocuklar, hastalar için da­ğa açtıkları oyuklardan içeriye aynalarla güneşi alıyorlar. Ni­hayet akıllan başlarında insanlar. Buradan beşer, onar yola çıkmağı kabul etmiyorlar. Biz gideceğiz. Gitmek için de da­ha vaktimiz var. Yakında kar düşecek kış geldi. Kışı burada geçireceğiz. Hiç bir şey belli etmeyin iyi çalışın. Bir yolunu bulur buradan çıkarız. Allah izin verirse Türkiye’ye varırız,

 

O gece hep bu konuşuldu. Geç vakit Celal ile Sadık ken­di odalarının yolunu tuttular.

 

Havaların epeyce soğuduğu bir gündü. Osman Baba Selim Dede’yi bularak ona şöyle söyledi:

 

- Hazret, çocuklarınla konuş. Bak kış geldi. Burada hava ılık ama rutubet yerinde. Yakında ormanlar var. Orada kuru çam dolu. Bana on, on beş delikanlı verin. Gideyim, kuru çamlardan kestirip getireyim. Böyle yalın kat hasırlar üstünde olmaz. Odaları tahtalarla döşeyelim. Son­ra bu ara bölmeleri yıkıp evlerin bir kısmını tahtadan yapa­lım. Bu işleri geceleri, ay ışığında görürüz. Saten çam or­manlarında kurttan, kuştan başka canlı yok. Selim Dede oğullarıyla konuştu. Sonra ihtiyarlar bir araya toplandı. Osman Baba’nın sözlerini hepsi iyi karşılamışlardı. İş ağaçları kesip getirmenin güçlüğüne kalıyordu. Os­man Baba:

 

- O işi bana bırakın, dedi. Ben bunu kolay görüyorum, iki gür. sonra ay gece yarısı çıkmağa başlayacak. Kar bastırmadan işimizi görmeliyiz.

 

Osman Babanın teklifi kabul edildi. Bir türlü rahat duramayan ihtiyar yanına Demir’i, Celal’i ve Ali’yi alarak et­rafı kolaçan etmeğe çıktı. Dört kişi karanlıkta yola çıktılar, Dağın ilerisinde, yamaca doğru bir çam ormanı vardı. Yarını saat kadar uzaktaydı.

 

Oraya vardıkları zaman ay da çıkmıştı. Yüzlerce kuruyup kalmış çam görüldü. Bunlar tahta gibi biçilmeğe çok elverişliydi.

 

Ertesi sabah silâhlı on kişi bu ormana gitti. Testerelerle on tanesi kesildi. Sabaha karşı bunlar yeraltına taşındı. Fakat Osman Baba geriye dönmemiş ve oğlunu göndermişti. Eğer Nazlı evde yalnız kalmış olmasa Ali’yi de yanında alıkoyacaktı.

 

Yeraltı şehirli üç delikanlı ile Osman Baba ve Celâl bü­tün gün ormanda kaldılar. Delikanlılardan birisi ormanın üstünden bakan tepeye yerleşti. Oradan her tarafı görebiliyordu. Eğer uzaktan askerlerin geldiğini görürse hemen ha­ber verecekti.

 

…….

 

Güneş bütün gün onları ısıttı. Akşam olunca eteğine eriştikleri bir dağı çıkmaya başlamışlardı. Yaralılar yine yüklenildi. Nazlı yiyecek çıkınlarını sırtına vurmuştu. Os­man Baba:

 

- Yarını da Allah’ın izniyle atlatırsak öbür sabah Tür­kiye’deyiz diyordu.

 

Akşamla beraber ayaz başlamıştı. Kar yağmıyordu ama soğuk dişleri çatırdatıyordu. İki yaralı çok üşüyordu. Os­man Baba onları bırakarak gidip arandı. Kimbilir, belki de bir savaştan kalma bir zeminlik bulmuştu. Bir tarafı yıkıl­mış olan bu zeminlikte on kişi rahat barınabilirdi.

 

Yaralılar oraya taşındı. Etrafta kimsenin bulunmadığı görülünce geceyi beklediler. Hava iyice kararınca ateş ya­kıldı. İnleyen ve titreyen iki yaralı ateşin başında yine cay içtiler. Karınlarını doyurdular. Üzerlerine bir ağırlık çöktü. Paltolarına bürünerek uyudular.

 

Uykuları arasında sayıklıyor ve inliyorlardı. Osman Ba­ba içini çekerek:

 

- Zavallı çocuklar, dedi. Dermanları kalmadı artık.
Zeminlik iyice ısınmıştı. Büyükbaba ile torun nöbetle uyumağa karar verdiler. Fakat onlar da konuşurken uyuyup kalmışlardı.

 

Gözlerini açtıkları zaman sabah olmuştu. Ali çay ha­zırlarken Osman Baba namaz kıldı. Uzun uzun Allah’a dua etti.

 

Yaralılar gayret gösterdiler. Yavaş yavaş dağın üzerine çıktılar. Osman Baba karsı sırtları gösterdi:

 

- Bugün oraya erişenleyiz, dedi. Oraya vardık mı artık sansar gibi sessiz olacağız. Sırtın altında bir boğaz var. Bu boğazı bir orman kaplamıştı. Ormandan kurtulabilirsek Türkiye'ye vardık demektir. Göreyim sizi çocuklarım. Canı­nızı dişinize takın. Düşman nöbetçilerine görünmeden kendimizi öbür yakaya atalım.

 

………

 

Ertesi sabah, günün ilk ışıklan kol kol uzanırken Ka­rakol Komutanı Teğmen Remzi düdük seslerine koşmuştu. Nöbetçi kendisine askerlerin arasında hıçkırarak ağlayan pe­rişan kıyafetli, yüzleri, gözleri kan içinde, yarı donmuş beş kişiyi gösterdi ki bunlar yerleri eşmiş, karların altındaki toprağı meydana çıkartmış yüzlerini bu ıslak toprağa ya­pıştırarak onu öpüyorlardı..

 

(Kemalettin Tuğcu, Yer Altında Bir Şehir, İtimat Kitabevi, İstanbul 1982 , s.64-65, 79-80)

 

 

 

KEMALETTİN TUĞCU (1902-1996)

 

Usta ve kıvrak kalemiyle Türk çocuklarına ömrünü ve gönlünü veren Kemalettin Tuğcu, 1902 yılın­da İstanbul'da doğdu.

 

Çengelköyü'nde, büyük bir bahçe içindeki köşklerinde, çocukluk çağlarından başlayıp şiir, roman yazdı. Hiçbir okula gitmedi, hiçbir öğretmen­den ders almadı. Kendi kendisini yetiştirmiş ve ter­cümeler yapacak kadar Fransızca öğrenmiştir.

 

Yazı hayatına sadece kendisi için başlamış, ya­zarak yaşamış ve eklenmiştir. Bu yazı yazma bir avuntu ve bir tutkudur. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Ben yazdığım kadar yaşarım. Bana tesir eden bir küçük olayla içimden geldiği gibi yazmaya baş­larım. Heyecanım süresince yazarım. Edebî, ilmi, politik bir iddiam yoktur.”

 

Tuğcu,   ilk  yazılarını   Yavrutürk   Çocuk   Dergisi'nde  neşre  başlamıştır. 1936 yılından  sonra he­men hemen İstanbul'da çıkan bütün çocuk dergile­rinde şiir,  hikâye ve çocuk romanları yazmış,  bu arada bazı romanları filme alınmıştır: AYŞECİK, ÜVEY BABA, BESLEME, MERCAN KOLYE.

 

Romanlarında duygu ve sevgi ağırlıklı temalar işleyen Kemalettin Tuğcu'nun, tercüme romanları, on iki adet aile romanı, üç yüz kadar çocuk romanı ve gazete ve dergilerde çıkmış iki yüzden fazla seçme hikâyeleri vardır.