Halil Kocagöz, Ötleğen Kuşu

TANITIM: Doğup büyüdüğü, yaşadığı Söke’nin doğa ve çevre özelliklerini işleyen yazar eğitimin önemini de vurgular. Yetenekli çocukların kılavuz öğretmenlerce iyi yetiştirileceği okullara gönderilebileceğini örnekler. Müzisyen Nihat Sanalan’ın yaşamı romanlaştırılmıştır.

KİŞİLER, KARAKTERLER:

NİHAT: İlkokul öğrencisi. Mandolin çalar. Doğayı, kuşları sever. Arkadaşlarıyla uyumlu. Kuş seslerine öykünür. Sabırlı.

ÖZLEM: Okul arkadaşı, sevdiği kız, eşi.

ŞAKİR: Baba. Kereste fabrikası, atölyesi sahibi. Çalışkan. Yardımsever. Oğlunun Söke, İzmir ve Ankara’da müzik eğitimi görmesini destekler.

ŞÜKRİYE: Anne. Anlayışlı, çalışkan, becerikli.

AYŞE: Kızkardeş. Güzel şiir yazar. Uyumlu.

HASAN: Küçük kardeş. Yedi yaşında. Yaramaz. Konuşkan. Meraklı. Duygulu.

NURİ, METİN: Oyun ve okul arkadaşları.

MUHTAR: Köylülerin problemlerini çözücü. Devleti iyi temsil eder.

SEZAİ AĞABEY: Marangoz, oyuncakçı. Kezban’ı sever, türküler söyler, evlenirler.

MURAT: İlkokul, sınıf öğretmeni. Örnek insan.

OLAY DİZİSİ, ÖZET:

Olaylar, Söke’nin batısında deniz kıyısına yakın köyde geçer. İkinci Dünya Savaşı yılları. Sisam adasının gözüktüğü köyde akşamları karatma yapılır. Adadan kaçıp sığınan Rumları ağırlayıp kasabaya gönderirler.

Çocuklar Taşkın tepesindeki Pınarlı Alan’da doğayı, kuşları, bitkileri gözlerler. Romanın kahramanı Nihat da iyimser ve karamsar olmak üzere iki kişiliklidir. Güzellik, başarı ve yaşama sevinci iyimser; savaş, başarısızlık, korku ise kötümser yönleridir. Beşinci sınıftadır. Bütün köy çocukları aynı sınıfta ders görmektedir.

Pınarlı Alan’da gördüğü küçük ötleğen kuşunu çok yorulmasına rağmen tutar, eve getirip kafese koyar, bakımını üstlenir. Aileye yeni bir kişi katılmıştır. Çok etkili öter. Ötünce bütün aile sevinir, suskun veya hasta olunca herkes üzülür.

Ötleğen Kuşu’nun Bölümleri: Yeniden Yaz; Bir Gün daha, Okulumuzda; Gökkuşağı, Arılar ve Ötleğen Kuşu; Karartmalı Geceler; Sayrılık ve Savaş, Gökte Uçaklar; Vatanını Yitirmiş Konuklar; Ötleğen Kuşu’nun Ormanı Yanıyor; Yıl Sonu Sergisi; Oyuncaklar; İlçede Bir Ev; İlçede Bir Pazar Yeri; Bir Tren Yolculuğu; Sınav Korkusu; Köye Dönünce; Tuzburgazı’nda Bir Düğün; Sonu Gerçek Olan Düş; Ötleğen Kuşu’nun Sonu; Yıllar Sonra.

METİN: ÖTLEĞEN KUŞU’NUN SONU,

ÖTLEĞEN KUŞUNUN ORMANI YANIYOR

……

Muhtar, oturduğu berber Niyazi'nin sandalyesinden fırlamıştı. Uzamış sakallarıyla, sararan yüzünde, günün çizgilediği kırışıklar sanki büsbütün artmıştı:

- Heeey, bizim çavuş nerede?

Diyerek, sağa sola kamçı yemiş gi­bi koşuşmaya başlamıştı. Derken bizim jandarma çavuşu da, yanında üç beş ki­şiyle koşarak geldi. Az sonra gençler ev­lerden, ellerinde tenekeler, kovalar, baltalarla fırlıyorlardı. Kadınlar, çocuklar kapılara dökülmüş, ortalık anacık baba­cık gününe dönmüştü. Yaşlılar var gü­cüyle gençlere ünlüyor, öğütler vermeye çalışıyordu;

- Çuval da götürün, ıslatıp dallara basarsınız, toprak dökersiniz!

- Ağaçları yangının geldiği rüzgâr yönünden kesin!

- Devirdiklerinizi uzağa çekin!..

Çantalarımızı bırakmak için eve uğ­radığımızda, Hafızamın teyze bir yerleri yanmış gibi anneme ünleyip duruyordu. Ama sesi öylesine kısılmıştı ki, annem avluya çıkıp, yanma varmasa ne dediği anlaşılmayacaktı.

- Çocuklar, bak Hafizanım teyze­niz, yangın yerine sakın gideyim deme­sinler diyor.

Dinleyen kim. İçimizdeki merak bo­yuna ormana doğru itiyor bizi. Annem ardımızdan bir kez daha:

- Bari uzaklara gitmeyin!.. Huuuu, duydunuz mu?

Diye sesleniyor.

- Çok uzaklara gitmeyiz, diye ya­nıtladım ben, şuracıktan bakarız...

Yola çıkarken, çılgınlar gibi çığrışan Ötleğen Kuşu’nu duyuyorum. Yüreğini davullar, çamparalar almışçasına, öyle­sine bir ötüyor ki, duyanlar tüyler ür­pertici bir durumun eşiğinde olduğunu hemen sezinleyebilir. Öyle ya, o güzelim orman, o kırmızı erguvanlarla, yeşil zeytinlerle, mavi çamlarla çevrili göz şöleni alan da tutuşup yanı verirse?!.. Seziyor işte olmalı; o serin pınarı, çiğli gözler­le geleceğe umutla bakan sarı papatya­ları, dağ lâleleri, düğün çiçekleri, boynu bükük gelincikleri, kısaca dpyamadığı yurdu, şimdi ateşler içinde! Ya yanar kavrulursa ne olacak? O bereket bulut­larını büyülü elleriyle çağıran ulu ağaç­lar, ak kavaklar, gürgenler yıkılırsa... O uzak acılardan habersiz mutlu hayvan­cıkların kenti yanar da kül olursa...

Acaba bunu mu sezinlemisti, bun­dan mıydı sayrılığı bizim Ötleğenin? Bundan mıydı günlerdir süren küskün­lüğü evrene? Bu muydu o yırtıcı ötleği gibi çevresinde dolanan? Kim bilir...

Yol boyunca nasıl yürüdüğümü bil­meden düşünüp duruyorum. “Bir kıvıl­cım bize de sıçrayabilir...” diyordu ba­bam. Sakın o yakın adaları bombalama­ya gelenler, o yaban uçakları, yanlışlıkla ateşini, bizim şu barış içindeki ormanımıza da dökmüş olmasın? Ama osavaş duralı günler oldu. (s.102-104)

….

ÖTLEĞEN KUŞU’NUN SONU

Kahvaltımızı ettikten sonra annenm, iki çıkın verdi. Ben de avludan buldu­ğum bir kargıyı ikiye bölerek çıkınları uçlarına taktım; kardeşlerimin omuzlarına yerleştirdim.

Artık içimde kesinleşen düşünceler­le, gittim, Ötleğen'in kafesine .bir süre baktım... O da düşüncelerimi anlamışçasına, durmadan sabırsızlanıyor, ötü­yordu. O, sanki birden, onu ilk kez Pınarlı Alan'da bulduğum günkü anılarla, ellerime doluvermişti. Kafesin kapağını açtım, ona uzandım. Sıcacık tüylerinin yumuşaklığını avuçlarımda duyarak, onu, oradan indirdim. Ayşe'yle Hasan, gözleri dört açılmış, davranışımı izliyor­lardı!

Anneme, bu konuda, usumdan ge­çen soruyu yöneltmek için dönmüştüm ki, o benim konuşmama bırakmadı. Anlamışcasına göz kapaklarını kapatıp aça­rak bana bir: “Evet!” yaptı... Yola çık­tık.

Ayşe şaşkın bir ilgiyle:

- Ne yapacaksın onu ağabey?

- Düşündüğümü gerçekleştirece­ğim...

Diye kısaca yanıtladım. Dağ yolunu tuttuk. Sıra Kayalar’ın yanından geçer­ken, babamla bir günler, pembe gökler­de gördüğüm ay-yıldızlı görüntüyü, gü­vercin mağaralarını, mersinleri, ormanda duyduğum Ötleğen Kuşu’nun sesini, onun ardına nasıl düştüğümü, Hasan’a uzun uzun anlattım. Ardından Ayşe’yle birlikte, türküler söyledik... Kır çiçekleri, ağustosböcekleri, türkülerimizi din­liyorlardı... Dereler, köprüler, sanki el­lerimizle koyduğumuz yerdeydi. Ayşe pabuçlarını çıkararak, bir süre sularda balıkları kovaladı. Hasan durur mu, ardından o da... Saydam sularda içi dışı görünen balıkları göstererek:

- Bu yakaya gittiler, Ayşe abla, buraya gel!..

Diye çığlıklar atıyordu, Bir süre onların bu davranışını gözetleyerek yemyeşil otlara uzandım. Avucumda uslu uslu duran Ötleğen Kuşu’nu okşadım.

Hemen yerimden doğruldum:

- Haydin   bakalım,  dedim; şimdi Pınarlı Alan a gideceğiz!

Hasan, ormana girerken, çekingen gözlerle iki yakasına  bakmıyor; çalılar ayağına dolaştıkça, dikenler battıkça, düşüyor, kalkıyor, geride   kalıyordu. Bu yüzden ağır ağır yürüyerek, o mutlu alana, o güçlü emeklerin sonunda ulaşılan göz şölenine yaklaşmıştık. Sarmaşıkların dolandığı ulu ağaçları geçince, yeşil deli­celerle, kırmızı erguvanlarla çevrelenmiş alan, renk renk ışıklar içinde, görünüverdi.

Pınarın   yanında   durarak,   avuçlarımda yüreği «küt, küt»  atan, şaşkın gözleriyle dört yakaya çılgınca bakman Ötleğen'i bir kez daha okşadım. Sonra avuçlarımı açtım. Kuş:

- Hoşça kal Nihat!

Dercesine yüzüme, bir daha tatlı tatlı baktı. Sonra avucumla onu yukarı doğru iterek ardından seslendim:

- “Azak mazak

Öte evrende beni gözet!”

Ötleğen, önce kanatlarını dener gibi şöyle bir çırptı. Sonra: ‘Pııııııır!’ di­ye uçarak yöremizde bir çember çevirdi. Pınarın üstündeki bir çalıya mutlu çığ­lıklar atarak kondu. Oradan yeni bir hız alarak, havalandı. Ulu ağaçlarla mavi göklerin çizgisinde, gözden yitinceye dek uçtu,,, uçtu.. Uzaklaştı... Silindi... (s. 248-251)

HALİL KOCAGÖZ (1930-1984). Aydın Söke’li. Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Söke’de çiftçilik yaptı. Şiirleri dergilerdi yayımlandı.  ŞİİR: Yaşamak Türküsü, Atatürk’ün Işığı, Uzay Duvarları. OYUN: Yaşayanlar İçinde. ÇOCUK: Ötleğen Kuşu (1971), Ötleğen Kuşu’nun Sonu (1980).